Misbah Eratilla

Misbah Eratilla

Mail: m.eratilla@gmail.com

Özlü bir hayat hikayesi

Hayatın farklı safhalarından geçmiş, acılar, hayal kırıklıkları birçok zorluk yaşamış biriydi o. Sorunu mal mülk falan değildi, beynini kurcalayan farklı düşüncelerden kurtulmak ve huzura ermek istiyordu. Sonunda o huzuru cezaevinde buluyordu. Nasıl mı; işte, cezaevinden çıktıktan sonra kendisini ziyaret eden dostlarına anlattığı hayat hikayesi: “Mahkeme kararı kesinlik kazandığında, cezaevinde üç yılımı tamamlamıştım. 12 yıl 9 ay onaylanan cezam bir volkan lavı gibi üzerime akarak ruhumu eritmişti. Mahkemede kesinleşen cezam okunduğunda, bedenimdeki bütün hücrelerimin ölüm salâsı okunmuş gibi bir sessizliğe büründü. Mahkeme salonunda kapağı çivilenmiş bir tabutun içindeymişim gibi orta yerde kalmıştım. Hiç beklemediğim bu ceza on şiddetindeki bir deprem gibi bütün duygu binamı harabeye çevirdi. Gençliğimi, hayatımın baharını, 12 yılı aşkın bir zamanı dört duvar arasında geçirecektim. Ailemin geçimini sağladığı maaşımın tamamı kesilmişti. Aldığım maaşın üçte ikisini de artık almayacaktım. Benim ve beş çocuğumun geçimi artık babam ve ağabeyimden gelecek yardımlarla olacaktı. Minnetle yaşanacak zor bir hayat, beni cezaevi kazanında kavurmak için bekliyordu. Cezam onaylandı ellerim kelepçeli, cezaevi aracına bindirildim. Koğuşuma enkaz altında iniltileri duyulmayan bir depremzede gibi döndüm. Dünyam kararmıştı. Koğuşun havası gözyaşları döküyor gibi pusluydu. Ayaklarım benden ayrı hareket ediyor gibi nereye gittiğimi bilmiyordum. Koğuş kapısı, gürültülü bir sesle açıldı. Bütün gözler, güneşin mercek üzerindeki sıcaklığı gibi bana çevrildi. Ayaklarım, beni son gücümü de harcayarak yatağımın olduğu ranzama getirdi. Buzu çözülen su gibi mahpuslar yavaş yavaş yanıma yaklaştı. Sırayla, sesleri derinden gelen bir dalga gibi: “Geçmiş olsun! Allah kurtarsın!” dediklerini duyar gibi oluyordum. Mahpus arkadaşlar, bir taziye ziyaretine gelir gibi bana üzüntülerini bildirdiler. On yedi yıllık öğretmenlik hayatımda zevk ve keyfin gül bahçelerinde cırcır böceği gibi yaşamıştım. Gönlümün ve nefsimin çektiği hiçbir sofraya yok dememiştim. Yaşamak adına arzularıma çanak tutan her günü, doya doya zevk ve sefa içinde geçirmeye çalışmıştım. Siyasetin sıcak parkuruna fikri olarak dâhil olmuştum. Siyasetin gücüyle hayatın zevklerini bir sigara kâğıdına sararak gururun ateşi ile tutuşturarak içime çekmiştim. Siyasî ve güç sarhoşluğum tutuklanmama kadar sürdü. Fikirdaşlarımla birlikte işlediğimiz suçlar bir paket halinde hepsini sırtıma yükledi. Sesimin duyulmadığı, bir vebalı gibi kaçıldığı hayatın kör kuyusu hapishaneye düşmüştüm. Emeğimle büyüttüğüm fikir bahçemin dikenleri beni hayatın zirvesinden en derin çukurlarına yuvarlamıştı. Tatlı sevimli hayatım, ıslak bir sabun gibi elimden kayıp hayatın fosseptik çukuruna düşmüştü. Cezaevindeki günlerimde düşünmekten başka sermayem kalmamıştı. Geçmişte yürüdüğüm yolları düşündüğümde, anılarım ucu sivri paslı bir kanca gibi kalbime saplanıyordu. Geçmişim; beynime, kalbime ve hayallerime casuslar göndererek yaptıklarımın muhasebesini yapıyordu. Her gün yoğun bakımdaki bir hasta gibi narkozdan kurtulan bedenim gibi düşüncelerim de uyanma halleri yaşıyordu. Yanlışlarım birer kızgın demir gibi canımı acıtıyordu. Her doğan gün, biraz daha işgal altındaki vicdanımı acıtıyordu. Geçmişim vicdanımın ameliyat süzgecinden geçiyordu. Kendimle olan bu savaşım sekiz ay sürdü. Bu savaştan sonra güçsüz, takatsiz kalmıştım. Düşüncelerim beni çelişkili bir hayatın yol ayırımına getirmişti. Acabalar beni cezaevindeki şartlardan daha çok zorluyordu. Hayatın anlamı ve içimdeki inanma açlığı, içimdeki uçsuz bucaksız boşluğu doldurmak için bir dayanak arıyordu. Bütün düşünce yolları, beni bir yaratıcının var olduğu tarafa sürüklüyordu; ama şüpheler  beni soru yağmuru altında sırılsıklam ıslatıyordu. Allah’ı tanımak ve ona inanmak istiyordum; fakat inançsızlık daha ağır basarak beni geçmişte yaptıklarımın doğruluğuna inandırmaya çalışıyordu. Beynimde şimşekler kadar sert çakan tartışmaların yaşandığı kalp ve akıl savaşı sonucunda düşüncelerim, toz dumandan çıkış yolu bulamıyordu. Gizliden bedenime batırılan iğne gibi bir ses: “Ya o varsa ne yapacaksın? diye kulağıma fısıldıyordu. Bu sesler yüzünden geceleri yatağımdan irkilerek uyanıyordum. Bir yandan da başka bir ses kulağıma: “ O, yok! Merak etme, o yoktur!” diyordu. Bu ses trafiği saatlerce beynimde dolaşıp duruyordu. Haftalarca yediğim her lokma boğazımda düğümlendi. Kafamdaki düşünceler, huzur kavramını içimden kovmuştu. Her seferinde durum tespiti için geçmişimin duraklarında dolanıp duruyordum. Vicdanımı rahatlatacak bir ipucu arıyordum. Huzur dolu bir sokak gibi gördüğüm geçmişimdeki temiz bir sayfa bir an gözlerimin önünde belirdi. Bir an beraber çalıştığım mesai arkadaşımla konuştuklarım beynime ışınlandı. Mesai arkadaşımın düşünceleri serin yağmur taneleri gibi yağdı yanan yüreğime. Tartışmalarımız, düşünce sokaklarımı aydınlatan konuşmaları belirdi bir umut gibi düştü gönlüme. Mesai arkadaşımın sohbet izleri hâlâ hafızamda canlılığını koruyordu. Arkadaşımın anlattığı Allah ve iman konuları, sıcak bir ekmek gibi ruhumda taze duruyordu. Mesai arkadaşım, sohbetlerimizde insanın bu dünyaya her istediğini yapmak için gönderilmediğini söylüyordu. “Biz çalıştığımız bir kurumda her istediğimizi yapabilir miyiz?” diye soruyordu. Öyleyse bu dünyada bir amacımızın ve görevimizin olduğunu anlatıyordu. Sonraki sohbetlerimizde ise nereden geldiğimiz, nereye gideceğimiz gibi soruları bu gün kırık bir cam parçası gibi hafızamın bir köşesinde hâlâ taşıyorum. Allah’ın var olup olmadığı düşüncesi bir pingpong topu gibi zihnimde gidip geliyordu. Cezaevi, hayatımdaki güzellikleri canımı bedenimden çeker gibi almıştı. Boynuma bir ip takıp tanımadığım sevmediğim suçlu insanların arasına atmıştı. Kurtulma ümidim tamamen ortadan kalkmış, bütün kapılar açılmamak üzere yüzüme kapanmıştı. Düşünce harmanında, Allah’a iman ile O’nu inkâr olan iki büyük kavram balyoz gibi sırayla kafama vuruyordu. Her görüş diğerini çürütmeye çalışırken beynimde kararsızlık hasarı oluşturuyordu. Savaştan çıkmış gibi yorgundum. Kendi kendime ard arda sorular sorarak ne günah işlemişim ki bu olaylar başıma gelmişti. Sorular, geçmişimle geleceğim arasında eziyetli gel-gitleri yaşatıyordu. Derinden bir ses duyar gibi oldum, bu ses bana: “Senin durumun tıpkı Hz. Yunus (as) Peygamberin durumuna benziyor!” diyordu. “Sen hayat denizinin ortasına atılmış, cezaevine yani balığın karnına girmişsin. Karanlık bir gecede dalgalı bir denize atılmış beş parasız, ihanete uğramışsın. Hayattaki bütün kurtulma yolların tükenmiş, hayat seni esir almış” diyordu. Eşim ve annem her hafta aksatmadan cezaevine ziyaretime gelirlerdi. Bu hafta farklı bir şeyler yapmayı düşündüm ve ilk adımı attım. Eşime, beraber çalıştığım mesai arkadaşıma ulaşıp ondan benim için Said Nursî’nin kitaplarını alıp bir sonraki hafta getirmesini söyledim. Zaten kafam dağınıktı, kendimi toparlamaya çalıştığımdan görüşmeyi kısa tuttum. Koğuşuma geçtim ve ranzama uzandım. Kitapların, yağmur damlaları gibi aklım ve kalbimin topraklarını sulamasını bekledim. İçimdeki fırtına cezaevindeki mahpusluk fırtınasından daha sert esiyordu. İçimdeki kargaşa gittikçe daha da büyüyordu. Bulunduğum durum vahimdi. Ailem sahipsiz, çocuklarım parasız kalacaktı. Mesleğim ise bir ot yığını gibi alev almış, uçup gitmişti. Çocuklarımın özlemi ise bedenimi ve ruhumu harap ediyordu. Umutla beklediğim kitapların geleceğine sevinirken bir an beynime çakılan bir çivi gibi bir soru belirdi. Acaba kitaplar geldiğinde zihnimde yer eden düşüncelerim, yeni okuyacağım düşüncelerle ne hal alacaktı. Kafam daha da mı karışacak diye hastanın ameliyat öncesi yaşadığı korku nöbetine tutuldum. Kararsızlık geceleri uykumu çaldı. Dibe vuran moralim, bir ölü gibi zihin hapishanemden kurtulamıyordu. Bir hafta sonra eşim istediğim kitapları bulmuş ve gelmişti. Kitaplardan birini elime aldım. İlk sayfasını açtığımda hapishaneye girmesinde bir sakınca bulunmadığına dair incelendi/kırmızı kaşesi vardı. Kalın kırmızı kitabın üstünde altın suyu rengine çalan Lem’alar yazıyordu. İlk sayfasını, evime uzun zamandır gelecek bir misafiri karşılar gibi saygıyla ve itinayla okuyarak çevirdim. Okudukça içimdeki savaş kızışıyordu. Günlerim bazen sevinçli bazen de üzgün geçiyordu. Okuma açlığımı dindirmek için sürekli okumaya devam ediyordum. Nihayet 23. Lem’a’yı okuduktan sonra içimdeki bazı kırılmaz dediğim taşların kırıldığını hissetmeye başlamıştım. Savaş meydanında çarpışan fikirlerim, “Allah var mı, yok mu?” sorusu etrafında döndü. Kendimle olan savaşım sonrası içimde bir ses: “Evet! O vardır, hem birdir, hem de tektir!” dedi. Allah vardır hakikatini; ruhumda, kalbimde ve aklımda hissederek O’nu görmüş gibi O’ ona inanmaya başladım. İçimdeki birikmiş kirleri atmak için okuma çalışmalarıma son hızla devam etmeliydim. Günlerce ve saatlerce Risale-i Nur Külliyatını okuyor ve anlamaya çalışıyordum. Bir gece rüyamda, yatağımın üstünde oturmuş kendimi Kur’an okuyarak görüyordum. Koğuşun kapısı açıldı, gardiyan içeri girip mahkûm ve tutukluların dışardan istedikleri siparişlerini dağıtıyordu. Gardiyan yanıma gelerek sana bir mektup gelmiş; ama biz bu mektubu okuyamıyoruz diyerek mektubu bana uzattı. Mektubun üzerinde Bismihi Sübhane-hu yazısı vardı. Mektubu açıp okuduktan sonra: “Gardiyan, bana içinde ne yazıyordu?” diye sordu. Ona gülümseyerek Ürvet-ül Vüska’dır.” diyordum. Uyandıktan sonra Ürvet-ül Vüska’nın kelime anlamını öğrendiğimde Allah’ın ipine sıkı sıkıya sarıldığımı anlamıştım. Artık yeme içme ve uyuma dışında tek uğraşım Risale-i Nur okumak olmuştu. Ama bir türlü Bediüzzaman’ı rüyamda göremiyordum. Ta ki 12 yıl 9 ay hapis cezamın kesinleştiği o geceye kadar. Sabah namazından sonra uyumuştum. Rüyamda Bediüzzaman’la küçük bir çayhanedeydik. Küçük kürsüleri ve masası olan bir çayhane idi burası. Bediüzzaman’ın üstünde ise siyah bir cübbesi vardı. Elinde ise arkadaşımın benim için hapishaneye gönderdiği Risale-i Nur Külliyatından bir kitap vardı. Bana seslenerek: “Gel, otur!” dedi. Söylediği küçük kürsülerden birine oturdum. Elindeki Risaleyi masanın üstüne koydu ve Risalenin sayfasını açtı. Açtığı sayfadan bir yeri yüzüme bakarak baba şefkatiyle okudu: “Onlar Allah’tan rahmana yol bırakmamışlardı. Onun için ben Allah’tan rahmana giden yolu yaptım.” dedi. Rüyadan uyandığımda 1997 yıllı Kasım ayının 14’ü idi. Kendimle olan savaşım sona ermişti. Her gün yeni umutlarla hayata yeniden bağlanıyordum. Geçmişimi, elimdeki kiri yıkar gibi temizlemeye çalışıyordum. Risale-i Nur’u her okuduğumda bana sonsuz huzur ve mutluluk bahşediyordu. Kader bana hapishanede merhametli kollarını açmıştı. Beni bir paslı demir gibi acılarla yakarak paslarımı dökmüştü. Artık hayatımın bir amacı olduğunu biliyordum."

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar