Bir gazeteci için en acı şey hiç kuşku yok ki, birlikte çalıştığı arkadaşının başına kötü bir şey gelmesidir. Belki tanımadığınız, sizden uzaktaki bir meslektaşınızın başına bir şey gelmesi sizi fazla üzmez, ama 24 saat birlikte çalıştığınız, aynı ofisi, aynı masayı, aynı yolları, aynı aracı, aynı suyu, aynı yemeği, aynı havayı paylaştığınız, birlikte gülüp birlikte kızdığınız, gah üzülüp gah sevindiğiniz bir arkadaşınız ise, hele o sizin 'kekê'niz ise, onun başına bir şey geldiğinde başınıza gelmiş gibi olur, dünyanızı şaşırırsınız.
Adnan Işık, evli üç çocuğu olan bir arkadaşımızdı. Erken evlenmiş, daha 25'inde bir delikanlıydı. Aramızda şakayı, şakalaşmayı en çok seven ve en çok beceren arkadaşlardan biriydi. Herkese Kürtçe olarak 'kekê' yani 'kardeş' derdi. Bu nedenle biz de onun adını 'kekê' koymuştuk. Onun adı Adnan Işık değil, artık 'Kekê Adnan'dı. İki ay birlikte çalıştık, üzgün, kızgın ve kırgın olduğu tek gününü hatırlamam. Hep güler yüzlü, adeta acının panzehiri bir ruha sahipti. Şairin dediği gibi 'acıyı bal eyleyen'lerdendi o.
Van’da birlikte çalıştığımız Gündem gazetesinin dağıtım sorumlusuydu Adnan. Gazeteler uçakla geldiği için havaalanına her gidişinde Adnan orada bekleyen sivil polislerce işi bırakması yönünde tehdit ediliyordu. Ama Adnan bu tehditlere gülüp geçiyordu. Ta ki, ciddi ciddi takibe alınana dek. Bir gün yaptığımız bir değerlendirme toplantısında Xaçort mahallesinde gazete dağıtımı sırasında bir araç tarafından uzun süre takibe alındığını, sonunda da araçtan inen sivil polislerin gazete satmaması yönünde kendisini ölümle tehdit ettiğini söyledi. Bize o sırada kendisini son günlerde takip eden dört tane aracın plaka numaralarını verdi:
-Eğer başıma bir şey gelirse sorumlular bunlardır, dedi.
Kekê Adnan toplantıda sorununu anlattıktan sonra sorumlu müdür bir saldırı durumunda ne yapılması gerektiğini bize anlatmaya başladı. Silah ve bıçak taşıyamayacağımıza göre, cebimizde anahtarlık gibi sert bir cisim bulundurmalıymışız, bir saldırı durumunda saldırgana fırlatıp kaçmalıymışız. Yürürken her dört-beş adımda bir geriye dönüp arkamızdan kimin geldiğini kontrol etmeliymişiz. Sakin ve ıssız yerlerden değil, kalabalık yerlerden geçmeliymişiz. Gözaltına alındığımızda, çevremize, adımızı soyadımızı bağırmalıymışız ki, gözaltına alındığımız belli olsun, bir gözaltı kaybına kurban gitmeyelim diye. Hatta o sıralarda Gündem gazetesinde çalışanlar hep enseden sıkılan tek kurşunla öldürüldükleri için ensemizi kaplayacak şekilde bir kurşun geçirmez maddeyi nasıl yerleştirebileceğimizi esprili de olsa tartıştık.
1993 yılı 27 Kasım akşamıydı. Adnan'ın kuşkularını açık açık anlattığı, ensemizi kurşunlardan nasıl koruyacağımızı tartıştığımız toplantının üzerinden henüz bir hafta geçmemişti. O akşam ben, Adnan ve üç arkadaş daha, evlerimize gitmek üzere Cumhuriyet Caddesi'ne çıktık. Yürürken bir arkadaş toplantıda konuştuklarımızı hatırlattı gülerek:
-Arkadaşlar, her dört-beş adımda arkanıza bakın, ne olur ne olmaz!
Biz de gülerek arkamıza dönüp gelen geçenlere bir göz attık. Tekrar yürüdük, tekrar baktık. Bunu belki de üstümüzdeki stresi atmak için bir kaç kez tekrarladık. Ve sonunda ayrılma vakti geldi. Başkale Garajı'na gittiğimizde üç arkadaş bizden ayrıldı, ben ve Adnan kaldık. Adnan'a hadi gidelim, minibüs hazır dedim. Evlerimiz arasında 500 metre gibi bir mesafe vardı. Aynı yöne gidiyorduk.
-Hayır ben otobüsle gelirim, sen git, dedi.
Neredeyse her akşam minibüsle birlikte evlerimize giderdik, ama her nedense o gece otobüsle gelmeyi seçti. Ben minibüse binip oradan ayrıldım. Adnan ise gelecek otobüsü beklemeye koyuldu.
Saat 20.00 civarlarıydı. Evde, televizyondan haberleri izliyordum.
Kapıya gelen muhabir arkadaşlar Adnan’ın ensesinden tek kurşunla vurulduğunu söylediler.
Apar topar ayakkabılarımı, parkamı giyip hastaneye gittik. Adnan, yoğun bakıma alındığı için görüştürmediler. Doktorlar Ankara'ya kaldırılması durumunda kurtulabileceğini söylediler. Biraz olsun, sevindik ve umutlandık. Çünkü ertesi gün uçakla Ankara'ya kaldırılacaktı. Ama mevsimin ilk karı o gece düştü. Havaalanı ertesi gün trafiğe kapandı. Uçak seferleri iptal edildi. O gece yağan kar Adnan'ın yerdeki kanını örterek gizlemiş, belki de hayatına da mal olmuştu. Bu nedenledir ki, zamansız yağan kardan nefret ederim.
Ve Adnan ertesi gün saat 13.00 sıralarında yaşamını yitirdi. Onu en son morgdaki haliyle gördüm. Üstünü açıp bize gösterdiler, savcı ve polisler vardı içeride. Artık, Kekê Adnan diye biri yoktu. Dün bizimleydi; yiyor, içiyor, gülüyordu, her şeye karşın esprilerini konduruyordu, ama bugün yoktu. Onun ölüm şekline ve yokluğuna, köşe başlarında eksik olmayan silahların namluları arasında alışmak, sindirmek, kabullenmek ve dayanmak mümkün müydü?
Eşi de oradaydı, polisler devleti suçlamaması yönünde telkinde bulunuyordu. Hatta bir polisin kendisine, 'çocukların büyüyünce dağa mı göndereceksin' dediğini duydum. Bizden bir arkadaş 'bu ne diyor ya' diye tepki gösterdi. O ara polis sırtını dönerek bir şey olmamış gibi davranarak diğer arkadaşlarıyla ilgilenmeye başladı.
Failleri halen bulunmuş değil. Adnan da faili meçhuller listesine eklendi.
O gün gazete satmanın bedeli ölümdü. Bugün devletin İmralı mesaisini görünce heba olan yaşamlara anlam vermek mümkün olmuyor. Bir doğruyu anlamak için milyon yanlışa katlanmak... Bu coğrafyanın kaderi mi, yoksa bir inadın eseri mi..?























Yorum Yazın