
Urfa ve Maraş’ta okullarda meydana gelen silahlı saldırılar okullarda ve hastanelerde güvenlik sorusunu akla getirdi.
Artık görmezden gelinemeyecek bir noktadayız. Ülkemizde okullarda artan şiddet olayları ve bağımlılık vakaları, yalnızca bireysel, toplumsal bir çöküşün habercisidir.
Küçük yaştaki çocukların şiddet eğilimi şiddet içerikli dijital oyunlar, aile içinde kontrol edilemeyen, sosyal medyanın şiddeti ve mafya kültürünü özendiren “İDOL” diye sunduğu suç figürlerinden etkilenen bir gençlik. Empati duygusu zayıflamış, saygı kavramı aşınmış ve otoriteyi ret eden bir anlayış giderek yaygınlaşmaktadır.
En küçük bir uyarıyı hakaret olarak algılayan, öğretmenini sosyal medyada hedef gösteren bir zihniyet, eğitim sistemini tehdit eden en büyük sorunlardan biri haline gelmiştir. Artık geçmiş olsun deme zamanı değil bir daha asla deme zamanıdır. Güvenlik yasaları, itibar yasaları ve okul güvenliğine yönelik düzenlemeler hayata geçmelidir. Kafe kıraathaneme okul önlerindeki dükkânların denetimi, Okullar sosyal ve sportif alanları akla getirdi.
Yaşam hakkı, en kutsal ve temel insan hakkıdır. Diğer bütün haklar yaşam hakkının varlığına bağlıdır. Devlet, ülkesinde yaşayanların yaşam hakkını korumakla yükümlü olduğu gibi egemenliği altındaki insanların da birbirlerini öldürmelerini engelleyecek her türlü tedbiri almakla yükümlüdür.
Yaşam hakkının korunmasından, diğer temel haklarda olduğu gibi, sadece devlet değil toplum ve toplumu oluşturan ilgili bütün özel ve tüzel kişiler de sorumludur. Ülkemizde son dönemlerde sokaklara taşan şiddet olaylarına tanık olmak, her gün bir kadının ya da çocuğun uğradığı şiddet ile karşılaşmak hepimiz açısından üzüntü verici ve kabul edilemez bir hal almıştır.
Diğer taraftan bu şiddeti anlamlandırma adına kötülüğe neden bulmak ve sanki şiddet toplumun ve gündelik yaşamın dışındaymış gibi algı oluşturacak şekilde fail olmayı hastalıklarla gerekçelendirmek, şiddeti meşrulaştırmayı doğurur ve yeni şiddet alanları yaratır.
Unutulmamalıdır ki kadınların ve çocukların katledilmesinin adı kötülüktür. Bu kötülüğün üzerine gitmek, kendini güvende hissedebilen bir toplumda yasa koyuculardan uygulayıcılara, tüm yurttaşların birlikte yürütmesi gereken bir mücadeledir.
Ancak yasalarla korunan bir toplum güven içinde yaşamını sürdürebilir. Şiddetin her türüyle mücadele toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı şiddet kültürünü ortaya çıkaran, besleyen ve sürdüren tüm kavramlar birlikte ele alınmadığında sonuçsuz ve eksik kalacaktır.
Sadece son birkaç hafta içinde bile dehşet verici içeriklerle ve sayılarla karşımıza çıkan, toplumsal cinsiyetçi eril şiddetin tüm öğelerini gördüğümüz saldırılarda, bireylerin kendi güvenlik ihtiyaçlarının da etkisiyle tek bir hedef bulma, korkulanı tek bir kaynakla tanımlama yanılgısına düşülmektedir.
Şiddetin faillerinin adını koymak ve şiddeti doğuran toplumsal cinsiyetçi algıyı ele almak yerine olayı psikiyatrik nedenlere bağlayarak yapılacak açıklamalar, tanımlamalar ve müdahaleler sadece sorunu çözememekle kalmaz, hem bir meslek grubu ve bilim alanını hedef göstermek hem de psikiyatrik hastalıkları ve hastalığı bulunan kişileri damgalayarak tedavi süreçlerinin önünü kapatmak anlamına gelecektir.
Toplumda göz önünde bulunan kişilerin olaylarla ilgili yaptıkları açıklamalarda kullandıkları ifadelerin hedef saptırmaya ve dolayısıyla çözümsüzlüğe katkıda bulunmaya neden olmaması gerektiği konusunda hatırlatma yapmak istiyorum. Öyle ki bu durum, bir psikiyatri hastanesinin acil servisinde hekimlerin tehdit edilmesine kadar varmıştır.
Çözümün hedefinde hekimler ya da sağlık sistemi değil, toplumsal vicdanın ve hukuk sisteminin yeniden düzenlenmesini sağlayacak aşamalar olmalıdır. İçinde yaşadığımız dünya, siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik, psikolojik, dijital ve sair şiddetin tüm boyutlarının ve çeşitlerinin yoğun bir şekilde yaşandığı bir dünyadır. Şiddet, insan onuruna, yaşam hakkına, özgürlük ve güvenlik hakkına, toplum hayatına, özel hayata ve aile hayatına zarar vermektedir. Şiddetsiz bir dünya ve toplumsal yaşamın sağlanması için herkes üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmelidir.
Bir ülkede bireyler birbirlerinin hayatına son veriyorlarsa, başkalarının haklarına saygıyı öğretemeyen aileler sorumludur. Yaşam hakkına saygıyı öğretemeyen bir eğitim sistemi sorumludur. Makul düzenlemeler yapamayan bir yasama erki sorumludur. Gerekli önlemleri alamayan kolluk kuvvetleri ve yürütme gücü sorumludur. Etkin soruşturma yapamayan ve adil cezalar veremeyen yargı sorumludur. Şiddetin yayılmasına sebep olan medya ve toplum sorumludur.
Başarılı bir şekilde uygulanamasa da barış içinde yaşamamızı sağlamaya yönelik uluslararası sözleşmeler ve ulusal kanunlar şiddeti önlemeye yönelik önemli kazanımlar sağlamaktadır. Bununla birlikte, yaşanan gerçekler mevcut düzenlemelerin ve uygulamaların yeterli olmadığını, başkaca düzenlemelerin ve uygulamaların yürürlüğe konulması gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Son günlerde iki ilimizde yaşanan olaylar göstermektedir ki, insanlar en ufak bir olayda doğrudan cana kasteden şiddete yönelmektedir. Toplumdaki şiddet yönelimi katlanılamaz boyutlara ulaşmıştır ve yaşanan şiddet olgusu acilen bütün yönleriyle ele alınmak zorundadır. Sadece münferit olayların üzerine gidilerek veya cezalar arttırılarak bir sonuca ulaşılamadığını görmekteyiz. Şiddete yol açan olgu ve etkenlerin ortadan kaldırılması için kapsamlı çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Çözümü sadece kanunda aramak yerine diğer normatif disiplinler de devreye sokulmalıdır. Farklılıkları ahenk zemini olmaktan çıkarıp çatışmaya dönüştüren sosyo-kültürel ortam gözden geçirilmelidir. Şiddetin giderek sıradanlaştığı, bireysel silahlanmanın teşvik edildiği bu iklimde başta yasal düzenlemeler, sosyal ihtiyaçlar bağlamında ele alınması, eğitimden çalışma ortamına, aileden kurumlara her yerde her türlü şiddete sıfır tolerans gösterilmesi gerektiğini vurguluyor, bu süreçte tüm paydaşlarla etkili bir çalışma yürütülmesigerekmektedir.























Kalemine sağlık