
Nureddin Şimşek yazdı...
Her haziran ve temmuz ayında aynı tanıdık tiyatroyu izliyoruz. Kameralar flaş patlatıyor, mikrofonlar uzatılıyor ve LGS’de tüm soruları doğru yanıtlayarak 500 tam puan alan şampiyonların başarı hikayeleri çarşaf çarşaf medyada yer buluyor. Elbette o çocukların emeği, ailelerinin fedakarlığı takdire şayan. Ancak bu parıltılı vitrin, arkasındaki devasa karanlığı örtmeye yetmiyor.
Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Gümüş’ün ortaya koyduğu veriler, tam da bu vitrinin arkasındaki gerçeği tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Biz 452 birincinin gururuyla avunurken, asıl sormamız gereken soru şu: Bu sınava hiç başvurmayan, sistemin daha en başında dışına itilen 342 bin çocuk nerede?
Bitmeyen Deneyler, Değişmeyen Başarısızlık...
Türkiye’de eğitim, son 23 yıldır adeta bir "yap-boz" tahtasına dönüştürüldü. LGS, TEOG, SBS, OKS... İsimler değişti, binalar değişti, sınav formatları değişti ama değişmeyen tek şey, her yeni sistemin bir öncekini aratması oldu.
Bugün "yerli ve milli" söylemlerinin arkasına gizlenerek dayatılan müfredat değişikliklerinin, yapısal dönüşümlerin başarıyı getirmediği ortada. Aksine, her müfredat değişikliği eğitimi bilimsel, laik ve rasyonel zemininden biraz daha uzaklaştırdı. Sonuç?
Geçen yıl 719 olan tam puanlı öğrenci sayısı bu yıl 452’ye geriledi.
Köklü Anadolu ve fen liselerinin kontenjanları sistematik olarak daraltıldı. Kabataş, Vefa, İzmir Atatürk, Kadıköy Anadolu gibi bu ülkenin göz bebeği eğitim kurumlarının kapıları öğrencilere biraz daha kapatıldı.
Peki, bu kontenjanlar neden azaltılıyor?
Yanıt gizli değil: Öğrencileri genel ve akademik eğitimden kopararak, meslek liselerine ve imam hatiplere mecbur bırakmak. Oysa bir devletin temel görevi, çocukların 18 yaşına kadar çok yönlü, özgür ve çağdaş bir eğitim almasını sağlamaktır; onları siyasi ajandalar doğrultusunda erken yaşta belli kalıplara zorlamak değil.
Çağ Nüfusunun Yüzde 25'i Yok: Bu Çocuklar Nerede?
Eğitimdeki asıl büyük tehlike, başarı oranlarının düşmesinden ziyade, çocukların eğitim hakkından tamamen mahrum kalmasıdır.
Prof. Dr. Adnan Gümüş’ün işaret ettiği gibi, Türkiye’deki 13 yaş grubu nüfusu esas alındığında, sınav çağındaki çocukların yüzde 25,6’sı bu sınav sistemine dahil bile olamamış.
Yaklaşık 342 bin çocuk... Bu sayı, birçok ülkenin toplam öğrenci nüfusundan fazla.
Bu çocuklar okulu mu bıraktı?
Çocuk işçi olarak merdiven altı atölyelere mi mahkum edildiler?
Eğitim sisteminin dışına itilerek geleceksizliğe mi terk edildiler?
Milli Eğitim Bakanlığı, şampiyonlarla fotoğraf çektirmeyi bırakıp bu soruların hesabını kamuoyuna vermek zorundadır. "Yerlilik ve millilik" iddiasıyla yola çıkıp, bu ülkenin her dört çocuğundan birini sistemin dışına itmek, bu ülkenin geleceğine yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Netice..
Eğitim, bir ülkenin sadece bugünü değil, yarınıdır. Yirmi üç yıldır aralıksız sürdürülen sistem ve müfredat denemeleri, geride ne yerli ne de milli bir başarı bıraktı. Ortada kalan tek şey; niteliksizleştirilen okullar, elinden geleceği alınan yüz binlerce çocuk ve sadece şanslı bir azınlığın erişebildiği nitelikli eğitimdir.
Eğitimi ideolojik bir laboratuvar olarak görmekten vazgeçmediğimiz, her çocuğu eşit ve nitelikli eğitim hakkına sahip birer değer olarak kabul etmediğimiz sürece, parıltılı vitrinlerin arkasındaki bu karanlık tablo büyümeye devam edecektir.












































Yorum Yazın