
SİNEMA VE ÇOCUKLUĞUMUZ
Teknoloji, sinemayı kara tahtadan siler gibi siliverdi hayatımızdan. Kara tahtadan silinen bizim kuşağın çocukluğuydu aslında. Çünkü sinema demek, çocukluğumuz demekti. Özellikle ben hiçbir filmi kaçırmaz, izlediğim filmleri sokakta arkadaşlarıma canlandırarak anlatırdım. Dramın en acıklı yanını gözyaşıyla, komedinin en komik yanını gülücüklerle süslerdim. Ben demek sinema demek, sinema demek ben demekti.
Yazlık sinema salonlarından ziyade, kışlık sinema salonlarını yeğlerdim.
Kışın sinema salonları insanın öz evi gibi sıcacık olurdu. Salonlarda odun sobaları kurulur, borular örümcek ağı gibi gezdirilir, ortam sıcacık olurdu. Yaş farkı gözetilmeden insanların tümü ailenin birer bireyi gibiydik. Çekirdekler, fıstıklar, tuzlu tuzsuz leblebiler paylaşılırdı.
Biz çocuklar, ön sıralara oturtulurduk.
Film aralarında büyükler gazete okurken biz Tommiks, Zagor, Teksas okurduk. Gazeteci ve kuru yiyecek satıcıları tahta sandalyeler arasında satış yaparlardı. Gazoz satıcıları; reklam amaçlı ve iştah açıcı bir yöntemle, gazozu patlatır gibi açarlardı. Salon ışıklarının sahne tarafı söndürülünce herkes yerine oturur, satıcılar salonu terk eder, film gösterimi kaldığı yerden devam ederdi.
Teknoloji, sinema salonlarına kilidi vururken çocukluğumuzun resmine de kilidi vurdu.
Bu yüzden vizyona giren filmlerle galaları hiç kaçırmam. Destek amaçlı eleştirimi yapar, eksiklik ve fazlalıkları dile getirir, kimi zaman bunu filmin yönetmeniyle özel görüşmede paylaşırım.
Sinema benim özlem yüklü çocukluğumdur. Özlemimi de sinema salonlarında film izleyerek giderebiliyorum. Bu yüzden günümüzde bile sinemaya sıkça gider, bilet kesip salona yönelince güler yüzle karşılanırım.
Sosyal yaşamda insanı harekete geçirmede ve eğiticilikte ilk sırada yer alması nedeniyle en fazla sansür ve yasaklamaya uğrayan sanat dalı, Yedinci Sanat yani sinemadır.
Sinema sanatı tabandan gelen bir bilinçle eğitim sürecini tamamlar. Acı ve sevinci yaşamadan, onu senaryoda kurgulamak, gerçeklikten uzak bırakabilir. Bir ırgatın tarlada terli yorgunluğunu en çok ırgat gösterebilir, bir özgürlük özlemini en çok tutukluluk geçiren biri irdeleyebilir; yoksulluğu en çok yoksulluk çeken biri sunabilir, aşk acısını en çok bu acıyı tadan aktarabilir. Bu safhalardan geçen bir yönetmen, senarist, oyuncu... gerçekliğe ışık tutma konusunda daha deneyim sahibidir. Nitekim sinema, yaşanan ve yaşanabilecek olan sosyal hayatın kendisidir.
Teknoloji gerçeği yapaylaştırdı. Roller içtenlikli değil, zorlayıcı; diyaloglar duygu yüklü değil, sıradan; karakterler sahici gibi değil, yapay ötesi; öpüşmeler sarıcı değil, itici...
Oysa sinema tüm yönleriyle hayatı yeniden yaşıyormuş gibi beyaz perdede gösterme sanatıdır.
Sinemasız toplum, evsiz insana benzer. Öyleyse herkesin şimdiki zamanı yaşayacak bir evi olmalıdır.
Gerçi salonlar boşalınca sinema ekran aracılığıyla evlere taşınmış oldu. Ama sinemaseverin gerçek evi, sinema salonudur. O, Beyaz Perdedeki karelerin akışında ancak bulabilir kendini. Onun için her film, yeni ve farklı bir hayatı yeniden yaşamaktır.
O halde haydi evimize gidelim!























Yorum Yazın