
Nureddin Şimşek yazdı...
Kürt-Türk ilişkilerinin tarihsel seyrini anlamak açısından, bu ilişkinin önemli tanıklarından ve aktörlerinden biri olan Nuri Dersimi’nin değerlendirmeleri bugün hâlâ çarpıcı bir güncellik taşımaktadır. Koçgiri ve Dersim ulusal hareketlerinin önde gelen isimlerinden Dersimi, 1952 yılında Halep’te yayımlanan eserinde Türk devlet yöneticilerine şu temel soruyu yöneltir: Kürdistan faciaları harekâtından kimler zarar gördü?
Bu soruya verdiği yanıt, yalnızca kendi dönemine değil, bugüne de ışık tutmaktadır. Dersimi’ye göre Kürt-Türk ittifakı tarihsel olarak en çok Türklerin lehine gelişmiş; ancak bu ittifakın eşitlik temelinden koparılması ve Kürtlerin haklarının inkâr edilmesi, her iki halk için de ağır sonuçlar doğurmuştur. Ona göre çözüm, “yüksek menfaatleri kavrayabilen, henüz soysuzlaşmamış ve yabancıya kulluk etmeye razı olmamış Türk halkının namuslu önderlerinin” elindedir.
Dersimi’nin özellikle dikkat çektiği bir diğer önemli nokta ise savaşın ekonomik ve toplumsal maliyetidir. “Kardeş katliamı” olarak tanımladığı çatışmaların yükünün en çok yoksul Türk köylüsü ve işçisinin omuzlarına bindiğini vurgularken, Türkiye’nin iktisadi olarak da zarar gördüğünü açıkça ifade eder. Bu tespit, bugün yaşanan ekonomik krizlerin tarihsel arka planını anlamak açısından son derece çarpıcıdır.
Nitekim geçmişten bugüne devletin Kürtler başta olmak üzere Ermeni, Süryani, Ezidi, Rum ve Yahudi halklarıyla kurduğu sorunlu ilişkilerin faturası, yalnızca bu halklara değil, bu topraklarda yaşayan tüm toplumsal kesimlere kesilmiştir. İnkar ve çatışma politikaları, yalnızca siyasal krizleri derinleştirmekle kalmamış; aynı zamanda ekonomik kaynakların savaşlara aktarılmasına, toplumsal dokunun zedelenmesine ve adalet mekanizmasının aşınmasına yol açmıştır.
Savaşın yarattığı yıkım, sadece can kayıplarıyla sınırlı kalmamış; aynı zamanda toplumun ahlaki ve politik yapısında da ciddi kırılmalar yaratmıştır. Hukukun zayıflaması, adalet duygusunun aşınması ve devlet içinde çeşitli güç odaklarının konsolide olması, bu sürecin kaçınılmaz sonuçları olmuştur.
Oysa tarihsel deneyim açık bir gerçeği ortaya koymaktadır: Kürtler ve Türkler arasında eşitlikçi, adil ve gönüllü bir birliktelik tesis edildiği dönemlerde her iki halk da kazançlı çıkmıştır. Buna karşılık, ilişkinin tek taraflı tahakküm ve inkâr üzerine kurulduğu her dönemde çatışma kaçınılmaz olmuş, ağır bedeller ödenmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yüzyılı, büyük ölçüde bu çelişkinin gölgesinde geçmiş; inkâr, direniş ve şiddet sarmalı içinde hem toplumsal barış hem de ekonomik kalkınma ciddi biçimde zarar görmüştür. Bu nedenle yeni yüzyılın en temel sorumluluğu, geçmişin hatalarından ders çıkararak farklı bir yol inşa edebilmektir.
Eğer yeni dönemde tekçi ulus-devlet anlayışında ısrar edilmez, demokratik ve çoğulcu bir perspektif benimsenir ve tarihsel olarak daha ileri bir çerçeve sunan yaklaşımların dahi gerisine düşülmezse; bu coğrafya yeniden halkların ve kültürlerin barış içinde bir arada yaşadığı bir alan haline gelebilir. Aksi takdirde inkâr ve asimilasyon politikalarının sürdürülmesi, yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakları da ağır bir mirasla karşı karşıya bırakacaktır.
Bu nedenle artık açık bir tercih yapılmalıdır: Ya yüz yıldır süren güvenlikçi ve inkârcı politikaların yarattığı çıkmaz derinleştirilecek ya da eşit yurttaşlık, demokratik uzlaşı ve onurlu birliktelik temelinde yeni bir toplumsal sözleşme inşa edilecektir.
Kalıcı barışın ve gerçek istikrarın yolu, sorunu güvenlik meselesi olarak görmekten değil; onu demokratik, siyasal ve toplumsal bir mesele olarak ele almaktan geçmektedir. Ancak bu şekilde hem geçmişin yaraları sarılabilir hem de ortak bir gelecek inşa edilebilir.
Nureddin Şimşek











































Yorum Yazın