Prof. Dr. Ahmet Özer

Prof. Dr. Ahmet Özer

Mail: a.ozer@vanmed.net

ZAVALLI BİR HAYVAN OLARAK İNSAN! ve İNSAN…!?

İnsan(laşma) Süreci Nedir, Nasıl Gelişir?

Başlık sizi şaşırtmasın, tüm metni okuduğunuzda bana hak vereceğinizden eminim. Şöyle bir soru ile giriş yapayım: İnsan olarak doğmak kolay ama insan olmak (humanisation/insanlaşmak) zordur, hatta zordan öte zorlu bir süreçtir; bu yüzden bolca emek, çokça çaba gerektirir. Yoksa her başında saç, kafasında gözü olmak insanileşmek için yeterli değildir. Bu organlar hayvanda da var, üstelik daha fazlasıyla ve daha etkin olarak varlar hayvanlarda. Çünkü organ kabaca fizyolojidir; fizyoloji göz önüne alındığında ise hayvan insana göre daha “üstün” daha güçlüdür.

Hayvanlar ve Fizyoloji

Birkaç örnekle açıklayalım. Gücü ele alalım: Bir insan en fazla 50-60 kilo taşıyabilir, bir fil tonlarca yük taşır. Hızı ele alalım; bir insan saate en fazla 7-8 kilometre yürüyebilir, bir çita ise saate 100 km’den fazla koşabilir. Yemeyi ele alalım: Bir hayvan bulduğunu anında yer, yedikten sonra onu midesi dönüştürür; insan ise yediklerini yemeden önce kırk çeşit süreçten geçirip mideye uygun hale getirir, sonunda da ya beğenir ya beğenmez. Barınmayı ele alalım; hayvan bulunduğu ortama doğal haliyle adapte olur, uyum sağlar; insan ortamı kendine göre dönüştürür, kendine adapte eder, olmadı ona göre giyinir, kuşanır.

Doğumu ele alalım: Bir hayvan doğurduktan sonra yavrusu en fazla bir iki saat bilemedin bir iki gün içinde ayakları üstünde durup yaşamını kendi başına idame eder; ama insan doğduktan sonra en az 8-10 yıl anneye/ebeveynlere bağımlıdır, bakıma ve beslenmeye muhtaçtır. Çünkü insan denen varlık fatal (daha embriyon iken, bir çeşit erken) doğar ve mahcurdur (yani doğduktan sonra ikinci bir kişi olmadan) kendini idare edemez, yaşamını sürdüremez.

Dolayısıyla bu halleriyle insan hayvandan daha üstün olabilir mi? Üstelik insan yaşamak için hayvana muhtaçtır, doğaya ise kökten bağlı ve bağımlıdır; lakin ne hayvan ne de doğa varlıklarını sürdürmek için insana muhtaç değiller. Bir de şu var; hayvanlar aleminde kendi türüne işkence ederek öldüren tek canlı insandır. Yaptığı vahşeti ve katliamları saymıyorum bile. Ee nerde üstünlük? O halde bu kibirli böbürlenmenin temeli nedir?

Fark Yaratan Maharet!

Lakin insanın tek bir özelliği var onu üstün yapan. Onu da kullanabilirse tabi. O da düşünme yeteneğidir. Düşünmeyi çıkar geriye hayvan kalır, üstelik fizyolojik olarak diğer hayvanlardan daha güçsüz bir hayvan. Nitekim dahi filozof Nietzsche bu konuda şöyle diyor: İnsan ile hayvan arasında derece farkı var ve insan, hayvanla insan arasında gerilmiş bir iptir. Gereklerini yerine getirdiğinde ipin önünde yerine getirmediğinde ipin en arkasında (yani hayvanın bile gerisinde) yer alır. Gerekleri dediği ne peki? Düşünebilmek tabi. Derece farkı dediği de şu; aslında hayvanda da düşünme yeteneği var ama insandaki kadar gelişmemiş. Mesela arıları, balinaları, yunus balıklarını, maymunları vb. ele alalım. Bunlarda, beynin türevi olan akıl silsilesi diğerlerine göre daha gelişkindir; insanın da bunlardan daha gelişkindir. İnsan tarihi süreç içerisinde ayakları üzerine dikelip ellerini kullanmaya başladığında beyni gelişmiş, beynin ve hareketlerinin gelişmesi ile birlikte düşünme yeteneği de ister istemez zamanla gelişmiştir. Şimdi bu düşünme serüvenine bir bakalım.

İnsan Denen Varlık…!

İnsan değerli bir varlıktır, deriz. Peki, öyle olsun! Bir şeyin değeri onun özelliğinden kaynaklanır. İnsanın özelliği onu diğer canlılardan ayıran yanına dayanır; bu yan düşünebilme yeteneğidir. Demek ki insanı değerli kılan düşünme yeteneğidir. Yoksa mal mülk sahibi olmak, villada oturmak, lüks arabaya binmek, mevki makam bir insanı değerli kılmaz.

Düşünme yeteneği ise öyle kendiliğinden gelişmez, lüks restoranlarda kebap yiyip içki İçmekle, ya da pahalı elbiseler giyip saçlarını jöle ile taramakla da gelişmez. Bunun için beyni beslemek gerek; beyni beslemek ise üstün gayret emek ve çaba gerektirir. Bunun için, bir kere her şeyden önce insan olduğunu hatırlamak, daha doğrusu insan olmanın ayırdına varmak gerekir. Yoksa iyi beslenmiş, bakımlı bir adamın besili bir tosundan ne farkı kalır? Usta filozof, Aristoteles, “insan düşünen bir hayvandır” diye boşuna söylememiş. Düşünmeyi atın, getiriye hayvan kalır.

Düşünceyi Harekete Geçiren Altın Organlar...?

İşte tam burada kritik başka bir noktaya geliyoruz. Düşünmeyi böyle yüceltince haklı olarak diyeceksiniz ki, kimse düşünce denilen şeyle duvara bir çivi bile çakamaz. El hak doğru. Aklın bir fonksiyonu olan düşünce tek başına bir şey değildir. Ya ne vardır? Düşüncenin yani aklın dışarıya uzantıları vardır.

Bunlardan biri el’dir. Evet doğru duydunuz; el aklın dışarıya olan uzantısıdır. El olmazsa ne akıl ne de düşünce bir halta yaramaz.

Anlatayım. Bildiğiniz gibi, kültür bütün yapıp ettiklerimizin toplamıdır. Onun da maddi unsurları var bir de maddi olmayan unsurları var. Maddi unsurlar (yani elle tutulup gözle gördüğünüz her şey) mutlaka bir elin ürünüdür. Şöyle çevrenize bir göz gezdirin bir elin dokunmadığı, bir el sayesinde yaratılmamış hiç ama hiçbir şey göremezsiniz. Görebildiğiniz, dokunabildiğiniz her şey bir elin ürünüdür. Bu yüzden diyebiliriz ki, aslında insan demek el demektir.

Bir de kültürün maddi olmayan unsurlarından, yanı göremediğimiz, dokunamadığımız ama var olan şeylerden bahsetmiştik. Mesela konuşmak, ki düşüncenin yansıtılmasının en etkili yollarından biri budur. Peki bunu ne ile yaparız? Bunu da “dil” ile yaparız. Maddi olmayan kültür öğeleri dil ile yaratılır ve aktarılır. Dil olmadan insan olunamaz. Dil ile konuşur, biriktirir aktarır, böylece uygarlıklar yaratırız. Mesela tavuklar neden bir uygarlık yaratamamışlar diye sorulabilir. Çünkü tavuklar civcivlerine hikayelerini anlatamaz. İnsan ise çocuklarına, onlar da kendi çocuklarına anlatır, yazar, aktarırlar. İşte insanoğlu bu yüzden uygarlık denen şeyi yaratabilmiştir… Boşuna, insanı gösteren dilidir konuş ki seni göreyim denmemiştir.

O halde biraz önceki formülasyonu bir adım daha ileri götürelim. Şöyle diyebiliriz. İnsan=el+dil’dır. Yani insan el ile dilin toplamıdır.

Kaderimiz Elimizde

Peki bunları ne harekete geçirir, yani el ve dili kim yönetip yönlendirir? El cevap düşünce. Peki gelişmeyen düşünce bunu yapabilir mi? Elbette yapamaz. İşte nasıl ki yaşamak ve enerji elde etmek için midemizi besliyorsak, düşüncemizi geliştirmek için de beynimizi beslemek gerekir. Yalnız bir fark var, beyin sadece kebapla, balıkla beslenmez. Beynin besinleri kitaplardır, bilge insanlarla meşveret etmektir, araştırmaktır, bilgidir.

Beyni gelişmiş insanın aklı fonksiyonları artar, o da düşünme mekanizmasını tetikler. Böylece üretim başlar. Bunlar da el ve dil sayesinde neşrü nema bulur.

Shakespeare’in dediği gibi; iyi ile kötü yoktur. Aslında düşüncedir onları öyle yapan. Yani onları iyi ya da kötü yapan düşüncelerimizdir. Bu da bilgiye dayalı bir olaydır, kavram bilgisine... Çünkü sözcüklerle/kavramlarla düşünürüz. Düşüncelerimiz duygularımızı etkiler. Duygular davranışlarımızı ve eylemlerimizi belirler. Davranışlarımız ise karakterimizi oluşturur. Karakterimiz “kader”imizdir. Haydi bakalım, kaderinizi belirleme zamanı…

 

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar