Misbah Eratilla

Misbah Eratilla

Mail: m.eratilla@gmail.com

Hâkime Hesna Şener

İkinci Dünya Savaşı başlayalı üç yıl olmuştu. Hasne Şener kırk yaşına bastığı 1942 yılında Denizli’ye hâkim olarak atanmıştı. Hasne Şener, Isparta’nın ve Senirkent ilçesinin ilk üniversite mezunu, ilk hukukçusu ve ilk hâkimi olarak göreve başlamıştı. Denizli adliyesine, ilk kadın hâkimi olarak atandığında herkes ondan bir adım uzak duruyordu.

O yıllar her şehirde olduğu gibi Denizli’de de savaş, fakirlere daha zor günler yaşatıyordu. Türkiye gündeminin birinci sırasını işgal eden bir dava ile 1943 yılının sonlarına doğru Denizli adliye koridorları buz kesmişti.  Bediüzzaman ve uzak, yakın il ve ilçelerden toplanan 120’ye yakın talebesi asılacak diye her yerde konuşuluyordu. Sanki İkinci Dünya Savaşı Denizli adliyesinde sessiz bir sinema şeklinde yapılmaktaydı. Hâkimler Denizli mahkemesine gelen bu yeni dosyadan kaçmak ve ondan kurtulmak için her yolu deniyorlardı. Dosyanın ağırlığını gören hâkimler sudan bahanelerle izne ayrılıyorlardı.

Hasne Şener, bu ateş topuna benzeyen dosyayı merak ederek araştırmaya başladı. Dosyayı ve suç teşkil eden kitapları birer birer okudu. Sonuç olarak dosyada ismi geçen sanıkların sipariş üzerine idamlarının istendiği anlaşılıyordu. Günlerce iddiaları ve bilirkişi raporlarını yeniden inceledikten sonra yüreğinde masumlara taraf bir vicdan borcu belirmeye başladı. Dosyada isimleri geçenler özellikle de Said Nursî’nin kuyuya atılmış Hz. Yusuf gibi mazlum olduğuna kanaat getirdi.

Hesna’nın vicdanı, yüreğine yerleşerek aklından önce feryat ederek: “Suç bunun neresinde?” diyordu. Denizli Adliyesi’nde Türkiye’nin bir numaralı davasının 12. duruşmasının başlamasına saatler kala davaya bakan hâkimlerden birinin hastalanması sonucu mahkeme başkanı Hasne Şener’i bu davaya hâkim olarak atadı. Dâvânın 12. duruşması sessiz ve gergin bir atmosferde başladı. İddialar Beşinci Şuâyla başladı, Yedinci Şuâyla devam etti. Savunmalar ölüm kalım savaşı gibi sert geçiyordu. Üstadla beraber bazı talebeler de Risale-i Nur’un müdafaasını yapıyordu.

Mahkeme saatlerce devam etti. İdam için ellerini ovuşturanlar karar açıklandığında şok olmuştular. Mahkeme salonundaki duruşma, ülkenin birinci meselesi haline geldiğinden devlet erkânı tarafından da izleniyordu. Hâkimler heyetinin vereceği karar, onların mesleklerini ve geleceklerini tehlikeye atacak kadar önemliydi. Dâvâ sonunda II. Medrese-i Yusufiye sanıklarına idam kararı verilmesi beklenirken 15 Haziran 1944’te beraat ettiler.  

Bu önemli dâvâ bittikten on gün sonra Hasne Şener’in odasının kapısı bir kaç kez üst üste çalındı. Hasne Şener, vakti olmadığından kimseyle görüşmek istemedi. Kapı hafiften aralanarak açıldı; içeri girmek isteyenin kim olduğuna baktığında karşısında akrabası Ali İhsan Tola’yı gördü. Utangaç ve mahcup bir edayla kapıya yakın bir yere geçip ellerini önde bağlayarak selâm verdi. Ali ihsan, akrabası olmasına rağmen onu pek yakından tanımazdı. Sevinçle ayağa kalkıp: “Gel bakalım. Koca Nurcu!” dedi. Ona “Seninle hemşehriyiz, Isparta Senirkent’liyiz, üstelik de akrabayız. Ali İhsan seni tanıyorum. Sen de Nurcusun!” dediğinde odada bir görevlinin olduğunu unutmuştu. Görevliye: “Sen kapıyı kapat ve bize de iki çay söyle bakalım!” dedi. Ali İhsan’a: “Söyle bakalım! Ne olacak benim bu halim? Baksana, ne dünyaya yaradık, ne ahirete. Enaniyetten ne evlenebildim, ne de tesettürlü bir hayatı yaşayabildim. Bu halimi düşününce, bazen rahmetli babama bile kızıyorum. Tutturdu oku diye. Ben de okudum. Sonra beni üniversiteye gönderdi. Zaman zaman kendi kendime diyorum ki keşke babam beni köyümüzün çobanı sümüklü Hasan Efendi’ye verseydi de hiç okula göndermeseydi. Evlenseydim, hiç olmazsa dinimin vecibelerini daha rahat yaşar, ayrıca çoluk çocuk sahibi olurdum.” dedikten sonra koltuğuna gömüldü. Ellerini iki yana açarak: “Fakat elimden ne gelir ki? Demek ki bizim de mukadderatımız böyle imiş.” dedi. 

Hasne Şener : “Ali İhsan, sana buraya ne için geldiğini soramadan konuşuyorum. Hayırdır! Sana nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu. Ali İhsan’ın sıkıntısı yüzündeki kızarıklıktan anlaşılıyordu. Bir şeyler söylemek istiyordu, ama bir türlü söyleyemiyordu. Ali İhsan, sıkıntıdan alnında biriken teri arka cebinden çıkardığı beyaz mendille sildikten sonra Hesna’ya suçlu biriymiş gibi kaçamak bir bakış attı: “Hâkime Hanım, ziyaretinize geç geldiğim için kusura bakmayın.” dedikten sonra: “Uzun zamandır size gelmek istiyordum, ama bir türlü gelemedim. Mahkemenin hakkımızdaki beraat kararından bir gün sonra Üstad Bediüzzaman Hazretleri bana  “Ali İhsan, Hesnâ kızıma git selâmımı söyle. Ben onu manevi evlâdım olarak kabul ettim!” dedi. Kusura bakma, sana açık söyleyeceğim. Beni anlayacağını umuyorum.  Örtülü olmadığın için yanına gelmedim. Üstad, ikinci sefer beni yanına çağırdı ve bana yine “İhsan, manevi evlâdım Hesnâ’ya git benden ona selâm söyle!” dedi. Ben de tekrar kendi kendime bu açık kadının yanına nasıl giderim dedim. Üstadın bu isteğini zamanla unutacağını sanarak ziyaretinize gelmedim. Üstad, benim size selâm getirmediğimi öğrendiğinde üçüncü sefer sinirlenerek “Sen hâlâ neden gitmedin?” deyince artık yanına gelmekten başka çarem kalmamıştı. Üstadımın selâmını nihayet size getirdim.” dedi.

Bunları dedikten sonra Hasne saçından tırnağına kadar bir elektriklenmeyle sarsıldı. Ayağa kalkarak sağ elini kalbinin üzerine koyarak: “Aleykümüsselâm!” dedi. O gün Denizli’de hava çok sıcaktı. Hasne kısa kollu bluz bir etek giymişti. Sanki herkes sürekli ona bakıyormuş gibi o an giydiklerinden rahatsız olmuştu. İçinde, ta derinlerde eski bir yara kanamış gibi ağlamaya başladı. Ali İhsan: “Hesna Hanım! Ona mânevî evlât olmak, o kadar basit bir şey mi? Bu sana yeter!” dediğinde Ali İhsan’a: “Ben ona lâyık olabilir miyim?” deyip ağladı. Ali İhsan: “Hesna Hanım, Üstad bana isminizi gavsların, kutupların yanına yazdığını ve size onlarla beraber duâ ettiğini söyledi. Mahkeme safhasında erkek hâkimler dâvâdan korkup çekildiler, ama Hesna Hanım, kendini ortaya koyarak Kur’ân dâvâsına taraftar çıktı. Yarın mahşerde Kur’ân ona şefaatçi olacak!” dedikten sonra Üstad bana bakıp: “Ne o, Ali ihsan! Hesnâ tesettürsüz diye mi yanına gitmiyorsun. İşte tesettüre riayet etmiyor dediğin Hesnâ, Tesettür Risalesini beraat ettirdi. Essebebü ke’l-fâil (Sebep olan yapan gibidir) sırrınca, bütün sizin kazandığınız haseneler, sevaplar tamamen ona da yazılıyor. İşte bütün hasene, o beğenmediğiniz Hesnâ’nın şecaat ve cesaretiyle oldu!” dedi.

Ali İhsan’ın konuştuğu her kelime, Hesna’nın içinde biriken irine vurulan bir neşter gibi ona hem acı veriyordu hem de onu rahatlatıyordu. Gönlünde esen şok kasırgalar hayatının kurulu düzenini yerle bir etmişti. Gözünden akan yaşlar, çamaşırları durulayan su gibi ağladıkça rahatlamasını sağlıyordu ve içini karartan sıkıntıları gittikçe hafifledi. Yüreği ise kaynayan bir çaydanlık gibiydi. Ağlaması bir türlü kesilmiyordu. Kendini kötü hissettiğinden izne ayrıldı. Hasne Şener, ruh dünyasında olan yırtıkları, sökükleri, parçalanmaları ve yaralanmaları tamir etmek için kabuğuna çekildi. Yaklaşık on gün evden hiç çıkmadı ve kimseyle de görüşmedi. Bu süre içinde Ali İhsan’ın Üstad’dan ona naklettiği cümleleri hazmetmeye çalışarak nefis muhasebesi yaptı. Üstad, onun gerçek halini bildiği halde ona lâyık olmadığı iltifatlarda bulunmuş ve onu geçmişe, babasıyla olan çocukluk günlerine götürmüştü. On günlük iç savaştan sonra ruhu sakin bir limana dönüştü. Bundan böyle hayatının nereye doğru gitmesi gerektiğini anlamıştı. Artık bir anne ve babanın koruması gibi Üstadın koruması altında olduğunu biliyordu. Bu da ona ümit ve huzur veriyordu. Mahkeme sonunda Üstadın ona yaptığı iltifatlar onu zor, fakat hoş bir yola sevk ettiğini de biliyordu. 

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar