
Misbah ERATİLLA yazdı: Uyumayan Şehirler (5) haberine ait detaylar
Vanmed Haber Merkezi - Eğitimci-yazar Misbah Eratilla'nın yıllar önce gerçekleştirdiği umre ziyaretine ilişkin gözlem ve anılarını aktardığı yazısının dördüncü bölümünü dün yayınlamıştık. Bugün de beşinci bölümle devam ediyoruz. Eratilla, bu bölümde de bir filmi andıran gezisine ilginç gözlem ve serüvenleriyle devam ediyor...
"(...)Bir anda gözleri kamaştıran simsiyah örtülü Kâbe karşımdaydı. Yıllardır TV’lerde, gazete sayfalarında, oturma salonu levhalarında gördüğüm Kâbe şimdi tam karşımda duruyordu. 3 bin km’lik yoldan ziyaretine geldiğim Kâbe’ye öylece baka kaldım. Hayalimdeki Kâbe ile gerçek Kâbe karşı karşıyaydı. Hangisi daha gerçekti. İnancımda ne gibi değişiklik olacaktı. Umduğumu bulacak mıydım, yoksa inandığım iman ettiğim birikimlerim beni daha iyi noktalara mı getirecekti. Ümit ve korku arasına etrafıma bakındım. Suyun şekerin üstüne döküldüğünde nasıl eriyorsa içindeki taşlaşmış günahlarım da eritecek miydi? Bilemiyordum.
Kabe
Başlama noktası olarak yeşil renkli floresan lamba önünde durduk. Tam o noktada duran rehberimiz Osman Hoca tavafın başladığını söyledi. Her dönüşü bir şavt sayılan toplam yedi dönüş yaptık. Her dönüşte tam Hacerü’l Esvet’in karşısına geldiğimizde sağ elimizi selâma kaldırıp dualar okuyorduk. Bu arada hafıza arşivimdeki kişilere dua etmeye başlamıştım. Duaların reddedilmeyeceği alanda yığılma oluyordu. Mutlu ve ter içinde yedi şavttan sonra tavafımız tamamlandı. Kâbe’den ayrılıp cami içinden geçerek Tavaf namazı kıldık. Sonra kuruyan boğazlarımızı bir bardak zemzem suyuyla ıslattık.
Hacerül Esved
Ziyaretimizde hiçbir yeri incitmeden sanki sahabeler ve Hz. Peygamber (asm) hazırmış gibi, saygıyla hareket ediyorduk. İçim sevinç ve hüzün karışımı ruh hali ile çalkalanıyordu. Müslümanların dünyadaki halleri geldi gözlerimin önüne. İnsanlığa örnek iddiasıyla yola çıkan bu dinin mensuplarının şehirleri kan revan içindeydi. Her gün oluk oluk kanları dökülüyordu. En çok da birbirlerinin kanlarını dökmeleri acı veriyordu. Gözlerim kalbimin tercümanı olmuştu ve artık gözyaşlarımla konuşuyordum.
Arafat Dağı
Otobüsümüz hızla Arafat’a doğru yol alıyordu. Kavurucu sıcaklık Arafat’ın samimî sıcaklığını hissetmemizi azaltmadı. Arafat Mekke’nin doğusunda, Kâbe’den 16 km uzaklıktaydı. Arafat kelime olarak; bilme, anlama ve tanımak manalarını ihtiva ediyordu. Ayrıca güzel kokulu anlamını da taşıyordu. Dünyanın her yerinden gelen Müslümanlar burada görüşür tanışırlar. Günahlarını itiraf ederek affedildikleri yerdir. Affedilmelerinden sonra günah kirlerinden temizlenip Allah katında güzel bir kokuya sahip olmaları sebebiyle Arafat’a bu adın verildiği söylenir. Geçmişte olduğu gibi, dinî, ilmî, içtimaî ve de siyasî meselelerini konuşup çözüme kavuşturabilecekleri modern anlamda organizeli, düzenli, disiplinli bir kongre olması beklenirken, gönüllerin, ruhların uzlaşması ile yetinilmiştir. Dilleri, ırkları, renkleri, kültürleri ve coğrafyaları farklı olmasına rağmen, inançları, duyguları, dertleri, dilekleri ve duaları aynı olan milyonların yürekleri ve yanık yakarışları vardır. Arafat vakfesinde (bekleme zamanında) Arafat, insan türünün geçici yurdu dünya da ilk buluştuğu noktadır.
Arafat, Hz. Peygamber’in (asm) Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi mahiyetindeki Veda Hutbesi’ni okuduğu yer idi. Arafat’a vardım, gözlerimi kapadım. O zamana önce Hz. Peygamberi (asm) Arefe Günü devesinin üstünde Veda Hutbesini okurken hayal ettim. Her sözünü amcası Hz. Abbas (ra), amcaoğlu Hz. Fadl (ra), Hz. İbn-i Maktum (ra) ve diğer sahabeler diğer kişilere ulaştırmak için tekrar ediyorlardı. Arafat’da Veda Hutbesi’ni dinleyen yüz binden fazla sahabe vardı. Sözleri, kulaklarımdan damarlarıma hayat iksiri olarak akıyordu. Kalbimdeki kan bütün bedenime huzurla dağılıyordu. Bir müddet ruhum bedeninden çıkmış gibi nerede olduğumu hatırlayamadım. Hz. Peygamberin (asm) Veda Hutbesinde en son “Size dinî tebliğ ettim mi?” çağrısına sahabeler başlarını gökyüzüne kaldırıp: “Ettin!” sesi beni yıldızlara kadar yükseltip paraşütle yere indirmiş gibi heyecanlandırdı. Üç kez: “Şahit ol ya Rab!” dediğini duyar gibi oldum. Arafat’a baktıkça bu topraklarda hâlâ sahabelerin ayak izlerinin sıcaklığını ve seslerinde “Tebliğ ettin ya Resulullah (asm)!” sedasını duyuyor gibiydim."
Devam edecek...














































Yorum Yazın