
Türkiye’nin toplumsal yaralarını sarmak, kalıcı bir barış ortamı tesis etmek ve gerçek anlamda kardeşliği inşa etmek istiyorsak, öncelikle çocukların en doğal hakkı olan anadilinde eğitim hakkını kabul etmek zorundayız.
Eski Memleket Partisi Genel Başkanı Muharrem İnce’nin birkaç yıl önce dile getirdiği “Kürtçe eğitim pedagojik açıdan uygun değildir” ifadesi, ne yazık ki pedagoji biliminin değil, dışlayıcı ve tekçi zihniyetin bir yansımasıdır.
Kendisini öğretmen kökenli olarak tanımlayan bir siyasetçinin, evrensel eğitim ilkelerine bu kadar ters düşen bir görüşü savunması hem üzücü hem de düşündürücüdür.
Anadilinde eğitim, ülkeyi bölmez; tam tersine kaynaştırır ve güçlendirir. Bölünmeyi yaratan şey, farklılıkları zenginlik olarak görmek yerine, tek dil ve tek millet dayatmasıdır.
Yıllardır süren inkar, ret ve asimilasyon politikaları, bu topraklarda yaşayan milyonlarca insana açlık, yoksulluk ve gözyaşı olarak geri dönmüştür. Oysa barış ve kardeşlik projesi kapsamında hedeflenmesi gereken, tüm çocukların eşit ve özgür bir şekilde kendi dillerinde öğrenim görmesidir. Bu, toplumsal bütünleşmenin en güçlü yollarından biridir.
Çarpıcı bir çelişkiyi burada hatırlatmak gerekir: 2021 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Yunanistan’daki Batı Trakya Türk azınlığına yönelik “Soydaş çocuklarımızın ana dillerinde eğitim almaları önemlidir” diyerek destek açıklaması yapmıştı. Anayasamızın 66. maddesi “Türk” kavramını “devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes” olarak tanımlarken, Yunanistan vatandaşı soydaşlar için savunulan bu hak, neden kendi ülkesinin 25 milyona yakın Kürt vatandaşına reva görülmüyor?
“Soydaşa” tanınan hak, neden “vatandaşa” tanınmıyor? Bu çifte standart, kardeşlik iddiasını zedeler ve güveni sarsar.
Uluslararası hukuk da bu hakkı net bir şekilde güvence altına almıştır. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, çocuğun anadilinde eğitim hakkını temel bir hak olarak tanır.
Bu süreçte Türkiye’nin bu sözleşmeye koyduğu çekinceyi kaldırması artık bir zorunluluktur.
Ayrıca Lozan Antlaşması’nın 39/4. maddesi de azınlık dillerinde eğitim hakkını açıkça korumaktadır. Ne var ki faşizan ve tekçi yaklaşımlar nedeniyle bu hak fiilen gasp edilmiştir.
Pedagojik gerçekler de nettir: Anadilinde eğitim alamayan çocuklar özgüvenlerini, yaratıcılıklarını ve akademik başarılarını kaybeder. Duygu ve düşüncelerini tam olarak ifade edemeyen çocuk, kendi kültürüne, diline ve kimliğine yabancılaşır. Eğitim uzmanlarının onlarca çalışması bunu defalarca kanıtlamıştır. Çocuğun içine kapanması, yeteneklerini gösterememesi ve kendi benliğine küsmesi, toplumun geleceğine atılan en büyük darbedir.
Barış ve kardeşlik projesi tam da bu noktada anlam kazanır: Tek dil, tek millet ideolojisini terk edip, farklılıkları zenginlik olarak gören bir anlayışa geçmeliyiz. Çok dilli eğitim modelleri geliştirilmeli, farklı kültürlerden gelen öğretmen ve öğrencilerin çoğul kimlikleri dikkate alınarak özgülümüze uygun yeni yollar açılmalıdır.
Her çocuk, vatandaşlık bağıyla bağlı olduğu ülkenin resmi dilini, kendi anadilini ve evrensel bir dili öğrenme hakkına sahiptir. Bu hakların kamusal eğitim sistemi içinde eşit şekilde sağlanması, barışın temel taşıdır.
Çok dilli eğitim yaklaşımı, çocuğun yararını ve pedagojik ilkeleri merkeze alır. Bu mücadeleyi vicdani, insani ve ahlaki bir sorumlulukla sürdürmeye devam edeceğiz. Ancak tüm bunların gerçekleşmesi için en büyük ihtiyaç, ülkede kalıcı bir barış ortamının tesis edilmesidir. Şiddetin geriletildiği, farklılıkların kucaklandığı, eşit yurttaşlığın sağlandığı bir Türkiye’de ancak gerçek kardeşlik çiçek açar.
Barış ve kardeşlik, sözde değil, eylemde inşa edilir. Anadilinde eğitim hakkı tanınmadan, bu topraklarda tam anlamıyla kardeşlik sağlanamaz. Gelin, çocuklarımıza özgüvenli, yaratıcı ve kimliklerine sahip çıkan bir gelecek bırakmak için bu adımı birlikte atalım. Barış, ancak eşitlik ve adaletle mümkündür.























Yorum Yazın