Misbah Eratilla

Misbah Eratilla

Mail: m.eratilla@gmail.com

Zübeyde'nin Rüyası

Sabah ezanı okunduğunda, rüyanın etkisi bedenine binlerce iğne batırılmış gibi onu yataktan sıçratarak uyandırdı. Ateşin ortasına düşmüş gibi her yanı yanıyordu. Ona neler oluyor diye şaşkındı. İffetine, namusuna çok düşkün bir kadın olduğunu dünya âlem biliyor; ama bu rüya onu ondan tiksindirir duruma getirmişti. Hâlbuki sarayda ve ahali içinde itibarı değeri ölçülmeyecek kadar yüksekti. Gördüğü rüyadan sonra, ruhundan bir lağım geçiyormuş gibi kendinden midesi bulandı.

Bir zaman yatağın üstünde titreyerek oturdu ve rüyayı düşündükçe ürperirdi. Yatakta oturduğunu gören Halife Harun Reşit, şaşırmış bir şekilde: “Zübeyde bir şeyin mi var?” dedi. Zübeyde “Yok, uykum kaçtı” deyince Halife geri uyumaya koyuldu.

Yatağın içinde çivilenmiş gibi oturdu. Baştan ayağa kadar günah içinde gibi gördü kendini. Rüya soğumuş bedenine ve ruhuna ha bire eziyet ediyordu. Rüya, aklını başına bela etmişti. Rüya kısa sürede bir ateş topu gibi göğsünün üstüne geldi oturdu. Gece bir türlü sabah olmuyordu. Rüya onu alevleri göğe yükselmiş bir ateşin içine çekiyordu. Çelikten duvarın arasına sıkıştırmış gibi can çekişiyordu. O uğursuz gecenin dakikaları saat hızında ilerliyordu. Yatağında yaralı bir ceylan gibi güçsüz ve çaresizdi.

Bir ölü gibi yatağından çıktı, terliğini giydi ve mutfağa geçti. Rüyanın etkisiyle midesi bulandı, başı dönmeye başlamıştı. Bir an ellerini yana açtı, bir deli gibi: “Ben ne yaptım, ne yapıyorum?” dedi kendi kendine. Gördüğü rüyayı kendine dahi anlatmaktan korkuyordu.

Sabahı beklemeden giyindi, yüzüne peçeyi örterek sarayın bahçesine çıktı. Hizmetçilerin kaldığı binaya doğru hızlı adımlarla yürüdü. Hizmetçisinin kapısını iki defa çaldı. Hizmetçi kapıyı açtı ve onu karşısında görünce gözleri fal taşı gibi açıldı. Korkudan eli ayağı birbirine dolandı. Ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırdı ve öylece donup kaldı. Hizmetçi kadın, çok önemli bir şeylerin olduğunu anlamıştı.

Zübeyde hizmetçiye:

“Hemen peşimden gel, saraya gidiyoruz!” dedi.

Hizmetçi şalını üstüne attı ve peşinden saraya doğru yürüdü. Koridorlardan geçerek özel bir odaya geçtiler.

Hizmetçi:

“Ben ne yaptım acaba bir şeyler mi konuştum. Beni cezalandırmak için mi getirdi buraya?” diye kendi kendine konuştu.

Vücudu bir yaprak gibi titriyordu.  Hizmetçi sezdirmeden arada bir sultanın yüzüne bakıyordu. Acaba sultanın davranışlarından bir şeyler öğrenebilir miyim diye gizliden bakıp durdu. Sultanın rengi solmuş, gözlerinin ışığı tükenmişti. Hizmetçinin yüreğine korku göle akan sular gibi birikiyor ve hayal dünyası ona kâbus dolu senaryolar kuruyordu.

Sonunda bir kanaate vardı ki, kesin biri hakkında laf getirip götürmüş ve sultan, onu yüzleştirmeye getirmişti diye düşündü. “Bu defa kesin öldürüleceğim!” diye içinde idam sehpası bile kurdu. Özel odaya geçtiler. Zübeyde üstündeki abayı çıkardı ve yüzündeki peçeyi bir kenara fırlattı. Kapıyı esaslıca kapattı. Korku kontrolü ondan almış ağzından canı çıkıyor gibi zor konuştu.

Kurumuş dudaklarından ilk kelimeler zoraki de olsa dökülmeye başladı:

“Halime! Bu gece bir rüya gördüm. Rüyam çok kötüydü.  Bana ölmekten daha çok acı veriyor. Hemen kalk! Bağdat’ın ve İslam dünyasının en meşhur âlimi rüya yorumcusu İbn-İ Şirin Hazretlerine git. Rüyayı sen görmüş gibi ona anlat. Olay senin başından geçmiş gibi konuş ve bana rüyanın yorumunu çabuk getir!”    

Sabahın ilk ışıkları yeni yeni çevreyi aydınlatmaya başlamıştı. Sarayda en güvendiği arabacısını Halime’yi götürmesi için görevlendirdi:

“Halime’yi İbn-İ Şirin Hazretlerinin evine götürüp getireceksin” dedi ona.

Halime, dört atın çektiği arabayla, bir saat sonra şehrin öbür ucundaki İbn-İ Şirin’in evindeydi.

Halime yeni yeni kendine gelmiş ve rahatlamıştı. Sultanı sabahın erken saatinde kapısında görmesi onu çok korkutmuştu. Olanların kendisiyle ilgili olmadığını öğrendiğinde aklı yeni başına getirmişti, Saraydan entrikalar, dedikodular yüzünden dövülen, kovulan, zindanlara atılan kadın sayısı az değildi.  Halime, sarayda sultanın en yakın ve güvenilir hizmetçisiydi. Sarayda kimsenin garantisi olmadığını da biliyordu. Dört atlı araba nihayet İbn-İ Şirin’in evinin önünde durdu. Sabahın erken saatlerinde yüzümdeki peçeyle kimse onu tanımayacaktı.

“Kim beni tanırsa tanısın, ne olacak ki; sultana canım feda olsun!” dedi kendi kendine. Rüyayı İbn-İ Şirin’e nasıl anlatacağını kafasında kurguladı. İbn-i şirinin evine varınca atlı arabadan indi büyük işlemeli kapının demir tokmağını çaldı. Kapıyı orta yaşlı bir kadın açtı. Kadına, saraydan rüya yorumu için geldiğini söyledi. Kadın başıyla ‘buyurun’ diyerek onu içeri aldı. Birlikte büyükçe bir odaya geçtiler.

İbn-i Şirin, iriyarı cüssesiyle, dağınık, gür, kırlaşmış sakalıyla masa başında eski bir tahta sandalyeye oturmuş kalınca bir kitaba bakıyordu. Kapı gıcırtısı üzerine başını kitaptan kaldırdı ve gelene eliyle girişteki oturağa oturmasını işaret etti. Hizmetçi bir diken üstüne oturur gibi oturağa yavaşça oturdu. Kısa bir zaman aralığından sonra ibn-i şirin ona niçin geldiğini sordu. Rüyasının yorumlanması için geldiğini söyledi.  İbn-i şirin “Hayırdır inşallah rüyanı anlat bakayım” dedi.  Hizmetçi sultanın ona anlattığı rüyayı kendisi görmüş gibi anlatmaya başladı:

“Rüyamda sayısız erkekle meşru olmayan bir yakınlıkta bulundum” dedi.

İbn-i Şirin, önemli bir haber duymuş gibi hizmetçi kadının peçeli yüzüne dikkatlice baktı. Kitapları karıştırdı.  Kadına anlamlı anlamlı tekrar tekrar baktı. Hizmetçi kadın ibn-i şirin’in kendisine uzun süren bakışından korktu.  “Acaba rüya, Zübeyde Sultanın korktuğu gibi miydi?” diye korkudan ter içinde kalmıştı.

İbn-i Şirin, “Hatun! Sen ne iş yaparsın?” diye sordu. O da, Sarayda hizmetçi olduğunu söyledi.

İbn-İ Şirin:

“Sen böyle bir rüyayı göremezsin. Bu rüyayı ya hükümdar hanımları veya kızları görebilir. Rüyayı kim görmüşse o gelsin” şeklinde sert bir sesle “Çıkabilirsin” dedi.

Hizmetçi, mahcubiyet içinde saraya Zübeyde Sultanın yanına döndü. Hizmetçi, Zübeyde Sultan’a İbn-İ Şirin’in aralarında geçen konuşmayı korku içinde anlattı.

Hizmetçi:

“Sultanım, rüya yorumunu öğrenmek için sizin gitmeniz gerekiyor yapacak başka bir şey kalmamış” dedi.  

Zübeyde utançtan kurtulmak için çaresiz, utana sıkıla peçeyi yüzüne örttü. Dört atın çektiği özel atlı arabayla, Halime’yi de yanına alarak İbn-İ Şirin’e rüyasını anlatmak için yola koyuldu. Yolda her saniye yüreği ve beyninde rüya ile ilgili binlerce kötü senaryolar yazıldı. Rüyanın en kötü yorumunu düşünüp, hayalinde cehennemi dakikalarca yaşadı. Dört atın çektiği araba nihayet İbn-i Şirin’in kıpısının önünde durdu.

Arabacı koşarak arabanın kapısını açtı. Arabanın merdivenlerinden Halime’nin yardımıyla indi. İbn-i şirin’in evine vardığında utancından ölecek gibi oldu. Kapıyı Halime çaldı. Kapıyı açan kadın onları içeriye buyur etti. Peçe yüzünde İbn-i Şirin’in odasına geçti. ibni şirinle konuşurken hayatının en zor konuşmasını yaptı. İbn-i Şirin’e rüyanın sahibi olduğumu kekeleyerek de olsa söyleyebildi.

Konuşma bittiğinde bedeni terle sulanmış gibi ıslanmıştı; İbn-İ Şirin, ona gülümseyerek:

“Hanımefendi! Çok değerli bir rüya görmüşsünüz. Çok önemli bir hayrat yapacaksınız. Cümle âlem kıyamete kadar o hayratınızdan faydalanacak” dedi.

İbn-i Şirin, rüyanın yorumunu yaparken, Zübeyde canını ortaya koymuş gibi onu dinledi. Bir buz parçasının eriyip su olması gibi bedenindeki utanma ve korku bir anda eriyip yok oldu. Üzerindeki kir ve günah rüyanın yorumunu duyduktan sonra bir sis bulutu gibi uçup gitti. Adını kıyamete kadar unutturmayacak hayırlı bir iş yapacaksın diye bir sevinç dalgası yüreğinde esmeye başladı. Bu hayrın, hayratın ne olacağını henüz bilemiyordu ama İbn-İ Şirin’in yorumundan sonra eski günlerine yeniden kavuşmuştu. Artık mutluydu, kendine olan güveni yerine gelmişti.

Nasıl bir hayır yapabilir diye her gün, saatlerce düşündü. Görünürde yapabileceği hiçbir şey de yoktu. Dicle Nehri kıyısındaki sarayında huzursuz günler ve geceler bir türlü geçmek bilmiyordu. Zübeyde, babası Musul valisi iken 765 yılında doğmuş ve daha üç yaşında iken babası ölmüştü. Halife dedesi tarafından büyütülmüştü. Dedesi Zübeyde ile küçüklüğünden beri onu sever, onunla oyunlar oynardı. Çok güzel bir kız olduğu için dedesi ona beyaz köpük anlamına gelen Zübeyde adını vermişti.

Zübeyde bir gece karışık düşünceler içinde minderin üstüne kıvrılıp uyumuştu. Rüyada şiddetli bir susuzluk çektiğini gördü. Aniden uyandığında ağzı kurumuştu, susamıştı. Oturduğu minderden kalktı mutfaktaki büyük testiye kepçeyi daldırdı ve bir bardak soğuk su içti. Tekrar minderine oturdu, gözleri bir daha kapandı ve uykuya daldı. Rüyasında tekrar aynı susuzluğu gördü.

Rüyada telaşlanarak içecek su ararken Hz. Muhammed (sav) efendimize rastladı. Hz. Peygamber (sav), ona: “Ya Zübeyde! Susadığında soğuk su içip Bağdadın serin havasını teneffüs ediyorsun. Kardeşlerini hatırlasana! Hacılar şu an Mekke’de kızgın güneşin altında su sıkıntısı çekiyorlar. Bu kadar hacının susuzluktan dudakları yarılırken senin ve Müslümanların halifesi kocan Harun Reşit’in soğuk su içmesi size yakışıyor mu?” dedikten sonra uyandığında yeni bir âlemden dönmüş gibi şaşkındı.

İçindeki sıkıntı hayatının derin köklerini sallanmaya başlamıştı. Bir anda kafasında şimşekler çaktı. “Şükür ya Rabbim!” dedi kendi kendine. Zübeyde artık ne yapacağını biliyordu. Böylece fayda sağlayacağı ve kıyamete kadar devam edecek hayır kapısını, nasıl açacağını Hz. Peygamber (sav) rüyada ona göstermişti. Sevinçten kanadı olsa uçacaktı. Dünyayı parmağında çevirecek kadar kendini güçlü ve kuvvetli hissediyordu. Bir kelebek hafifliğinde kalktı abdest aldı ve iki rekât şükür namazı kıldı. Başı ağrıyıncaya kadar başını secdeden kaldırmadı.

Namazdan sonra Harun Reşidin yanına koşarak gittiğinde toplantı halinde idi. Harun Reşit Zübeyde’nin gelişini görünce önemli bir durumun olduğunu anladı ve toplantıyı hemen bitirdi. Herkes çıktıktan sonra kalın minderin üzerine oturdular. Harun Reşit Zübeyde’de ki değişikliği görünce “Zübeyde! Bu sevinç sebebini öğrenebilir miyim?” diye gülümseyerek sorduğunda Zübeyde’nin gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Zübeyde Halife Harun Reşid’e, “Çok önemli bir şey oldu” dediğinde Harun Reşit Zübeyde’nin gözlerinden akan yaşlara takıldı ve ona pür dikkatle yöneldi.

Zübeyde:

“Ya! Harun Reşit, Hz. Peygamberimizi (sav) rüyamda gördüm ve bana yapacağım hayratın ne olduğunu gösterdi. Hz. Resullah (s.a.v), rüyamda, “Sen ve kocan soğuk sular içiyorsunuz, peki kardeşleriniz sıcak güneşin altında Mekke’de susuz hac yaparken bu size yakışır mı?” dedi. Bunu söylerken de Zübeyde’nin gözlerinden yaş akmaya başladı. Ve Halifenin ağzından dökülecek hayırlı haberi beklemeye başladı. Sessizlik içinde bir zaman beklediler. Sabah ezanına kadar konuşmadan mutlu, huzurlu bir şekilde gözyaşları dökerek oturdular.

Zübeyde hayatı boyunca bu kadar huzurlu ve mutlu olduğu bir günü hatırlamadığını söylüyordu. Zübeyde hemen o gün gördüğü rüyanın hatırına fakir fukaraya hediyeler dağıttı.

Zübeyde savaşa hazır bir kılıç gibi Halifeye:

“Harun Reşit!” dedi. “Peygamberin (sav) emri var. Mekke’ye hacılar için su götürmemiz lazım”

Halife Harun Reşit:

“Ne gerekiyorsa onu yapabilirsin. Mekke’ye su götürme çalışmalarında hazine hizmetindedir.” Diye cevap verdi.

Saray sakinler ve halk; Zübeyde’nin dini ilimlerde, şiirde, edebiyatta, söz söyleme sanatında zamanın en iyilerinden biri olduğunu biliyordu. Abbasi ailesi içinde ondan daha iyi eğitim alan biri yoktu. Zübeyde alim ve edebiyatçılara yakın ve dilin inceliklerine de sahipti. Şiirde de yeteneği tartışılmazdı. Kültürlü ve aydın bir kişi olarak parmakla gösteriliyordu. Zekâsı, terbiyesi ve hanım efendiliğim ile herkesin beğenisini ve hayranlığını kazanmıştı. Zenginliği, Haşim’i ailesinden gelme asaleti toplumda farklı bir yerde olmasını sağlıyordu. Sarayda, yapılan atamalardaki etkinliğinden dolayı dönemin en güçlü kadınıydı. Zenginliği Abbasi ailesi fertlerine verilen iktalar, araziler ve akarlardan aldığı payın yanında babasının vefatından sonra ona ait mülkün önemli bir kısmı da ona geçmişti. Harun Reşit ile evlendikten sonra zenginliği zirveye yapmıştı. Harun Reşit, ona olan sevgisi ve güveninden dolayı hazineyi emrine vermişti. Halk onu, cömertlikte sınır tanımayan biri olarak bilirdi. Hayır, hasenat işleri toplumun gözünde değerini kat kat artırmıştı. Fakir fukaraya yardımlarıyla ününe ün katmıştı.

Ayrıca şairler, ilim adamları ve müzisyenlerin yaptıkları çalışmalarında yardımını esirgemezdi. Bağdat- Mekke arası hac görevlerini ifa edecek yolcular için han, kervansaray yapımı için harcamaları kendi özel bütçesinden yaptı.

Zübeyde Harun Reşit’ten olur aldıktan sonra Abbasî sınırları içindeki en yetenekli mimar ve mühendisleri hemen saraya topladı. Onlara, Müslümanların hac görevini rahatlıkla yapmaları için Mekke’ye Arafat’a ve Müzdelife’ye suyu nasıl götürülebileceği üzerine toplantılar yaptı. Mimar ve mühendislere hac görevini yerine getiren Müslümanların susuzluk sorunlarının nasıl çözülebileceği üzerine toplantıları günlerce devam etti.

Mimar, mühendislere:

“Hac görevini yerine getiren Müslümanların, en kısa sürede Arafat’ta musluklardan su sesini duyulmalarını istiyorum” deyince bir mühendis söz aldı:

“Mekke, su baskınlarının ve sel tahribatlarının olduğu bir yerdir. Aynı zamanda Mekke, dünyada su kaynakları bakımında en fakir olan yerleşim yerlerinin başında geliyor. Dağ eteklerinde biriken pınar ve havuzlar, kuyular, ıslah dahi edilse su kuyuları Mekke’nin su ihtiyacını karşılayamaz” dedi.

Bunun üzerine araştırmak üzere “Mekke’ye su projesi” ile ilgili bir heyet kuruldu. Heyetin en kısa sürede Mekke’ye gözlem yapmak üzere gönderilmesine karar verildi. Heyet tüm hazırlıklarını tamamlayarak Bağdat’tan Mekke’ye yola çıktılar. İki aylık bir yolculukta sonra nihayet Mekke’ye vardılar. 

Bir ay boyunca su kanallarının geçeceği yerin zemin etüdünü itinayla yaptılar. Heyet, çalışmalardan sonra Bağdat’ta geri döndü. Heyet, çizdikleri suyolu haritalarıyla Zübeyde Sultanın karşısına çıktılar. Başmühendis Zübeyde Sultana suyoluyla ilgili harita üzerinde açıklamalarda bulundu. Zübeyde Sultan, mühendislerden Bağdat ve çevresine haber yollamalarını en iyi usta ve işçileri dolgun ücret karşılığında bulmalarını istedi.

Zübeyde Sultan, Proje heyetine:

“Hac ve umre görevini yapanların en kısa zamanda suya kavuşmaları için de acele edin” dedi.  Zübeyde Sultan’ın temsilcisi, ahaliye “su kanalı işinde çalışanların paraları her gün iş bitiminden hemen sonra ödenecektir” şeklinde duyuru yaptı.

Haberi duyan Bağdat ve çevresindeki tüm ustalar ve işçiler çalışmak için Zübeyde Sultanın temsilcisine başvuruda bulundular. İşçi ve ustalardan meydana gelen binlerce kişilik hayır- hayrat ordusu bir araya geldi. Kervan kısa süre içinde Bağdat’tan Mekke’ye doğru zahmetli ve hayırlı bir yolculuğa çıktılar. Kervan, iki aya yakın süren yolculuğun ardından Mekke’ye vardı.

Mekke’den Arafat’a çekilecek su kanalının ana kaynağı, Kera Dağı’nın altıydı. Kera Dağı, sert kayalardan oluşan kupkuru bir dağdı. Kera Dağı eteğinden zirvesine yarım günde ancak çıkılabiliyordu. Öncelikli olarak Kera Dağı’nın altı kazıldı ve oradan kanallar açıldı. Kanallar Numan vadisinden Arafat’a su akıtacaktı. Zübeyde Sultan’ın temsilcisi, işe başlamadan önce Huneyn suyuyla beraber arazisini, hurma ağaçlarını ve tarlaları satın aldı. Huneyn Vadisi, Hz. Peygamberin (sav) Huneyn savaşını yaptığı yerdi.  

Suyun Arafat’a ulaşması için dağlar yarıldı. Binlerce işçi güneşin doğuşundan batışına kadar istekle çalıştı. Mühendisler bin yıl ayakta kalacak bir su kanalını açmak istiyorlardı. Önce dağların altı kazıldı ve depo haline getirildi. Dağların altına toplam 7 depo yapıldı ve bu depolar kanallara bağlandı.

Numan Vadisi’ndeki suyun Arafat’a akması en çok Zübeyde Sultan’ı heyecanlandırıyordu. Yapılan çalışmalar postayla Zübeyde sultana haber veriliyordu.  Binlerce usta ve işçi ücretlerini günlük alıyor ve var güçleriyle çalışmalar sürüyordu. Dağları yarmak işçileri çok yoruyordu. Dağlardaki sert kayaları yarmak yorucu ve vakit alıyordu. Kapkara taşların içine demir eritilmiş gibi kayaların kırılması çok zahmetliydi. Suyun gelmesi için işçilerin sayısı yetersiz kalınca Zübeyde’nin temsilcisi işlerin hızlanması için Mekke’de binlerce işçi daha işe dâhil etti.

Demir gibi sert dağ nihayet yarıldı. Nihayet kanal yapımı için düzlüğe çıkılınca kurbanlar kesildi, işçilere ziyafet verildi. Müzdelife’den Arafat’a doğru dağların eteklerinde mühendislik harikası kanallar açıldı.  Dağları yaran işçiler düzlüklerde kanallar yaparak, su kanallarına meyiller verdi. Suyun Arafat’a ulaşması toplam iki yıla yakın zaman aldı. Arafat ve Müzdelife çevresine yağan yağmur sularının toplanması için yıllara meydan okuyacak büyük bir su deposu yapıldı. Su kanalları, damarlardaki kanın bedene hayat vermesi gibi Taif Dağı tarafından Arafat’a gelecek su Mekke’ye hayat verecekti.

Binlerce işçi, usta ve mühendisten oluşan hayır-hayrat kahramanları gece gündüz durmadan çalıştı. 40 km’lik zorlu mesafeyi kanallarla bir nehir geçecek şekilde çalışmalara devam ettiler. Dünyanın her tarafından hac ve umre ziyaretlerini yapanlar bu çalışmayla su ile buluşturacaktı. Ayrıca Mekkeliler, kanallarla gelen suyla zamanla ziraat dahi yapabilecekti. Gece gündüz çalışan on binlerce işçi, usta ve mühendisin ücretleri geciktirilmeden ödeniyordu.

Çalışmalar sonucunda sıralı olarak uzanan dağ eteklerinde zamana meydan okuyan mühendislik harikası kanallar yapıldı. Dağların dibi depo olarak oyuldu. Tüm çalışmalara rağmen hala istenildiği kadar yol alınamamış iş daha çok kalmıştı. Su projesi masrafları koskoca Abbasi imparatorluğunun hazinesini dahi boşaltmıştı. İşçilere ödenecek para kalmamıştı. Abbasi devleti, hazinenin para verecek gücünün kalmadığını ilan etmişti. Zübeyde rüyasının gerçekleşmesi için artık para bulamıyordu.

Halife Harun Reşit Zübeyde Sultana:

“Artık paramız yok” diyordu.

Zübeyde sultan rüyasını yüzünün akıyla bitirmek istiyordu. Bir müddet çıkmazda bekledi. Nihayet hiç vakit kaybetmeden bir çıkış yolunu buldu. Mekke’den Arafat’a kadar akacak su için kişisel mallarını, altın ve mücevherlerini hemen sattı. Yeniden işçi ve ustalara paraları günlük ödenmeye başlandı. Çalışanın parası bir daha hiç gecikmedi. Nihayet Hac mevsimi başlamadan Mekke, Müzdelife ve Arafat’ta çeşmelerden Zübeyde’nin rüyasını gerçekleştirecek su aktı. Mekke’ye suyun geldiği gün bayram gününü aratmayacak kutlamalar yapıldı. Kurbanlar kesildi, ziyafetler verildi. Gönülleri ve yüzleri neşe içinde olan hacılar, Zübeyde Sultana kıyamete kadar sürecek dualar etmeye başladı.

Zübeyde Sultanın Su projesi yaklaşık iki yılda tamamlandı. Çalışan işçi, usta ve mühendisler, çeşmelerden su aktıktan sonra Mekkeliler büyük bir törenle açılışını yaptılar. Hayır-hayrat kervanı aynı ilgi ve takdirle uğurlandı. Bağdat’tan gelen işçi, usta ve mühendisler iki aylık bir yolculuktan sonra nihayet Zübeyde Sultanın organize ettiği bir törenle Bağdat girişinde karşılandılar. Proje heyeti Zübeyde Sultan’a yaptıkları işin hesabını vermek için saraya davet edildi.  

Hesap memurları harcanan paraların hesabını vermek için defterleriyle beraber huzura geldiler. Zübeyde Sultan’a 828 yıllında başlayıp 829 yılının sonunda bitirilen su kanallarına 1 milyon 700 miskal altın sarf ettiklerini söylediler. Zübeyde Sultan, Dicle’ye nazır oturduğu sarayında uzun bir süre Dicle Nehrine bakıp düşüncelere daldı. O üzücü rüyayla kararan hayatı, Hz. Peygamberi (sav) rüyasında görmesiyle açılan mutluluk kapısını düşündü. Su kanallarının bitirilmesiyle musluklardan akan su onu huzurun zirvesine taşıdı.

Zübeyde Sultan, düşüncelerden sıyrılarak proje heyetine teker teker baktı. Acele işi varmış gibi ayağa kalktı sanki üstüne yapışmış kirlerden bir an önce kurtulmak isteyen bir ses tonuyla:

“Hemen hesap defterlerini Dicle Nehri’ne atın.” dedi.

Heyettekilerin getirdikleri onlarca koca koca defterleri korkmuş ve şaşırmış bir durumda Dicle Nehrinin köpüklü sularına attılar. Zübeyde Sultanın yüzündeki tebessüm ve davranışlarındaki rahatlık, gözlerinde bir ışık gibi yansıyordu. Zübeyde Sultan, proje heyetine: “Kimin benden bir alacağı kalmışsa ödemeye hazırım!” dedi. Kimseden ses çıkmayınca su kanallarının yapımında emeği geçenlere hazırladığı paketlerdeki pahalı ve güzel giysileri hediye etti.

O yıl hac mevsiminde Arafat ve Müzdelife’deki hac görevini yerine getirenler, sıcak güneşin altında artık su içebiliyorlardı. Yıllarca bütün hacılar, Zübeyde Sultan’ın ruhuna duasını eksik etmediler. Yıllar sonra sultanın adı şöyle anılıyordu; “Zübeyde Sultan paraya değil, para ona hizmet etti.” deniliyordu. Zübeyde Sultan, bir kuş hafifliğindeki ruhuyla “Artık rahat ve huzur içinde ölemeye hazırım” diyordu kendi kendine. Zübeyde Sultan 831 yılında vefat etmişti ama 1250 yılı aşkın zamandır hala ayakta kalan su kanalları, Zübeyde Sultan’ın hayır defterine hala kayıt düşüyordu. Hayrın ve hayratın ölümsüzlüğü, Zübeyde Sultan’ın şahsında somutlaşarak insanlara sesleniyordu:

“Siz 500 yıl süren 37 Abbasî halifesinden hangisinin bir hizmetini hatırlıyorsunuz.” Kimse isimlerini bile hatırlamıyordu ama hayatta hep paraya gerçek değerini verenler hatırlanmıştı.  

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar