Prof. Dr. Ahmet Özer

Prof. Dr. Ahmet Özer

Mail: a.ozer@vanmed.net

YÜZLEŞMEK

Özgür birey, sorumlu toplum, demokratik devlet


Yaşadığımız bu zor günlerde gelecekte daha büyük sıkıntılar yaşamamak için birçok şeyle yüzleşmemiz gerektiğini daha önce belirtmiştim. Başta kendimizle; sonra toplumsal yapımızla, hüküm süren siyaset etme biçimiyle, bizi ezmeye çalışan ceberut devlet anlayışıyla, bizim yok etmeye çalıştığımız doğa ve kirlettiğimiz çevreyle vb. yüzleşmemiz gerekir. Burada bizim temel önerimiz ve kuramımız; özgür birey, sorumlu toplum, demokratik devlet olacaktır.

Önceki yazılarda birey olarak öncelikle kendimizle yüzleşmemiz gerektiğini ele almıştım. Bu yazıda ise toplumsal yapımızla yüzlemeyi irdeleyeceğim. Aslında birçok şeyle yüzleşmemiz gerekirken toplumsal ve siyasal bir aymazlığın içinde olduğumuz aşikâr. Değerli yazar A. Erdoğmuş’un belirttiği gibi, gelişmiş ülkelerde düşünürler, aydınlar, siyaset ve bilim insanları Korona sonrası düzen için büyük gayretler gösterirken, etnik ulusçuluk, hamasi milliyetçilik, milli muhafazakârlık, dincilik, dinbazlık, ayırımcılık ve öğrenilmiş cehalet ülkemizi tahrip etmeye devam ediyor...

Peki, biz toplum olarak bunu hak ediyor muyuz? Cevabınız “Hayır” ise o zaman sorarım size, daha ne zamana kadar buna rıza göstereceğiz. Kendimizi sorguladığımız gibi bu toplumsal aymazlığı da sorgulamamız ve onunla yüzleşmemiz gerekmez mi? Korona süreci geçmişte iyi diye bize dayatılan birçok şeyi berhava etti.

Modernist ilerleme fikri çöktü

Geldiğimiz nokta ilerleme fikrinin bu günkü biçimiyle ne kadar sığ, dar ve yanlış olduğu görüldü. Yaşadığımız süreçte küreselleşme ile birlikte modernite ve hep savuna gelinen ilerleme fikri de beraberinde çöktü. Hatırlayalım, neydi ilerleme; doğayı kontrol etme adı altında kullanma, ondan olabildiğince yararlanma idi. Ezcümle doğaya hükmetme...
Görüldü ki bu bir yere kadar olabilir. Doğaya sonsuz biçimde istediğin şekilde hükmedemezsin. Bir yere gelir orada duvara toslarsınız. Bugün olduğu gibi. Lakin bize yutturulan biçimiyle ilerleme denilen şeyin aslında bizi yutmakta olan bir şey olduğunu bu virüs nedeniyle gördük. Ve gene gördük ki doğada beton yapılar yaparak, ağaç keserek, tarım alanlarını yutarak, nehirleri kurutarak yaratılan gelişme öyle insanın yararına bir gelişme ve ilerleme değil(miş).

Mesaj açık

Mesaj gayet açık değil mi? Sen doğayı tahrip edersen doğa da senden intikamını alır; yarattığı bir virüsle seni tahrip eder. Hiçbir tankın topun yapamadığını yapar. Canını alır, seni hasta eder, eve kapatır, işsiz güçsüz bırakır, ekonomini alt üst eder. Aklını başına al. Almazsan bütün bunları yaparım diyor. Büyük mesaj budur.
Sonuç olarak ilerleme biçimi, doğaya yaklaşım ve doğaya karşı girişimlerin yanlış olduğu bu virüs nedeniyle ayan beyan ortaya çıktı.

Korona uzun yaşama fikrini de vurdu

Bir diğer noktada şudur: Gelişmişliğin ölçüsü de yerle yeksan oldu. Gelişmiş ülkelerin en övündükleri şey az çalışıp çök ömür sürmekti, değil mi? Servetleri, paraları, mülkleri vardı. Onların yerine teknoloji çalışacaktı, onlar da ömürlerini uzatacak, yan gelip yatacaklardı. Böylece ileri ülkeler dediğimiz ülkelerde ortalama yaş 80- 90 derken son yıllarda yüzü aşmış, şimdilerde yüz elli yıl yaşamanın formülleri üzerinde çalışılıyordu.

Ama bu virüs ne yaptı? 65 yaş ve üstüne gözünü dikti. Çıkma karşıma önce seni götürüm dedi. Ve 65 yaş ve üstünü eve hapsetti. Çok yaşama teorisini yerle bir etti. Öyle ki hastanelerde yaşanan sıkışıklık neticesinde önce onların fişi çekilmeye başlandı; hem de dünyanın gelişmiş batı ülkeleri dediğimiz İtalya, İspanya, İngiltere ve Almanya’da. Ortaya çıkan dilemmada kim ölecek kim kalacak meselesinde yaş bir kıstas olmaya başladı ve doğa kanunu adeta geçerli hale geldi. Nerdeyse doğal seleksiyonun faşizmle buluştuğu noktaya gelindi. Virüs de bunun elçisi gibiydi sanki.
Genç ve güçlüler yaşıyor, zayıf ve yaşlılar bu virüse maruz kaldığında ölüyorlar. İşte bu da yaşlı nüfusa sahip batılı ülkelerde ölümlerin gelişmemiş genç nüfuslu ülkelerden kat be kat fazla olmasını beraberinde getirdi. Aynı zamanda gelişmişliğin ölçüsünü de yerle bir etti. Herkes gelişme nedir, kriteri nedir gibi sorular ve cevaplarını yeniden sorgular oldu. Demek ki marifet uzun yaşamakta değil, sana sunulan ömrü nasıl yaşadığındır. Kendine çevrene ne değer kattığındır...

Sosyal yaşam pratikleri değişti

Bizim en önem verdiğimiz iki toplumsal pratiğimiz vardı: Cenaze ve düğün. Dostlarımızın şenlik ve şadlıklarına katılıp mutluluklarını; ölüm ve acılı günlerine katılıp acılarını paylaşmak en sık yaptığımız toplumsal pratiklerdi. Bu virüs bu yaşam biçimlerimize bir set çekti, bunu yapamazsınız dedi; sosyal yaşam pratikleri değişti. Mesela taziyeler kalktı, cenaze defin biçimi değişti. Zengin ya da fakir fark etmez bu virüsten mütevellit sıkıntı ile öldüğünde kireçlenerek izole mezarlıklarda yalnız başına defnedilmeye başlandı.
Cenaze törenlerine son verildi, toplu cenaze namazları kılınmadı. Hem de İslam’ın vaz geçmediği farz ve sünnetlerle ilgili olarak her şey alt üst oldu. Aynı şey, camide toplu namaz ya da kilise de havrada toplu ayin için de geçerli. İslam dinin en farz olan toplu namazlar Cuma namazları bile iptal edildi.

Tu kaka edilen bazı gelenekler geri geldi

Modernlik adına tu kaka edilen küçümsenen bazı örf ve adetlerin geri geldiğini görüyoruz. Örneğin, ayakkabıların dışarda bırakılması modernlik adına yadırganan bir şeydi. Aynı şekilde, ellere kolonya dökülmesi sosyetenin alay konusuydu. Onlar evlerine ayakkabı ile giriyor ellerine yüzlerine kolonya sürmüyorlardı. Şimdi virüs bir tokat gibi yüzlerine inince paradigma değişti; denileni yapmaya başladılar: Ayakkabıyla eve girme, kolonyayla da ellerini dezenfekte et, diye... Artık hepsi bunu yapıyor kapılarda pahalı ayakkabılar çift çift duruyor. Dükkânlarda kolonya kalmadı.

Virüs kapitalist toplumsal yapının fiyakasını çizdi

Gelişme adına yapılan bütün fiyakalı yapıların fiyakaları yerle bir oldu. O dev uzun binalar, büyük görkemli avm’ler, büyük fiyakalı mekânlar hepsi bomboş kaldı. Hiçbirinin esamesi okunmuyor şimdi. Hem de dünyanın hiçbir yerinde. Bunlar gelişme ve teknolojinin simgeleriydi hani. Vara vara ilkel saydığımız Kızılderili reisin sözlerine, doğada yaşayan insanın hayvan ve doğa sevgisine vardık.

Virüs asıl ilkelliğin doğayı bozan bu sermaye çılgınlığı olduğunu ortaya koydu ve ona büyük bir şamar indirdi… Asıl gelişmenin ise doğanın parçası olan ve ona saygı gösteren gelişme olduğunu acı biçimde bize hatırlattı. Bir şey daha hatırlattı: Gelişme adına beyaz adam tarafından hunharca katledilen Kızılderilileri ve onların doğayla iç içe, onun bir parçası gibi yaşama bilincini hatırlattı. Doğayla ve onun üzerinde yaşayan hayvan ve bitki örtüsüne ayak uydurup onunla yaşamayı hak edenlerin yaşam tarzlarını, bizim o üstenci kibrimize bir tokat gibi indirdi.

Öpüşme ve sarılamaya son verdi

Birçok yaşam pratiğimiz değişti. Dokunma, tokalaşma, sarılma son buldu, merhaba biçimiz değişti. Maskesiz sokağa çıkamaz olduk. Toplu olarak eğlenme, çalışma, seyahat etme uzun bir süre olmayacak. Bu tür davranış biçimleri eski hallerine dönmeleri uzun zaman alacak, belki de bazıları zaman içinde kalıcılık kazanacak.

Protestolar

Bu virüsle beraber ya da sürecin sonunda bir takım toplumsal hareketeler ve protestolar olabilir. Ama önemli olan burada virüsün toplumsal yaşamda olumlu yönde dönüştürücü bir rol oynamasıdır. İtiraz ise yönetimlerin bunu bahane edip otokratikleşmelerine karşı olmalı. Burada iki şey yapılmalı: Kamusal alanın güçlendirilmesi ve vatandaşlık bilincinin artırılması

Sağlığa yatırım artmalı

Devletler şimdiye kadar hep silaha yatırım yapıyordu. Sağlık önemsenmiyordu. Şimdi sağlığın silahtan daha önemli olduğu bilince çıktı. Bundan sonra vatandaşlar verdikleri vergilerin silahtan ziyade sağlığa gitmesini sorgulayabilecekler. Sorgulamalılar da. Hem sorgulamalı hem de bu toplumsal pratiklerle, yeni bir yaşam inşa etme adına yüzleşmeliler.

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar