
"(...)Oysa halklar bu oyunun parçası olmak zorunda değil. Siyasi elitlerin sürekli ürettiği kriz senaryolarına sırt çevirmek, insani ve evrensel değerleri öncelemek mümkün. Toplumlar kendi güçlerini hatırladığında, gerilim siyasetinin etkisi azalır. Dünya, sürekli korku ve çatışma üretenlerin değil; sağduyuyu, adaleti ve birlikte yaşamı savunanların olmalı."
Dünya gündemi artık baş döndürücü bir hızla değişiyor. Bir olayı anlamaya, tartışmaya, hazmetmeye fırsat kalmadan yenisi patlak veriyor. Toplumların algısı sürekli yeni bir krizle meşgul ediliyor. Bu tempo, yalnızca gündemi değil, insanların ruh sağlığını da zorluyor.
Bir dönem dünyayı tanımlamak için sosyalizm, komünizm, liberalizm ya da faşizm gibi kavramlar kullanılırdı. Bugün ise başka bir yöntemle karşı karşıyayız: Sürekli gerilim üreten, toplumu diken üstünde tutan bir yönetim anlayışı. Adeta kalıcı bir kriz hali normalleştiriliyor.
Her sabah yeni bir şiddet haberiyle uyanıyoruz. Savaşlar, yolsuzluklar, yalanlar, ekonomik çöküşler, ahlaki skandallar… İnsanlık dışı görüntüler sıradanlaştı. Bir ülke yeraltı zenginlikleri için bombalanıyor, başka bir yerde temel haklar askıya alınıyor. Güç hırsı sınır tanımıyor. Tüm bunlar yaşanırken aynı aktörler demokrasi ve insan hakları söylemini dillendirmeye devam ediyor.
Peki bu tabloyu yaratan kim?
Cevap net: Politikacılar.
En yalın tanımıyla politikacılar, devlet işlerini düzenleyen ve yöneten kişilerdir. Ancak bugün dünya haritasına baktığımızda, Afganistan’dan Ukrayna’ya, Orta Doğu’dan Latin Amerika’ya kadar birçok bölgede çatışma ve gerilim hâkim. Uluslararası sistemin işlevi sorgulanıyor. Kurallar çiğneniyor, diyalog mekanizmaları zayıflıyor, insani değerler geri plana itiliyor.
Evrensel hukuk ilkeleri nerede? Uluslararası mahkemeler, kuvvet kullanma yasağı, soykırım ve insanlığa karşı suçlara ilişkin düzenlemeler, insan hakları ve halkların kendi kaderini tayin hakkı… Tüm bu metinler kâğıt üzerinde varlığını sürdürüyor.
Yöneten kadroların güç, servet ve makam tutkusunun bedelini ise sıradan insanlar ödüyor. İktidar koltuklarına yapışan, egoları sınırsızlaşan siyasal elitlerin kararları, savaş alanında hayatını kaybeden gençlere, yoksullukla mücadele eden ailelere, geleceğinden endişe duyan toplumlara fatura ediliyor.
Toplumların artık şu gerçeği görmesi gerekiyor: Dil, din, ırk, cinsiyet ve ekonomik farklılıklar siyasetçilerin icadı değil. Bunlar insanlığın doğal çeşitliliğidir. Ancak bu farklılıklar yıllardır bilinçli biçimde kaşınıyor, derinleştiriliyor ve çatışma aracı haline getiriliyor. Gergin toplumlar yaratılıyor, ardından bu toplumlar karşı karşıya getiriliyor.
Farklılıklar bir zenginlik olmaktan çıkarılıp bir silaha dönüştürülüyor.
Oysa halklar bu oyunun parçası olmak zorunda değil. Siyasi elitlerin sürekli ürettiği kriz senaryolarına sırt çevirmek, insani ve evrensel değerleri öncelemek mümkün. Toplumlar kendi güçlerini hatırladığında, gerilim siyasetinin etkisi azalır.
Dünya, sürekli korku ve çatışma üretenlerin değil; sağduyuyu, adaleti ve birlikte yaşamı savunanların olmalı.











































Yorum Yazın