Prof. Dr. Ahmet Özer

Prof. Dr. Ahmet Özer

Mail: a.ozer@vanmed.net

12 EYLÜL DARBESİ: SEBEPLERİ VE SONUÇLARI

​1980 Darbesine Giden Yol

​1974 yılında CHP, Karaoğlan imajı altında "Ortanın Solu" sloganıyla Bülent Ecevit'in öncülüğünde iktidara gelmişti. Olaylar tekrar başlamış, Türkiye bu sefer Milliyetçi Cephe (AP, MHP, MSP, CGP ittifakı) uygulamalarıyla partiler düzeyinde, siyasal anlamda, bir kamplaşmanın içine itilmişti. Demirel'in başını çektiği bu süreç başarılı olamamış, 1977 seçimlerinde Ecevit, daha yoğun bir halk desteğiyle, %42 oy alarak tek başına iktidara gelmiştir. Bu da 12 Mart'ın kendi açısından, sorunu çözemediğini gösteriyor.

Bundan sonraki gelişmeler, sadece askerlerin değil, aynı zamanda Türkiye'nin müttefiklerini de ilgilendirir niteliktedir. Çünkü Türkiye'nin (12 Mart'ın gerekçelerinden birini teşkil eden), bir kamp değişikliği içine girebileceği (ABD'den koparak Sovyetler Birliği'ne yanaşacağı) endişesi (başta ABD olmak üzere), bu güçleri yeni bir strateji oluşturmaya itmiştir.

Diğer önemli gelişme, bu dönemde ABD, NATO ve onun Türkiye'deki uzantılarının, kendine has Gladio tipi örgütlenmeleri, kontrgerilla hareketlerini Türkiye içinde de örgütleyerek, devreye sokmaları ve bunun sonucunda ve ittifakında ordunun 12 Eylül Darbesini gerçekleştirmesidir. Nitekim sağdaki ve özellikle soldaki hareketlerin içinde yer alan öğrenci ve diğer devrimci liderler, o kadar çok sıklıkta öldürülüyorlardı ki, halk bir yandan bu durumu artık kanıksar hâle gelmiş öbür yandan da bir an önce bitirilmesini bekler hale sokulmuştu. Çünkü öldürme işini denetleyen, önce halkı bu psikolojiye alıştırıyor, sonra öldürüyor ya da öldürtüyordu.

Toplumun panik hâlini yaşamasını isteyenler, yönetenlerin yönetemez, yönetilenlerin de yönetilemez olduğunu göstermek ve askerî darbeye zemin hazırlamak için adeta öldürme olaylarına göz yumuyordu. Buradan yola çıkarak şunu söylemek mümkündür: 12 Eylül Darbesi'nin kararı, 1980 yılında alınmış değildir, uygulamalar bu kararın bundan 3 yıl önce 1977 yılında alınmış olduğunu ve adım adım uygulamaya konulduğunu gösteriyor. Bu dönemde, etkileri daha sonra da devam edecek üç önemli olaya tanık olunmaktadır: 1) Ülkücülerin kullanılması. 2)Gladio tipi örgütlenmeler ve kontrgerillanın temelinin atılması. 3)Türkiye'yi Susurluk sürecine götürecek olan sivil kişilerin (Abdullah Çatlı gibi) kullanılmasına başlanmasıdır.

​Bu üç olgu, "Derin Devletin”, hem 12 Eylül Darbesi'nin hazırlanmasının, hem de Susurluk'u yaratan sürecin organize edilmesinin dışında olmadığını gösteriyor. Bu alışkanlık sonra da devam etmiş nihayet 28 Şubat süreci yürürlüğe konulmuştur. 28 Şubat, görünürde siyasal İslam'a karşı yapılmış bir hareket gibi gözükse de aslında sağ-sol ayrımı yapmaksızın muhalif kesimlerin bastırılmasına yönelmiş, bu bağlamda siyasal yapının, bu hareketi gerçekleştirenlerin arzuları doğrultusunda, yeniden dizayn edilmesi hedeflenmiştir.

​Çıkış Garantileri

​Bütün bu askeri-militer eylem ve yönelimlerde Askerî yönetimler ve müdahaleler, idareyi sivillere terk ettikleri hâlde, yetkilerini ve etkilerini yasalarla artırmış, kendileri için sonradan korunabilecekleri çıkış garantileri geliştirmişlerdir. Bunlar vesayet yetkisi, mahfuz alanlar oluşturma, seçim sürecinin yönlendirilmesi, askerî yönetimlere ait tasarrufların geri alınmaması ya da iptal edilmemesi ile af ve bağışıklık yasaları şeklinde işlemiştir.

1961 Anayasasının Türk Silahlı Kuvvetlerine sunduğu çıkış garantilerinin, 1971-1973 Anayasa değişiklikleri ile ve 1982 Anayasası'yla daha da genişlediğini göstermektedir. 28 Şubat Müdahalesi ise anayasal bir değişikliğe yol açmamış, ama gerek yapılan yeni yasal düzenlemelerle gerekse de yarattığı psikolojik ortam ve baskı ile bu durumu daha da pekiştirmiştir.

​Bu gelişmelerin bir bilançosu yapıldığında, şu söylenebilir: Türkiye, çok partili sisteme geçtiği son yarım yüzyılda, dört askerî darbe ve müdahale yaşamış, bu durum Türkiye'nin hiçbir sorununu çözemediği gibi, aksine ülkenin çağdaş demokrasilerle olan mesafesini daha da arttırmıştır. Bu süreç, askerin siyaset alanı üzerindeki etkisini ve kontrolünü artırırken, siyasal ve demokratik alanı çeşitli gerekçelerle sınırlandırmış, ekonomide kalkınmayı sekteye uğratmış ve ülkenin birçok sorunu artarak günümüze gelmiştir. Ayrıca askerî darbe ve müdahalelerin bu kadar sık yaşanması, neredeyse olağan hâle gelmiş, bütün sıkıntılı zamanlarda "asker gelir mi" beklentisi ve tartışması, bu durumu adeta meşrulaştırmıştır.

​Askerî darbe ve müdahalelerin dış konjonktüre bağlı olarak gelişmesi, yarattığı ortam ve koşullar, Türkiye'de sol hareketleri zayıflatırken, sağ ideolojiyi ve hareketleri güçlendirmiş; yarım yüzyıllık sürecin büyük kısmında ülkenin, sadece sağ iktidarların ve sağ politikaların hakimiyeti ile yönetilmesi, bazı dengeleri sarsmakla kalmamış, aynı zamanda ağır bedellere yol açmıştır.

​Nitekim bu süreçte, Cumhuriyet tarihinde üzeri betonla örtülen sorunların birçoğu yeniden, ama bu sefer daha güçlü bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu sorunlardan bazıları, etnik (Kürt sorunu), dinî (siyasi İslam sorunu, Alevilik sorunu, laiklik sorunu), demokratik (darbeler sorunu), tarihî (geçmişle hesaplaşma sorunu) ve ekonomik (kötü yönetim, yoksulluk ve yolsuzluk) sorunlarıdır. Askerî darbeler, bu sorunları çözmek yerine daha da ağırlaştırmıştır. Oysa Türkiye, bu sorunları çözmeden yoluna devam edemez. 21. yüzyıla çağdaş bir devlet olarak girmenin, demokrasisini bütün kurum ve kuruluşlarıyla oturtmanın ve geliştirmenin yolu bu sorunları çözmekten geçmektedir.

​Sonuç

Türkiye’de değişimin en can alıcı noktalarından biri sivil asker ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi, en azından AB standartları düzeyine yükseltilmesiydi. Bu da en pratik anlamıyla demokrasinin her türlü vesayetten kurtarılmasını, dolayısıyla askerin politikadaki ağırlığının sınırlandırılmasını gerektiriyordu. AKP bu vesayeti zayaflattı ama yerine kendi statükosunu kurdu.

AB'ye tam üye olmak için hayati öneme haiz Katılım Ortaklığı Belgesi'nin (KOB) üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan birisi de buydu ama epeydir rafa kaldırılmış durumda. Askerî darbe ve müdahalelerin söz konusu olamayacağı böyle bir ortaklık sürecinde askerî harcamaların Sayıştay denetimine tâbi tutulması ve şeffaflaştırılması, askerî mahkeme kararlarının üst mahkemelerin denetimlerine açık olması, darbecileri sivil yönetimde koruyan ve kollayan anayasal ve yasal düzenlemelerin (çıkış garantilerinin) kaldırılması gibi düzenlemeler, atılması gereken acil bazı adımlar olarak sayılabilir. ​Bütün bunlarla birlikte, yeni, sivil ve demokratik bir anayasa ihtiyacı her gün biraz daha artmaktadır. Türkiye'nin yapması gereken, bunları içselleştirmesi ve yaşama geçirmesidir. (devam edecek)

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar