
Misbah ERATİLLA yazdı: İran Anıları (IV) haberine ait detaylar
Fars dili ve edebiyatının büyük bir sanatçısı olup 1324 - 1391 yılları arasında yaşamış Hafız Şirazi’nin türbesine gitmek için yola koyulduk. Hafız şiirlerinde her zaman Şiraz’ın güzelliklerinden bahsetmiş ve ölümünden sonrada Şiraz’a gömülmek istemiştir. Hafız’ın gömülü olduğu türbeye vardık. Halk arasında buraya “Hafıziye” denilmiş.
Hafız, eserlerinde Farsçayı öyle bir ustalıkla kullanmış ve öyle büyük eserler vermiş ki bunların başka bir dile tercüme edilmesi hemen hemen imkânsız hale gelmiş. İranlılara göre her evde mutlaka bulunması gereken iki şey vardır. Birincisi Kur’an-ı Kerim diğeri ise Hafız’ın bir eseri. Hafız, İranlılar arasında bir halk kahramanı, bir pop yıldızı gibi sevilip saygı duyulan bir kişiliktir.
Hafız’ın türbesi, geniş bir bahçe içinde iki havuzla süslenmiş huzurlu ve çok sayıda ziyaretçisinin olduğu bir yerdi. Mezar taşına şiirlerinden biri işlenmiştir. Bu taş 1773 yılında Kerim Han tarafından yerleştirilmiştir. 1935 yılında ise türbenin üzerine bir kubbe yapılmış bu kubbe sekiz sütün üzerinde yükseltilip çini işlemeli ve derviş sarığını sembolize eden bir şekilde yapılmış.

Bahçenin bir köşesine oturup ziyarete gelenleri izlediğimde, çok ilginç sahnelere şahit oldum. Birçok kişinin elinde Hafız’ın fal kitabı olan “Faal-e Hafiz” ile dolaştığını ve türbenin ruhaniyeti altında açtıkları fallarla gelecekte neler olacağını bulmaya çalıştıklarını gördüm. İranlılar, Hafız’ın şiirlerinin bulunduğu fal kitabından rastgele bir sayfa seçerek orada yazılanların kendi gelecekleri hakkında işaretler taşıdığına inandıklarını söylüyorlar.
Akşam olup güneş batarken türbe aydınlatılır ve hoparlörlerden kısık bir sesle okunan Hafız’ın şiirleri duyulurdu. Burası bir türbeden çok bir anıt gibi görünüyordu. Sanki bir kütüphaneyi yâda bir müzeyi ziyaret eder gibi Hafız’ın türbesi ziyaret ediliyordu. Entelektüel ve sanatçı görünümlü kişilerin çoğunlukta olduğu ziyaretçisi vardı. Hafız’ın türbesinin başında Fatiha okuduğum esnada sanki bana şöyle diyordu:
Gönül o denli zarif, incinebilir bir yapıdadır ki
Tıpkı goncanın kıvrım kıvrım sarılmış yaprakları gibidir.
Zorlayarak açmaya kalkma
Zamana bırak kendiliğinden yavaşça açılsın!
İran’ın büyük şairlerinden hafızın türbesini ziyaret ettikten sonra bir diğer büyük bir şairi olan Sadi Şirazi’nin türbesine doğru yola çıktık. Sadi Şirazi’nin (1209-1291) hayatı gezilerle geçmiş ve bir anlamda gezginlerin şahı olmuştur. Sadi Şirazi ilk eğitimini Bağdat’ta almış ardından Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Hindistan’a gitmiştir. Hem şiirde hem de düz yazıda çok başarılı eserler vermesinin nedeni insan karakterini iyi bilmesi ve yaşam konularında felsefi düşüncelerini sanatıyla birleştirebilmesindeki ustalıktır. Sadi, bir dönem Haçlılar tarafından esir alınmış ve Tripoli’deki cezaevinden tünel kazarak kaçmıştır. Hafız’ın Şiraz’dan dışarıya çıkmayıp dünyayı tek bir şehirden ibaret görmesine karşılık Sadi’nin şehri, bütün dünya olmuştur. Sadi, otuz yıldan fazla bir süre gezgin bir derviş olarak yaşamış, Hindistan’dan Anadolu’ya Lübnan’dan Etiyopya’ya kadar bütün dünyayı dolaşmıştır. Yazdığı eserlerden en önemlileri “Bostan” ve “Gülistan’dır”.
Güller şehri olarak adlandırılan Şiraz’da güllerden çok manevi tatların kokusu daha çok geliyordu. Sadi’nin şiirleri dini motiflerle doludur. Türbeye giden yol, insana sanki bir saraya gidiyormuşsun hissi veriyordu. Biz de sultanlara giden bir yolda yürür gibi Sadi’ye yürüdük. Orta alanda bakımsız çiçeklerle süslenmiş bir yol. Çam ağaçları kubbeyi gölgede bırakacak kadar yüksekti. Hafız ve Sadi Şirazi’ye giderken bir türbe veya bir mezara gider gibi değil sanki canlı birini ziyarete gider gibi gidiliyordu. Orada kuru toprağa düşen yağmur tanelerinin verdiği toprak kokusu alır gibi şiir ve edebiyat kokusu alıyordum. Sadi Şirazi’nin ziyaretçileri Hafıza göre biraz daha avam insanlardı. Sadi’nin yeri Hafıza göre biraz daha tenha ve gösterişsizdi.
Şiraz’da tadımlık olarak kaldığımı biliyordum. Burada aylarca kalıp adım adım şehri gezmek isterdim ama İran’da gezilecek daha çok yer vardı. Yolculuğumuza güneyde bulunan Umman denizinin sıcak sularına doğru devam edecektik.
Dağların ve toprağın üzerinden yeşilliğin soyulduğu, kup kuru toprakların su diye feryat ettiği yollarda ilerliyorduk. Engebeli dağları aşarak sahile varmak istiyorduk. İran’ın en sıkıntılı yollarında ilerliyorduk. Güneye varmak için Yüksek dağları aşıp inişe geçtiğimizde gökyüzünün moral bozucu havasıyla karşılaştık. Hava sıcak, nemli, bulutlu, sisli ve pusluydu. Sanki dünyanın dışında bir yere gelmiştik. Buralarda insanlar nasıl yaşıyor diye aklım şaşıyordu. Buranın adı Buşehir’di. Şehrin girişi diğer şehirlerde olduğu gibi gösterişliydi. Sahile yapılan dolgu çalışmaları devam ediyordu. Şehre ikindi sonrası girdik, caddeler ve sokaklar bom boştu. Yolda hareket halindeki arabalardan başka kimseler yoktu. Kalmak için otel aradık. Kalınabilecek doğru dürüst tek bir otelleri vardı onda da yer kalmamıştı. Yapacak bir şey olmadığından sıradan bir otele yerleştik. Akşam yemeği için dışarı çıktık. Sahil boyunda belki Türkiye’de de eşi az bulunur bir restorana gittik. Bu restoran dört katlıydı ve tıklım tıklım müşteriyle doluydu. Her şey mükemmeldi. Yemekten sonra yapımı süren sahil şeridinde yürüdük. Gezdiğimiz şehirlerde olduğu gibi Buşehir’de de bir sürü park vardı. Karşımızdaki parkta çadırlar kuran ve geceyi burada geçiren insanlar vardı. O geceki sıcaklık tenimizin altında dolaşan kanımız kadar bize yakın geziniyordu. Gecenin geç vakitlerine kadar sahilde dolandık ve geç vakitte otele döndük. Otel odalarının içi bir çaydanlığın ocakta kaynaması gibi sıcaktı. O gece hayatımın en zor ve sıcak gecesini geçirdim. Bu şehirden bir an önce çıkmak için sabah olmasını iple çektim ve dakikaları dahi saydım. Nihayet sabah oldu. Kahvaltı sonrası hemen şehri terk ettik. Uman Denizi sahili boyunca yolculuğumuza devam ettik. Bir ara durup Umman Deniz’inde bir saate yakın yüzdük. İran devriminden önce burası en ülkenin en önemli plajlardan biriymiş. Kumu kaliteliydi ve sahili çok geniş bir alana yayılmıştı. Metrelerce denize açılmamıza rağmen hala ayaklarımız yerdeki kumlara değiyordu. Su sıcak ve rahatlatıcıydı. Sonra duş almak istedik ama suları kesmişleri. Bir plajın nasıl kötü olması gerekiyorsa öyle bakımsız bırakmışlardı. Apar topar giyindik ve bu şehirden yani bölgenin başşehrinden yola çıktık. Aracımıza yakıt almak için bir benzinliğe yaklaştık ama yakıt kartla alınıyordu. Bir kamyon şoförünün vicdanına sığınarak onun kartıyla aracımıza yakıt aldık. Bu sefer hepimizde bir yakıt korkusu başladı.
Buşehir, gündüz olduğu gibi gece de bizi boğucu havasıyla haşladı. Şehir ekonomik olarak İran’ın ikinci büyük limanına ve Dünyanın en büyük doğal gaz rezervine sahipti. Aynı zamanda İran’ın en büyük nükleer merkeziydi. Burası her ne kadar yaşanmayacak bir yer olsa da ekonomi olarak ülkenin can damarıydı. (Devam edecek...)














































Yorum Yazın