
ENTEGRASYON DENİLEN ŞEY, KÜRTLERİN GÜVENLİĞİNİ VE HAKLARINI ORTADAN KALDIRMAK OLMAMALIDIR!
Kürt meselesine sadece “barışıyoruz, kardeş oluyoruz, entegre oluyoruz” penceresinden bakmak yetmez. Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış; insanların kimliği, dili, kültürü, siyasi iradesi ve can güvenliği konusunda kendisini güvende hissetmesidir.
Bugün Rojava’da yaşananlar bunun ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Haseke’de Suriye ordusuna bağlı Haseke Tugayı içerisinde görev yapan Kürt genç Sami Şeyhmus Heso’nun (Sipan Hizni) kaçırılarak öldürülmesi, ardından cinayetin sorumlularının yakalanması talebiyle başlayan protestolar ve yaşanan can kayıpları, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir tablo ortaya koyuyor.
Daha birkaç gün önce “entegrasyon tamamlanıyor, devlet otoritesi yeniden tesis ediliyor” deniliyordu. Rojava’daki Kürt güvenlik güçlerinin ve kurumlarının Suriye devlet yapısına entegre edildiği açıklanıyordu.
Peki soruyorum:
Bir Kürt genci devletin üniformasını giydiği halde kaçırılıp öldürülebiliyorsa, bu entegrasyon kimin güvenliğini sağlıyor?
Bir Kürt, devlet kurumuna dahil olduğunda bile kimliği nedeniyle kendisini güvende hissedemiyorsa, sadece kurumların tabelasını değiştirmek hangi sorunu çözmüş oluyor?
Burada Arap halkını suçlamak ne doğru ne de çözümün parçasıdır. Kürtler ile Araplar yüzyıllardır aynı coğrafyanın halklarıdır. Sorun halkların birbirleriyle düşmanlaştırılması değil; hukukun yerine silahın, devlet kurumlarının yerine aşiret veya grup gücünün, eşit yurttaşlığın yerine çoğunlukçuluğun geçirilmesidir.
Eğer gerçekten demokratik ve çoğulcu bir Suriye kurulacaksa bunun yolu Kürtlerin “eritilmesinden” değil, Kürt kimliğinin, dilinin, kültürünün ve siyasal haklarının anayasal güvence altına alınmasından geçer.
Çünkü entegrasyon başka şeydir, asimilasyon başka.
Birlikte yaşamak başka şeydir, bir tarafın diğer taraf içerisinde eritilmesi başka.
Silahların bırakılması elbette değerlidir. Ancak silahı bırakanın yerine hukukun geçmesi gerekir.
Rojava'da yaşanan son olayların ardından uluslararası güçlerin sessizliği de ayrıca sorgulanmalıdır.
Yıllarca IŞİD'e karşı savaşan, ağır bedeller ödeyen Kürtlerin bugün güvenlik ve temel haklar konusunda yalnız bırakılması kabul edilemez.
Uluslararası aktörler sadece çıkarlarının gerektirdiği zamanlarda sahaya çıkıp, kriz büyüdüğünde sessizliğe gömülmemelidir.
Türkiye'de “terörsüz Türkiye”, Suriye'de “entegrasyon”, İran'da PJAK'ın silahsızlandırılması, Irak Kürdistanı'nda yeni dengeler...
Bütün bunların aynı tarihsel coğrafyada birbirinden bağımsız gelişmeler olduğunu düşünmek fazlasıyla safdillik olur. Kürt meselesinin farklı ülkelerdeki parçalarının aynı anda yeniden dizayn edildiği bir dönemden geçiyoruz.
Tam da bu nedenle Kürt siyasetinin de günübirlik heyecanlarla değil, uzun vadeli tarihsel ve siyasal akılla hareket etmesi gerekiyor.
Dün dağda mücadele eden Kürt gencine “artık devletin ordusuna katıl, entegre ol” deniliyorsa, bugün o gencin yaşamının, kimliğinin ve onurunun korunmasının da aynı devletin sorumluluğunda olması gerekir.
Aksi halde ortaya çıkan şey barış değil, sadece silahlı çatışmanın biçim değiştirmesi olur.
Bugün Siban'ın öldürülmesi karşısında sorulması gereken soru yalnızca “katili kim?” değildir.
Asıl soru şudur:
Kürtler yeni Suriye'nin neresinde duracak?
Vatandaş olarak mı?
Eşit ortak olarak mı?
Yoksa geçmişte olduğu gibi hakları ertelenen, güvenliği başkalarının insafına bırakılan ve “önce entegre olun, haklarınız sonra konuşulur” denilen bir toplum olarak mı?
Bu sorunun cevabı ertelenemez.
Çünkü Kürt halkının tarihsel mücadelesini sadece bir örgütün, bir liderin, bir devletin veya bir dönemin politik hesabına sıkıştırmak büyük bir haksızlıktır.
Kürtlerin meselesi sadece silah meselesi değildir.
Kürtlerin meselesi halk olmaktan, kimlik sahibi olmaktan, kendi diliyle yaşamak ve eşit, özgür ve güvenli bir geleceğe sahip olmaktan kaynaklanan haklar meselesidir.
Ve bu haklar ne Türkiye'de, ne Suriye'de, ne İran'da ne de Irak'ta başka bir bahara bırakılmalıdır.
Barış istiyoruz.
Ama onurlu barış.
Entegrasyon istiyoruz.
Ama eşitlik temelinde entegrasyon.
Birlikte yaşamak istiyoruz.
Ama inkâr ve korku üzerine değil; hukuk, demokrasi ve karşılıklı güven üzerine.
Siban'ın ölümü bir kez daha gösterdi ki:
Köprüden aynı sular akıyor.
Ama yarının nereye varacağını bugünden düşünmek zorundayız.
Kürtlerin geleceği, başkalarının hazırladığı bir projenin içine sessizce yerleştirilecek kadar basit değildir.
Aklımızı, vicdanımızı ve tarihsel sorumluluğumuzu kaybetmeden barışı savunmalıyız.























Yorum Yazın