--°Van
DOLAR47,38
EURO53,95
GRAM6.168
ÇEYREK10.108

Nureddin Şimşek: Hakikatin Kör Balıkçısı ve Devlet Sorumluluğu..

Nureddin Şimşek: Hakikatin Kör Balıkçısı ve Devlet Sorumluluğu..
Nureddin Şimşek yazdı...

Kırk yılı aşkın bir süredir bu coğrafya ağır bir çatışmalı sürecin içinde yaşadı. Resmî rakamlara göre dört bin beş yüzden fazla köy boşaltıldı, yakıldı, yıkıldı. On binlerce insan gözaltına alındı, işkence gördü, kaybedildi; yüz binlerce insan göç etmek zorunda kaldı. On yedi bine yakın faili meçhul cinayet işlendiği iddia edildi.

Bu cinayetlerin önemli bir kısmı “faili meçhul” olarak kayıtlara geçti; sanki failler bilinmez bir sisin içinde kaybolmuş gibiydi.

Oysa hukuk devletinde bir cinayet işlendiğinde, onu aydınlatmak devletin asli görevidir. Eğer devlet bunu yapmaz, faili gizler, görmezden gelir ya da cezasızlığı korursa; o suçun siyasal ve vicdani sorumluluğu da devletin omuzlarına yüklenir.

Burada “devlet” derken elbette tüm kurumları ve bütün kamu görevlilerini kastetmiyoruz. Meclis’in Susurluk sürecinde hazırladığı raporların da ortaya koyduğu gibi, özellikle 1990’lı yıllarda devletin içinde hukuk dışına çıkan, denetimden kopmuş, karanlık ilişkiler ağıyla hareket eden yapılar oluştu. JİTEM iddiaları, kontrgerilla yapılanmaları, koruculuk sistemi etrafında gelişen silahlı ilişkiler, mafya-siyaset-güvenlik bürokrasisi üçgeni yıllarca tartışıldı. Devlet adına yetki kullanan bazı unsurlar, hukukun yerine “olağanüstü yöntemleri” koydu. Ve en acı olanı, bütün bunların büyük kısmı cezasız kaldı.

“Cinayeti kör bir balıkçı gördü, sen nasıl görmedin?” sözü tam da bu hakikatin özeti gibidir. Çünkü bölgede yaşayan insanlar, köy boşaltmalarını da gördü, gece yarısı alınan insanları da gördü, işkenceyi de, faili meçhul cinayetleri de gördü. Ama resmî makamlar çoğu zaman görmedi. Daha doğrusu görmek istemedi. Çünkü görmek; hesaplaşmayı, arşivlerin açılmasını, sorumluların yargılanmasını gerektiriyordu.

Bugün hâlâ Türkiye’nin vicdanını yaralayan pek çok dosya vardır. Son dönemde yeniden gündeme gelen Gülistan Doku olayı bunlardan biridir. Genç bir kadın yıllardır kayıp olmasına rağmen dosyadaki karanlık noktalar tam anlamıyla aydınlatılmadı.
Kamuoyunun ve ailesinin adalet talebi hâlâ cevapsız bırakılıyor.

Benzer biçimde Rojin Kabaiş dosyası da toplum vicdanında hâlâ “faili meçhul” duygusu yaratmaktadır. Kadın cinayetleri ve şüpheli ölümler karşısında etkili soruşturma yürütülmemesi, delillerin yeterince korunmaması ve kamu görevlilerinin ihmallerinin cezasız kalması, toplumdaki adalet duygusunu derinden yaralamaktadır.

İpek Er olayı ise devlet gücü ve cezasızlık ilişkisinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak hafızalara kazındı. Genç bir kadının uzman çavuş Musa Orhan’ın cinsel saldırısına uğradığını anlattığı mektubun ardından yaşamına son vermesi, bölgede kadınların nasıl bir güç eşitsizliğiyle karşı karşıya bırakıldığını gösterdi. Kamuoyunda oluşan büyük tepkiye rağmen süreç boyunca failin uzun süre tutuksuz yargılanması, cezasızlık tartışmalarını yeniden büyüttü. Devlet adına silah taşıyan, üniforma giyen kişilerin işlediği suçlarda toplumun beklentisi ayrıcalık değil, daha ağır bir hukuk hassasiyetidir. Çünkü devlet gücü kullanan bir kişinin işlediği suç, yalnızca bireysel değil, kamusal güveni de yaralayan bir suçtur.

1990’lı yılların karanlığını anlatan en çarpıcı dosyalardan biri de 1995 Dargeçit JİTEM Davasıdır. Mardin’in Dargeçit ilçesinde 29 Ekim-8 Mart 1995 tarihleri arasında gözaltına alınan yedi sivilin kaybedilmesiyle ilgili açılan davada, yıllar sonra ortaya çıkan tanıklıklar ve toplu mezar bulguları Türkiye’nin hafızasına kazındı. O dönem henüz 13 yaşında olan Seyhan Doğan’ın kemikleri, aradan 19 yıl geçtikten sonra Dargeçit’in Bağözü köyü kırsalında bulundu. Bir çocuğun kemiklerinin yıllar sonra toprağın altından çıkması, aslında yalnızca bir cinayeti değil; hukukun, vicdanın ve devlet denetiminin de nasıl gömüldüğünü gösteriyordu.

Bu dosyaların ortak noktası yalnızca acı değildir. Ortak nokta; etkili soruşturmanın yürütülmemesi, kamu görevlilerinin korunması, delillerin karartılması iddiaları ve cezasızlık kültürüdür. Bölgede devlet adına statü ve yetki sahibi bazı kişilerin, faili meçhul cinayetler ve ağır insan hakları ihlalleri karşısında hesap vermemesi, toplumsal hafızada büyük bir güvensizlik yarattı. İnsanlar yalnızca yakınlarını kaybetmedi; aynı zamanda adalete olan inançlarını da kaybetti.

Bugün ise Türkiye yeni bir eşikte duruyor. Çatışmaların sona ermesi, silahların susması ve demokratik çözüm ihtimalinin yeniden konuşulması tarihî bir fırsattır. Ancak gerçek bir barış, yalnızca silahların susmasıyla kurulamaz. Gerçek barış, hakikatin ortaya çıkarılmasıyla mümkündür. İşte bu nedenle Türkiye’nin acilen bağımsız hakikat komisyonlarına ihtiyacı vardır.

Hakikat komisyonları; Güney Afrika’dan Arjantin’e, Şili’den Kolombiya’ya kadar birçok ülkede çatışmalı süreçlerin ardından toplumsal yüzleşme ve iyileşmenin en önemli araçlarından biri olmuştur. Amaç intikam değil; gerçeğin ortaya çıkması, mağdurların dinlenmesi ve toplumun ortak hafızasının onarılmasıdır.

Türkiye’de kurulacak hakikat komisyonları;
Faili meçhul cinayetleri, zorla kaybetmeleri, köy boşaltmalarını ve yargısız infazları araştırmalıdır.

Askerî ve sivil arşivler açılmalı, gizli belgeler kamu denetimine sunulmalıdır.

Mağdurlar, tanıklar ve insan hakları savunucuları güvence altında dinlenmelidir.

Devlet görevlilerinin ihmali ya da suça ortaklığı varsa ortaya çıkarılmalıdır.

Cezasızlık kültürünü bitirecek hukukî mekanizmalar oluşturulmalıdır.

Bu komisyonların üç temel ilkesi olmalıdır:

Bağımsızlık:
Komisyonlar hükümetlerin ya da güvenlik bürokrasisinin etkisi altında olmamalıdır. Saygın hukukçular, insan hakları savunucuları, akademisyenler ve uluslararası gözlemciler sürece dahil edilmelidir.

Şeffaflık:
Raporlar eksiksiz yayımlanmalı, arşivler erişime açılmalı, hiçbir dosya “devlet sırrı” gerekçesiyle sonsuza kadar karartılmamalıdır.

Mağdur Odaklılık:
Amaç yalnızca geçmişi belgelemek değil; mağdurların onurunu iade etmektir. Özür mekanizmaları, rehabilitasyon süreçleri, tazminatlar ve toplumsal hafıza çalışmaları bu sürecin parçası olmalıdır.

Bazıları bu çağrıyı “devlete zarar vermek” ya da “teröre taviz vermek” olarak görebilir. Oysa gerçek tam tersidir. Devlete en büyük zararı verenler, hukuk dışına çıkan ve suçları örtbas eden yapılardır. Güçlü devlet; faili saklayan değil, faili ortaya çıkaran devlettir.

Güçlü devlet; karanlıkla yüzleşebilen devlettir.

Kör balıkçı gördü. Bu halk gördü. Anneler gördü. Çocuklar gördü. Artık devletin de görmesi gerekiyor.
Silahlar susarken hakikat konuşsun. Mağdurlar susturulmasın. Çünkü bu ülkenin geleceği; unutmanın değil, yüzleşmenin üzerine kurulabilir. Ancak o zaman “faili meçhul” sözü bu toprakların kaderi olmaktan çıkabilir.


  • 0
    SEVDİM
  • 4
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
UEFA Şampiyonlar Ligi finalinde Arsenal ile PSG karşılaşacakÖnceki Haber

UEFA Şampiyonlar Ligi finalinde Arsenal...

DEM Parti "yasal çerçeve taslağı" hazırlamışSonraki Haber

DEM Parti "yasal çerçeve taslağı" hazırl...

Haber Yorumları

  • Tirukewan08-05-2026 09:25

    Kaleminize sağlık.

  • Hüsnü Adıyaman07-05-2026 17:26

    Tebrikler hocam

  • Saliha07-05-2026 17:12

    Ellerinize sağlık içimizdekileri dile getirmişsin. Cani gönülden ????kutluyorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar