
Eğitimci-yazar Misbah Eratilla, birkaç yıl önce gerçekleştirdiği umre ziyaretinde Mekke ve Medine’deki sosyal yaşamı yerinde gözlemledi. Gece gündüz mütemadiyen yaşanan insan hareketliliği nedeniyle ziyaretçilerin bu iki kenti “uyumayan şehirler” olarak nitelediğini söyleyen Eratilla, yolculuğunda yaşananları, yaşadıklarını ve gözlemlerini ilginç anekdotlarla kaleme aldı.
Vanmed Haber Merkezi - İşte, Eratilla’nın anlattığı ilginç umre ziyareti anılarından ilk bölüm!
“Havalimanına yeni varmıştık. İlk defa gördüğüm insanları seyre dalmıştım. Burada herkes bir yerlere doğru hızlı adımlarla yürüyordu.
Değişik renkteki insanları gördüğümde özellikle de uzun boylu zenciler dikkatimi çekmişti. Bir müddet de gözleri çekik saçları dik, ufak tefek boylu insanları da seyrettim. Daha önce hayalimde bile canlandıramadığım çeşit çeşit insanları bir arada görüyordum. Zamanım olsaydı oturup günlerce farklı insanları izlemek isterdim.
Kılık kıyafetleri, başlarındaki örtüleri, boyunlarındaki kolyeleri, kollarında ve vücutlarındaki dövmeleri bir arada görmek insana farklı bir tat veriyordu... Herkes birbirini çok rahat anlıyor gibi hareket ediyordu. Bu duygu yoğunluğu içinde etrafıma bakınarak pasaport ve kimliklerimizi uçuş kapısındaki görevlilere verdik ve ardından bir tünelden geçtik.
Uçağın giriş kapısında “hoş geldiniz” diyen iki görevliyle selâmlaştıktan sonra orta sıralardaki yerimize geçtik. Uçağımız saat 16.40’ta İstanbul’dan Medine’ye havalanacaktı. Uçak önce gürültülü bir sesle çalıştı sonra tekerlekleri yerde hızlandı. Biri beni yukarıya çekiyormuş gibi içimde bir boşluk hissettim.
Uçak gökyüzüne doğru havalanırken ben de havalanıyor gibiydim. Bir müddet sonra uçak bulutların üstüne çıkmıştı. Gökyüzünde bulutlar etrafa dağılan pamuk yığınlarını andırıyordu. Uçağımız akşam saat 08.00’da Medine Havaalanı’na inmişti.
Medine’ye vardığımda duyduklarıma ve hayallerime giydirdiğim elbiseyle etrafıma bakındım. Gözlerim, aklım ve kalbimden gelecek sürpriz ve şokları, ışık ve ateş olarak damarlarımdan kanıma karışacak anı bekliyordum. Otele vardıktan yarım saat sonra yani gece saat 12.00’da Hatay İskenderunlu Ali Hoca rehberliğinde grup olarak Peygamberimizin (asm) Türbesi’ni Ravza-i Mutahhara’yı (Cennet bahçesi) ziyarete gideceğimiz söylendi. Herkes saatinde toplandı. Cami avlusuna adımımızı attığımızda bizi içine çeken ve kollarını açmış bize “gel” diyen Hz. Peygamberin (asm) manevî havası elektrik çarpmış gibi bedenimde hissettim. Etrafımıza bakınıyorduk. Yerler göze hoş görünen mermerlerle kaplı ve çevre tertemizdi. Etraf zeminle uyumlu bir kompozisyon sunuyordu.

Mekke ve Medine ziyaretine gelen insanlar güzel bir isim bulmuşlar. “Uyumayan Şehirler” diye isim takmışlar. Bu mübarek mekânlarda kimse uyumuyor. Herkes ayakta ve ibadet halindeydi. Birinci kapıdan Mescid-i Nebevi’ye girdiğimizde Hz. Peygamberin (asm), hemen yanında Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer’in (ra) türbelerini ziyaret etmek için kalabalığın hafiflemesini bekledik.”
Sabah namazından sonra otelimizde birkaç saatlik dinlenmeden sonra kahvaltı için yemeğe indik. Yemekler açık büfe tarzında hazırlanmıştı. Tabağımızı aldık, ağız tadıyla yiyebileceğimiz yemeği bir türlü bulamıyorduk. Kahvaltılık olarak şekerli ve yağlı yemekler çoğunluktaydı.

Gece karanlığında gündüzü aratmayan güçlü ışıklar ve gündüz güneşin çıkmasıyla aynı direklerde yerini devasa şemsiyelere bırakıyordu. Şemsiyelerin açılışı seyre değerdi. Güneşin kavurucu sıcaklığı insanı incittiği anda şemsiyeler efsanevî ve devasa kuşkanatlarını andıran gölgeleriyle serinlik dağıtıyorlardı.

Devam edecek…














































Yorum Yazın