
Prof. Dr. Ahmet ÖZER yazdı: BİLİNÇ VE BİLİNÇ DIŞININ İNSANA ETTİKLERİ VE FREUD’UN BAKIŞI haberine ait detaylar
Pozitivistler, bütün psikolojik sorunların kaynağı fizyolojiktir, yani beyindir. Buna itiraz edenler, “Hayır” diyor, psikoloji Yunancada “pusuo”dan gelir, bu da ruh demektir, ruh ise fizyolojik bir şey değildir. Psiko somatik şeyler, yani bedene indirgenemeyecek şeyler, fizyolojik olarak incelenmez, bunların psikolojik olarak ele alınması gerekir diyorlar..Yaptığı çalışmalarla ünlenecek olan Freud bu soruna çözüm getirerek dikkat çekecektir.
Dekart ile birlikte akıl yüceleştiriliyor, aydınlanma ile boyutlanıyor, bu rasyonalistlere göre her şey akıl tarafından yönetiliyor, dolayısıyla her şey ondan geliyor, deniliyor. Halbuki Freud aklın hükmünün geçmediği psiko somatik şeylerden bahseder ve tedavi yöntemi olarak da kendi buluşu olan psiko analizi (psikanalizi) geliştirir.
Diyor ki sizin bilinç dediğiniz her şey bilinç değil, bir kısmı aslında bilinç dışıdır. Hatta (daha sonra açıklayacağımız gibi) bir kısmı da bilinç öncesine aittir. Bilimciler bu yaklaşımımdan ötürü onu mistisizm ile itham ederler. Freud ise dışlanma pahasına çalışmalarına aralıksız devam eder.
Bir doktorla birlikte “unutulmuş yaralanma” kavramı üzerinde çalışır. Unutulmuş yaralanma dedikleri şey herkesin yaşamında olmuş ama artık hatırlanmayan şeylerdir. Siz o şeyi hatırlamıyorsunuz ama o kişiliğinizin bir parçası olmaya ve sizi etkilemeye devam ediyor. Önce hipnoz yöntemi ile bunu ortaya çıkarmaya çalışıyorlar, sonra Freud bunun işe yaramadığını görerek birlikte çalıştığı Dr Bruon’la yollarını ayırıyor.
Psikoterapi
Sonra Freud “serbest çağrışım” denilen bir yöntemi keşfediyor. Hastaya aklına geleni rastgele söylemesini istiyor, o da söylenenleri dinliyor, kaydediyor. Sonra bunları analiz ederek sorunun kaynağına iniyor. (İnsanı gösteren dilidir, konuş ki seni göreyim) Freud hastasını bu şekilde görmeye çalışıyor. Onu bir kanepeye rahatça uzanmasını sağlayarak, sanki o hiç orda değilmiş gibi (ki bu anlarda çoğunlukla hastasına görünmüyor) bir yere geçip onu dinleyip kaydediyor. Böylece aklın bazen uyum içinde olduğu bazen de birbirine karşı olan durumlarını keşfediyor.
“Bilimsel Ruh Çözümlemesi” makalesini, bu konudaki ilk kâşif olarak, yazıyor. Ve Freud giderek “bilinç dışı unsurları” ortaya çıkaran “psikoterapi” yöntemini buluyor. Dolayısıyla bir hastanın aklı ile ilgili yapılacak tedavi bu süreçler atlanarak yapılamaz diyordu, yoksa tedavi eksik kalırdı. Böylece bilinç ile bilinç dışını deşerek bulan Freud psikoterapinin ve/ veya psikanalizin babası sayılır. (Psikoterapiyi psikolojik analiz ile yapıyor). Bu yöntemle zihinsel malzeme ile bilinç dışı olanın bağlantısını ortaya koyuyordu.
Bilinç ve Bilinç Dışı
1911 yolunda “Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyon” adlı makalesini kaleme aldı Freud. Bu makaleyle “bilinç dışının” varlığını dünyaya duyurdu. Freud daha sonra “Topografik Bilinç” kavramı ışığında insan edinimlerini yönlendiren etmenleri keşfeder: Bu keşifte düşünceler ve algılar bilinç; anılar ve depolanmış bilgiler bilinç öncesi; vahşi itkiler, korkular, ahlak dışı itkiler, irrasyonel istekler, toplum tarafından kabul görmeyeceği düşünülen cinsel arzular, utanç verici deneyimler ise bilinç dışı olarak tanımlanır. (Bu ilk bakışta görülemeyenler, metafizik bir referans olmaksızın bilinç dışı adlandırılır)
Freud’a göre bu güdeler toplamda üç ayrı katmana ayrılır ve bunlar her katmanda ayrı derecede etki gösterirler: Bu katmanlar id, ego ve süper egodur. 1923 yolunda yayınladığı “Ego ve İd” adlı makalesinde bu katmanların birbirine geçişlerinin olduğunu ve kişi için hadsızlık yaratacağı düşünülen dürtülerin bastırıldığını yani sansüre uğradığını ileri sürer. Örneğin en karanlık dürtülerimizi ya da cinsel arzularımızı bastırmadığımızda toplum tarafından ahlak dışı nitelendirilip yadırgayacağımız için nahoş olarak görülecek şeyleri bastırıp arkaya ittiğimizi söyler. Bütün bu sansürlerin ve bastırmaların ortak noktası ve amacı toplum tarafından dışlanmamak içindir. Aksine toplumda kabul görme ve tanınma için isteyerek ya da istemeyerek uyulan ahlaki ya da kültürel normlardır bunlar.
Fakat siz bu dürtüleri ne kadar bastırırsanız bastırın o dürtüler oradan kaybolup gitmiyorlar. Zaten ruh bozukluğu dediğimiz şey de buralarda ortaya çıkıyor. Aynı zamanda rüyalarda, dil sürçmelerinde, ufak sakarlıklarda, unutkanlıklarda da kendini belirli belirsiz göstermeye devam ediyorlar. Onlar ortaya çıkıp tatmin olmak isterken biz onları bastırmaya çalışıyoruz.
Freud 1925 yolunda “Misting Writing Pet” makalesinde bunu “haz ilkesi” ile “gerçeklik ilkesinin” çatışması olarak tanımlıyor. Haz tatmin olmak isterken kültürel dünya yani gerçeklik ilkesi onu bastırmaya sansürlemeye çalışıyor. Bu makalede aynı zamanda “Gizemli Yazı Tahtasından” bahseder. Hani çocukların yazı yazıp sonra mıknatıslı bir silgi ile sildiği tahta var ya işte o. Çocuk yazıyı sildiğini sanır ama, yazdıkları tamamen silinip yo olmamiştır, altta izleri orda durmaya devam eder. Nasıl ki yazı tahtasında izler kalıyorsa bizim de günlük hayatta yaşadığımız travmalar, bastırılmış duygular tamamen yok olmaz iz bırakırlar ve vakti zamanı geldiğinde bir yol bulup dışarı çalarlar. (Bu önemli konuyu sonraki yazıda detaylıca ele alacağım)
Ölüm İtkisi
1920 yolunda “Haz İlkesinin Ötesinde” adıyla yazdığı metin “ölüm ve yaşam” arasındaki çatışmayı, çekimi ve itimi anlatır. Bu aslında en önemli makalelerinden biridir. Ona göre yaşam ve ölüm güdüsü tüm insanların üstünde durduğu bir zemindir. Hepimizde ortak olan iki dürtü yaşam ve ölüm dürtüsüdür. Organizma ölmek isterken (hücreler ölümlüdür) öte yandan ruhsal olarak insan şiddetle yaşamak ister. Mesela insanoğlu neden bile bile kendine zarar verici eylemlerde bulunur? Sözgelimi aşırı alkol, sigara veya uyuşturucu tüketimi veya kendimize bedensel olarak zarar vermek böyle örnekler değil mi? Eğer bütün organizma yaşamak istiyorsa bile bile kendimize zarar vermeyi nasıl açıklayabiliriz. Bir de bizim dışımızda hücrenin zamanı gelince yok olması var. İşte bu tarz durumlarda ölümle yaşam arasında bir çatışma yaşanır.
Freud bunu biyolojik olarak temellendirmeye, organizmaların, hücrelerin nasıl canlılıktan cansızlara geçmeye çalıştıklarını biyolojik olarak açıklamaya çalışır. Bu ikili arasında yaşanan gerilim ise libido dediğimiz şeyi oluşturur. Aslında genelde Freud’un teorisinin sadece cinsellik üzerine oturturlar, oysa o en büyük çalışmalarından birini ölüm üzerine yapmıştır. Burada ölüm itkisinin yarattığı sonuçlara odaklanır.
Bana göre de yaşamımızın her noktasını ve her safhasını yönlendiren, etkileyen ve hayatı biçimlendiren temel dürtü ölüm dürtüsü ya da bilincidir. Sanırım insan bilerek öleceğini bilen tek varlıktır. Bu da onu yaşamını müthiş derecede etkiliyor. Her ne kadar insanoğlu unutmak gibi mucizevi bir ilaca sahip olsa da. Freud insan psikolojisinde yaşam için üç kuvvetli unsur/iksir olduğunu söyler. 1- Her şart ve koşulda yaşama iç güdüsü 2- Ortama ve koşullara uyum sağlama yeteneği 3- Unutmak. Bu üçü olmasaydı hayat bırakın çekilmeyi, yaşanmazdı. Ve tabi ölüm öyle bir temaya sahip ki yaşama anlam katıyor. Levra yaşamın güzelliği ölümün varlığındadır.
Yaşadığı Travma ve Oidipus Kompleksi
Freud Avusturya Macaristan imparatorluğunda zenginken fakir düşen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Bence bu onun itkisel gücüne dönüşecek ilk travması oluyor. Çünkü yün ticareti yapan zengin babası fakir düşünce oğlundaki zeka pırıltılarını görüyor ve elinde kalan bütün servetini oğlunun yetişmesi için harcıyor ve ona “Oğlum sakın bizi hayal kırıklığına uğratma” diyor. İşte bu onun üzerinde sürekli bir psikolojik baskı kuran söz yaşadığı en büyük travmadır. Yaşamı boyunca bu sözün yükünü taşıyor, aslında bu ona hem yük oluyor hem de motivasyon kaymağına dönüşüyor.
Freud’un ikinci travması da o dönem daha çocuk yaşlarda Yahudi olarak aşağılanmanın getirdiği yürek burukluğudur. Üçüncüsü de mesleğinde dehası sayesinde ilerlerken bile etnik kimliğinden dolayı dışlanma ile karşı karşıya kalmaya devam etmesidir. Kanımca bu üç travmatik durum aynı zamanda onda çalışma azmine ve dehasının patlayıp kendine bir yön bulmasına yol açıyor. Ve tarihte peygamber İsa, sosyolog Marks ve filozof Nietzsche’den sonra en ünlü dördüncü Yahudi oluyor.
Babasının “bizi hayal kırıklığına uğratma” sözleri onun üzerinde psikolojik baskı oluşturuyor ve Freud rüyalarında babasını öldürerek annesi ile sevişiyor. Buna tarihte Oidipus Kompleksi denir. Bu Sufokles’in ünlü oyununa dayanan bir terim. Oidipus kral babasını öldürüp bilmeden onun dul eşi olan annesi ile evleniyor. Freuda göre her erkek Oidipus kompleksini daha doğarken yaşar. (Kız çocukları ise Elektra kompleksi yaşar) Ona göre erkek çocuk doğarken ilk cinsel dürtülerini annesine karşı duyar. İlk anne arzulanıyor, anneye karşı duyulan bu arzudan dolayı babadan nefret edilir, babayı öldür ve yerine geç itkisi oluşur. Eğer sağlıklı bir bireyseniz bir noktadan sonra aklınız erdiğinde bunun yanlış olduğunu öğreniyor ve bastırıp unutuyorsunuz. Aksi taktirde bu baskılayış başka şekillerde ortaya çakabiliyor. Bunu atlatmada ahlak, din, kültür gibi unsurlar devreye giriyor. (Devam edecek)











































Yorum Yazın