
Önce Siverek’te yaşanan saldırının ardından, Kahramanmaraş’ta bir okuldan yükselen silah sesleri, meselenin münferit olmadığını bir kez daha gözler önüne serdi. Aynı acının farklı şehirlerde, benzer biçimlerde tekrar etmesi; artık sadece “okul güvenliği” başlığıyla açıklanamayacak kadar derin bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
İlk yazımızda öğretmenlerin hedef haline gelmesini ve okullardaki güvenlik zafiyetini ele almıştık. Ancak bugün gelinen noktada mesele, sadece öğretmenin değil; doğrudan çocukların yaşam hakkının tehdit altında olmasıdır.
Bir çocuğun okula silahla girebilmesi, yalnızca okul kapısındaki eksiklikle açıklanamaz. Bu, aileden başlayan, dijital dünyada şekillenen ve toplumsal dil ile beslenen çok katmanlı bir kırılmanın sonucudur.
Artık çocuklar sadece derslerle değil; ekranlarla, algoritmalarla ve kontrolsüz içeriklerle büyüyor. Şiddeti yücelten görüntüler, “güç” kavramını zorbalıkla eşitleyen anlatılar ve suç figürlerini rol model haline getiren kurgular; çocukların zihin dünyasını sessizce dönüştürüyor.
Akran ilişkilerinde yaşanan kırılmalar da bu tabloyu derinleştiriyor. Okullarda görmezden gelinen akran zorbalığı, kimi zaman bir çocuğun iç dünyasında büyüyen öfkeye, dışa vurulamayan bir travmaya dönüşüyor.
Dışlanan, aşağılanan ya da sürekli baskı gören çocuklar; kendilerini ifade edemedikçe, farklı ve tehlikeli yollar arayabiliyor.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur:
Biz çocuklara neyi öğretiyoruz?
Farklı olana saygıyı mı, yoksa farklı olanı dışlamayı mı?
Sorun çözmeyi mi, yoksa güç kullanmayı mı?
Empatiyi mi, yoksa öfkeyi mi?
Aile içinde kullanılan dil, çocukların dünyasını doğrudan şekillendirir. Sürekli tehdit, öfke ve ayrıştırıcı söylemlerle büyüyen bir çocuk; okulda barışı değil, çatışmayı yeniden üretir. Toplumsal kutuplaşmanın dili, en hızlı şekilde sınıflara taşınır.
Öte yandan, gençlerin kendilerini değersiz hissettiği bir sistemde, aidiyet arayışı farklı mecralara kaymaktadır.
Kontrolsüz dijital gruplar, sanal çeteler ve kimlik arayışını istismar eden yapılar; çocukları kolaylıkla etkisi altına
alabilmektedir.
Burada yapılması gereken; korku yaymak değil, sorumluluğu paylaşmaktır.
Evet, devletin görevi güvenliği sağlamaktır.
Evet, okullar daha güvenli hale getirilmelidir.
Ancak bu yeterli değildir.
Aileler çocuklarının sadece notlarını değil, ruh hâlini de takip etmelidir.
Öğretmenler yalnız bırakılmamalı, rehberlik sistemleri güçlendirilmelidir.
Okullarda psikolojik destek mekanizmaları etkin ve ulaşılabilir hale getirilmelidir.
Dijital içeriklere yönelik bilinçlendirme çalışmaları yaygınlaştırılmalıdır.
Çünkü mesele sadece “okula silah nasıl girdi?” sorusu değildir.
Asıl mesele, o silahı eline alan çocuğun o noktaya nasıl geldiğidir.
Unutulmamalıdır ki; şiddet bir anda ortaya çıkmaz.
Görülmeyen, ertelenen ve bastırılan sorunların birikimiyle patlar.
Bu nedenle bugün yapılması gereken, yalnızca güvenlik önlemlerini artırmak değil; çocukları şiddete sürükleyen bütün süreçleri cesaretle konuşmak ve değiştirmektir.
Hiçbir çocuk öfkeyle büyümek zorunda değil.
Hiçbir okul korku mekânı olmamalı.
Ve hiçbir toplum, çocuklarını kaybetmeyi kabullenmemelidir.
Bugün susarsak, yarın çok daha ağır bedeller öderiz.
Bugün görmezden gelirsek, yarın telafi edemeyiz.
Çocuklarımızı korumak, artık bir tercih değil; hepimizin ortak sorumluluğudur.























Yorum Yazın