Türkiye’nin en kronik yarası olan Kürt meselesinde son yıllarda sıkça duyduğumuz bir nakarat var: “Kürtler ilk kez milliyetçilik yapıyor!” Özellikle Amedspor maçlarındaki tezahüratlar, stadyum isimleri, Kürtçe eğitim ve yerel yönetim talepleri gündeme geldiğinde bu itham hemen devreye giriyor. Mehmet Uçum gibi kalemler ise bunu “yeni tip milliyetçilik” diye adlandırarak HDP/DEM Parti çizgisini hedef alıyor. Sanki Kürt halkı birdenbire milliyetçi olmuş da, bugüne kadar sadece “hak” diye bir şey talep etmemiş gibi.
Peki bu suçlama haklı mı? Yoksa ezilen bir halkın en doğal varoluş mücadelesini karalamak için kullanılan eski bir taktik mi?
Marksist ulusal sorun teorisinin temel tezi burada çok nettir: Ezilen ulusların milliyetçiliği yoktur.
Ezen ulusun milliyetçiliği şovenizm, tahakküm ve üstünlük ideolojisidir. Ezilen ulusunki ise direniş, eşitlik talebi ve onur mücadelesidir.
Stalin’in 1913 tarihli Marksizm ve Ulusal Sorun eserinde açıkça belirttiği gibi: Ezilen ulusun burjuvazisi her yandan sıkıştırıldığı için “vatan” diye haykırır; fakat bu haykırış, zulme karşı demokratik bir içerik taşır. Lenin ise daha radikal bir tespitte bulunur: “Başka bir ulusu ezen ulus özgür olamaz.”
Yani Kürtlerin dilini, kültürünü, kimliğini ve statüsünü savunması “milliyetçilik” değil, ezen ulus şovenizmine karşı meşru bir tepkidir. Bunu “yeni tip milliyetçilik” diye yaftalamak, sorunu çözmek değil, sorunu yaratan inkar politikasını aklamaktır.
Tarihsel perspektiften baktığımızda bu döngü çok eskidir.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Kürt varlığı resmen inkar edildi. 1924 Anayasası’nda “Türk” kelimesi dışında etnik bir kimliğe yer verilmedi. “Dağ Türkleri” tezi icat edildi. Şeyh Sait (1925), Ağrı (1930) ve özellikle Dersim (1937-38) olayları resmi tarih tarafından “dini irtica” veya “eşkıyalık” olarak sunuldu. Oysa İsmail Beşikçi, Mesut Yeğen, Hamit Bozarslan gibi araştırmacılar bu olayların etnik ve kültürel boyutunu uzun yıllardır ortaya koyuyor. 1980’ler ve 90’larda Kürtçe konuşmak, Kürtçe kaset dinlemek, Kürtçe yayın yapmak bile “bölücülük” suçu sayıldı. Bu sistematik inkar ve asimilasyon politikası, silahlı mücadelenin zeminini hazırladı.
Bugün ise durum biraz daha farklı bir ambalajla sunuluyor. Amedspor’un maçlarında Kürtçe tezahürat yapılması, “Amed” isminin kullanılması, yerel yönetimlerde demokratik özerklik tartışmaları veya anadilde eğitim talebi hemen “milliyetçilik” ya da “yeni tip milliyetçilik” diye damgalanıyor. Mehmet Uçum’un yaptığı gibi, bu talepleri HDP/DEM Parti üzerinden “bölücülük”le eşleştirmek, aslında çok tanıdık bir yöntemdir: Hak talebini etnikleştirmek, sonra da etnik talebi “tehlike” ilan etmek.
Oysa Ernest Gellner’in milliyetçilik teorisi bize şunu söyler: Modern ulus-devlet, kültürel homojenlik üzerine kurulur. Ezen ulus devleti bu homojenliği zorla dayatır. Ezilen ulus için ise “ulusal uyanış”, bu dayatmaya karşı bir savunma refleksidir. Benedict Anderson’un “hayali cemaat” kavramı da burada anlam kazanır.
Kürtler için ortak kimlik duygusu, Cumhuriyet’in tekçi, merkeziyetçi ve inkârcı politikalarıyla şekillenmiştir. Yani “Kürt milliyetçiliği” diye nitelenen şey, büyük ölçüde Türk milliyetçiliğinin yarattığı tepkidir.
Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabında çok çarpıcı bir şekilde anlattığı gibi: Ezilen insan, ezenin gözünde her zaman “öteki”dir. Mücadele, bu aşağılık kompleksini kıran, özsaygıyı geri getiren bir süreçtir. Kürt halkının “biz de varız, dilimiz var, kültürümüz var, statümüz olsun” demesi, milliyetçilik değil, tam da bu onur arayışıdır. Stadyumda “Kürdistan” pankartı açmak değil; “Kürtçe eğitim istiyoruz”, “yerel yönetim yetkileri artsın”, “kimliğimiz inkar edilmesin” demektedir.
“İlk kez milliyetçilik yapıyorlar” iddiası ise tarihsel bir çarpıtmadır.
Kürt halkı 1920’lerden beri varlığını ve haklarını savunuyor. Değişen sadece yöntemler ve şartlardır. 1990’ların şiddet sarmalından sonra demokratik siyaset zeminine geçen bir hareketi, bugün yine “yeni tip milliyetçilik” diye yaftalamak, barış sürecini sabote etmekten başka bir işe yaramaz.
Gerçekçi bir barış ancak şu kabulle mümkün olabilir: Kürt halkının talepleri, “milliyetçilik” ya da “bölücülük” değil, eşit vatandaşlık ve demokratik haklar talebidir. Anadilde eğitim, kültürel haklar, yerel yönetimde yetki genişletilmesi, kimlik inkarının sona ermesi… Bunlar, herhangi bir demokratik ülkede normal kabul edilen taleplerdir.
Mehmet Uçum ve benzerlerinin “yeni tip milliyetçilik” tanımlaması, aslında eski tip inkâr politikasının yeni bir versiyonudur. Kürt halkını “hak talep ederse milliyetçi olur” diye korkutmak, sorunu çözmez; sadece derinleştirir.
Unutmayalım: Ezilenlerin milliyetçiliği yoktur. Olan, özgürlük, eşitlik ve onur arzusudur. Bu arzu bastırıldıkça değil, karşılandıkça Türkiye gerçekten demokratikleşebilir.























Yorum Yazın