Zekeriya Ekinci

Zekeriya Ekinci

Mail: z.ekinci@vanmed.net

"YASAKLI YILLAR”

"YASAKLI YILLAR”

Niçin Yasaklı Yıllar?

Her sistem, varlık vizyonunu engelleyen sanat kollarına tavır koyar. Bu tavır iki yönlüdür: Önce sanat ürününü yok etme, ardından da kaynağını kurutma.

Kaynağın belli bir birikimi, ağırlığı varsa; yani kişiliğini oluşturmuşsa kaynak, sistemin tek yöntemi şiddet yoluyla onu imhadır.

1955 yılında yazdığı Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsüyle mimlenir Yılmaz Güney. Herhangi bir alanda kırmızı çizgiyle işaretlenen, yani mimlenen her sanatçı gibi Güney’in de bundan sonraki yaşamı zordur.

Mart 1972 yılında Mahir Çayan ve arkadaşlarını evinde saklaması nedeniyle 14 ay hapis cezasına çarptırılması, onu hedef haline getirir.

Yıllar yılları kovalarken, bedelini ağır ödediği 17 Eylül 1974 günü gelir çatar. Bu ayda, Endişe filmi çekilmektedir Adana’nın Yumurtalık ilçesinde. 17 Eylül günü film çekimleri bitmiş, sanatçılarla beraber günün yorgunluğunu atmak için bir restoranda yemek yemektedirler. Eşi de yanındadır Güney’in. İşte o sırada Yumurtalık hakimi, faşizan ve provokatif söz ve davranışlarıyla sanatçının üzerine yürür. Kişilik itibariyle bu sözlü ve fiili saldırıyı kaldıramayan Yılmaz Güney, hakimi vurur.

Bu olay, sinema sanatımızı yıllarca geride bırakır. Zaten amaç da budur.

Sanatçının 17 Eylül 1974-9 Ekim 1981 yılları arasında geçen yasaklı yılları, Nihat Behram’ın Yılmaz Güney’le Yasaklı Yıllar belgesel anlatı kitabına konu olur. Kitap, yazarın da kimi kez duygusal yanının ağır bastığı mektuplarından oluşur. Yılmaz Güney ile kurulu belgesel anlatı, daha önceki yıllarda araştırılıp incelenen yaşamı, öykücülüğü, romancılığı, sinemacılığı ve siyasal kişiliğiyle bütünleşir.

Yirmi mektuptan oluşan bu kitabın dışında mektupları yok mudur diye sorulabilir.

Yazar, kimi mektuplarını –şimdilik- kaleme almak istemez.

Sanatçının ilişkileri, kavgaları, umutları, umutsuzlukları, zorlukları, düşleri ve düşünceleri hep Nihat Behram’la paylaşılan bu mektuplarda gizlidir.

Belgesel anlatıda; Adana’nın Yumurtalık ilçesinde tutuklandığı ve kimi yerlerde tutuklu kaldığı tarihten 5 Aralık 1980 İmralı cezaevi süresi ile bu tarihten 9 Ekim 1981 tarihine kadar kalıp kaçma olayını başardığı Isparta cezaevinde geçirdiği dönemlerdeki birçok bilinmeze ışık tutulur.

Her ülkedeki sistematik yapı, tutuklu bir insanın özgürce mektup yazma hakkını elinden alır. Bu nedenle, sistem, kendine uygun olmayan sözcük ve tümceleri ya karalar ya da metnin tamamını imha eder. Bu imha sonrasında da metinde geçen yorumların hesabını sorar. Mahkûm edilen kişi, mecaz anlamlı sözcüklerle simgeler, kısaltmalar ve özellikle “şey” sözcüğünü kullanır. Bu kullanımlar, insan adları için de geçerlidir. Mektuplarında Yılmaz Güney’in adı hep Ahmet Abi, eşinin adı da “F” olarak karşımıza çıkar.

Özellikle İmralı’da tutuklu olduğu dönemde, sağ kesimin şikâyetleri nedeniyle sürekli aramalara tabi tutulur, yazdıkları bir daha geri verilmemek üzere alınıp götürülür. Sanatçı bundan hayli tedirgindir. Yazdıklarını, yeniden yazmak zorunda kalır. Sinemaya aktaramadığı Dağ film senaryosunu sekizinci kez yazar. Ne acıdır ki sahnelerin Türkiye’de yapılması zorunluluğu, bu senaryoyu sinemaya uyarlama şansı bulamaz.

Edebiyat ve sinema sanatçımızın asıl korkusu, bir hükümlü tarafından her an bir suikasta kurban olacağı korkusudur. Hatta 8 Aralık 1980 yılında İmralı’dan alınıp Isparta yarı açık cezaevine naklini bu tür bir provokasyona bağlar.

İlginçtir; gönderildiği her cezaevinde hayranlık duyma ihtimalini düşündükleri görevlileri ayıkladıkları halde, yine de onun için her şeyi göze alabilecek birileri çıkar. İşte bu birileri yapılacak suikastları haber verir ve Güney hep ölümden kurtarılır. Hele bir seferinde; suikast planını bizzat bu işle görevlendirilmiş olan mahkûmun pişmanlık duyarak Yılmaz’a kendisinin haber vermesi, sanat alanında ne denli sevildiğinin tanıklığı olsa gerektir. Bu olay 1978 Aralık’ının son günlerinde Toptaşı cezaevinde gerçekleşirken, hemen arifesinde İmralı’ya gönderilir.

Mektuplarında eğer yakınıyor ve bir şeylere dayanamaz olduğunu söylüyorsa, bu, gerçekten büyük bir sıkıntı içinde olduğunun işaretidir.

Bir keresinde, İmralı’da; kaldığı kulübenin çevresinde, cezaevi yöneticilerinden birinin bir yakını, Yılmaz’ı kışkırtmak amaçlı silah atışları yapar. Ardından da, Yılmaz’ın cezaevini silah deposu yaptığı ihbarı yapılır ve tüm ada askeri birliklerle kuşatılır. Özellikle Yılmaz’ın kaldığı bölge didik didik aranır; tüm kitapları, yazdıkları alınıp götürülür.

Bir keresinde de görüşme yerine eli sargılı gelir, bir gece önce adice bir provokasyonla kavga içine sürüklendiğini söyler.

Başka bir zaman da “yeni müstakbel katilim öncekinden daha aptal” diye takılır. Öyle ki herkesten sonra çekildiği yatağında bile birinin her an üstüne gelebileceği olasılığıyla tetikte uyuduğunu söyler.

Sistemin vampirleri bu ölümsüzlüğü beğenmezler. Bu nedenle bir an önce başka bir cezaevine gönderilmesi gerekmektedir. Görünen, Isparta yarı açık cezaevidir.

Resmi ya da postayla gönderdiği mektuplarla elden gönderdiği mektupları ayırmak gerekir.

Elden gönderdiği mektuplarında haksızlığa ve emeğe saygısızlığa sert bir dille tavır koyar. Isparta, 2 Mart 1981 tarihli mektubundan bir alıntı:

“O Aytaç Arman... O, Tarık’a kızdığı için açıkça ortaya çıkmayan hamam böceği... Emeğin koruyucusu olarak görünen ve prodüksiyondan üç beş kuruş kapabilmek için kebapçı dükkânını devreye sokan küçük tüccar... Erol Demiröz... ve benzerleri... bütün bunlar, bütün hayatları boyunca bir çekirge gibi, bir fare gibi iyi olan ne varsa onun gölgesinde yaşayıp onu kemirmeye çalışan haşaratlar.”

12 Eylül Darbesi’nin kara bulutları tepesinde dolaşırken bile sanatsal, siyasal, kültürel yapısından hiç ödün vermez. Nihat Behram’a elden gönderdiği İmralı, 26.09.1980 tarihli bir mektup: 12 Eylül Darbesi’nden sonra yazdığı ilk mektup olması nedeniyle önemlidir.

Sevgili kardeş,

Son iki mektubun henüz elime geçmedi. Ama duygularının, düşüncelerinin daha önceki mektuplarda yeteri kadar bana ulaştığını sanıyorum. İçinde bulunduğun ruh hali yabancım değil... Ülkemizde bile buna benzer yabancılıkları, uyumsuzlukları yaşamadık mı? İçinde bulunduğumuz çevrenin her dışına çıkışta benzer duyguların taşıyıcısı olmadık mı? Bizimle aynı dili konuşan, aynı adı taşıyan, aynı kitapları okuyan insanlarla aramıza gerilen çelikten duvarların yadırgayıcıları olmadık mı? Çok güzel bir biçimde anlattığın İsviçreli “devrimciler” ile hele hele dürbünle tavana bakan “devrimci” ile bizimkiler arasında özde ne denli benzerlikler olduğunu bilmiyor musun? Bütün bunlarla seni bir üzüntü yumağı olarak yüreğimde taşıyorum. Senin inceliğin ve duyarlığının kimi zaman ben bile sağırı olmadım mı? Ben bile derken, hem her şeyin bilincinde olmayı hem de pratikte gerekeni yapmadığımı anlatmak istiyorum. Yetmiyoruz... Hiçbir konuda ve alanda yetmiyoruz... Ama yeteceğiz... Yetmek zorundayız... Burada ve orda, acıların bin bir çeşidini yaşayarak acıları yeneceğiz... Yok başka yolumuz... Dayanmak zorundayız; bitmemek, yılmamak zorundayız.

Öyle bir dönem yaşıyoruz ki, teslim bayrakları çekenler bir bayram töreninde olduğu gibi resmigeçit yapıyorlar. Gazeteler, radyo ve televizyon onları anlatıyor; açıkça teslim olanların dışında gizli teslimiyeti seçenler var... Bir zamanlar “proleter devrimci” olmayı kimseye bırakmayanlar, şimdi en uzlaşıcı tutumlarına “Marksist” kılıflar bulmaya çalışıyorlar... Bizim için bunların vardığı sonuç sürpriz değil... Ama yine de acı... Çok acı... Ve utanç verici.

(.....)

Isparta cezaevinde, senaryo ve film çalışmaları yoğunluğunda kaçış planları da yapılmaktadır. Daha İmralı’da başlayan bu çalışmalar, Isparta’da son şeklini alır. Dalaman havaalanından uçakla kaçmaktan vazgeçilir; film çekimi için TIR’a yüklenen film malzemeleri arasına gizlenerek yurtdışına çıkma yerine, deniz yoluyla Antalya’nın Kemer ilçesinden Güney Kıbrıs ya da Yunanistan’a gitme uygun görülür. Antalya’nın Kemer ilçesinde büyük bir gizlilik içinde bu çalışmalar yapılırken, Nihat Behram da, yurtdışında, önce Kıbrıs ve Yunanistan, ardından İtalya, Fransa ve İsviçre’de Yılmaz Güney’in yol güzergâhının uğraşı içindedir.

Her an geçmiş ve geleceğiyle hesaplaştığı noktada duran Güney; korkulu ve cesur, yorgun ve hırslı, kaygılı ve umutlu, boş vermiş ve tutkun, sıkıntılı ve şakacı, basit ve seçkin, tek başına ve herkesle... olan kişilik yapısıyla, 17 Ekim 1981’de, Fransa’dan kalkan bir uçakla İsviçre’de kendini bekleyen eşi ve çocuğuyla beraberdir. Daha yol yorgunluğu bitmeden, sanatsal ve siyasal çalışmalarına ara vermeden devam eder.

12 Eylülcüler de ara vermezler çalışmalarına. Kaçışın üzerinden daha bir yıl geçmemiştir. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi; Güney dergisi Aralık 1978 sayısındaki bir yazısı nedeniyle 7.5 yıl; aynı derginin Ekim 1978 sayısında yine bir yazısı nedeniyle 7.5 yıl olmak üzere gıyabında, şimdilik, 15 yıl hapsine karar verir. Şimdilik sözcüğü de durmaz ve 1983 yılında vatandaşlıktan çıkarılıncaya kadar toplam 22 yıl 6 ay’a varan cezalara çarptırılır. Buna sürgün cezalarının eklenmediği de belirtilmelidir.

Çirkin Kral’ın bu gidişi, sinemamızın duraklama döneminin başlangıcı olur.

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar