
Misbah ERATİLLA yazdı: İRAN ANILARI (III) haberine ait detaylar
Abdülkerim Bey bize İsfahan’ın yüzyıllar boyunca tarihin çalkantıları arasında kalmasına rağmen sanki daha bugün kurulmuş gibi taze ve dipdiri bir şehir olduğunu söylüyordu. Hayalimdeki şehri bir an önce görmek için sabırsızlanıyordum. Çünkü tarihi bir eseri gördüğümde sanki o günlere yolculuk yapmış gibi heyecanlanıyordum. İşte İsfahan’a varmadan o derinden gelen duyguları yaşıyordum. Sanki o çağa gidiyor ve o insanları görecekmişim gibi heyecanlıydım. Akşam saatlerine doğru ağır vasıtaların yoğunluğu arasında Isfahan şehrine girdik.
Ey kadim Isfahan seni görmeye geldim diye içimden ona sessizce seslenirken şehrin ışıkları arasında yer alan güzel bir otele yerleştik. İsfahan’ı bir an önce görme merakımı dindirmek için otelden hemen dışarı çıktık. Birkaç yüz metrede uzaklıktaki nehrin üstüne bir gerdanlık gibi kurulan meşhur ışıldayan köprüye gittik.
İran’da Zayende Nehri üzerinde kurulu olan 11 köprü var. Bu Köprülerden beşi oldukça eski idi. Biz Farsça’da anlamı otuz üç olan Siesepol (Si-E-Se) Köprüsüne gittik. Bu köprü Safevi Hanedanı içinde en görkemli sayılan I. Abbas’ın generali Allahverdi Han tarafından 1599 ile 1602 tarihleri arasında yapılmıştı. 298 Metre uzunluğunda olan köprü aynı zamanda suyu regüle etmekte de kullanılıyor. Köprünün iki ayağındaki yerlere oturup manzarayı seyrettik. Araç trafiğine kapalı olan köprü, günbatımı sonrasında yanan ışıklarla birlikte karanlığın içinde etkileyici bir atmosfere bürünüyordu.
Siesepol köprüsü 400 yıllık mimarisi ve estetiğini gezip görmeye gelen yerli ve yabancıların hayretlik bakışları arasında kendiyle övünmüş gibi misafirlerini centilmence ağırlıyordu.

İsfahan’ı gördüm diyebilmek için öncelikle gidilecek yerin başında Ali Kapu Sarayı gelir. Kelime anlamı “Ali’nin Kapısı” olan saray, 1597 yılında Şah Abbas’ın emriyle yapılmış olup özel motiflerle süslenmiş bir saraydır. Altı katlı yapısıyla meydanın tam ortasında yer almaktadır. “Mübarek Nakş-ı Cihan Devlethanesi” ve “Kasr-ı Devlethane” şeklinde isimlendirilen bu saray, Safevî Dönemi’ne ait kendine özgü saray mimarisini barındırıyor. Vakti zamanında kraliyet ailesi, bu saraydan meydandaki faaliyetleri, şenlikleri izlermiş. En ilgi çeken yeri ise on sekiz ince ve zarif sütun üzerinde yükselen terasıdır. Sarayın iç odalarındaki tasarım görülmeye değerdi.
Ali Kapu Sarayı, özene bezene yapılmış, bir kutu gibi çizilmiş, ortası yeşillendirilerek içine ve dışına dükkânlar kurulmuş. Bu dükkânlarda turistlere satışa sunulan çiniler, bakır işlemeli eşyalar göz kamaştırıyordu. Ali Kapu’yu gezmek için paytonla turları düzenleniyordu. İsfahan; yeşil alanları, yolları, parkları, sokakları, mesire yerleri ve tarihi yapısı ile geçmişle günümüzü harmanlayan bir atmosfere sahipti. Bu şehirdeki müzeler, çarşılar, medreseler ve tarihi mekânlar öyle birkaç günde gezilebilecek yerler değildi. Bu yerleri gezip görmek aylarımızı alırdı.
İran şehirlerini gezerken dikkatimden kaçmayan en büyük şey, İranlı gençlerin takıldığı kafe ve kafeteryaların Avrupai ve Amerikanvari yerler olmasıydı. Bayanların gecenin geç saatlerine kadar sokaklarda gezebilmeleri buraların güvenli bir şehir olduğunu kanıtlıyordu.
İsfahan’da Mescid-i Şah bu günkü adı ile anılan İmam Meydanı’nın geniş bir alanı vardı. İsfahan, taş devrine kadar uzanan tarihi ile kadim ve modern şehir olma özelliğini beraber taşımıştır. Aynı zamanda Safeviler döneminde baş şehir olarak tarihteki yerini almıştır.
İsfahan’a doyamadan öğle saatlerine doğru Şiraz’a doğru yola koyulduk. Tarihin renkli hayal dünyasını edebiyatla ve şiirle yoğuran Şiraz şehrini görmek için sabırsızlanıyordum. Şiraz’a yaklaştıkça yeşillik git gide azalıyor, boz dağlara yerini devrediyordu. Yol üzerinde tarihin gün yüzünde kalan nadir eserlerinden biri olan Aşkani imparatorunun taç giyme törenini gösteren kayalardaki oyma figürler ve hemen yanı başında Nakş-ı Rüstem diye tabir edilen yerleri sıcaklığın kavurucu vaktinde gezdik.
Asıl görmemiz gereken yer ise Pars Polise (persler şehri) idi. Yolumuza devam ettikçe heyecanımız artıyordu. Şiraz’ın 55 km. kuzeydoğusunda Pers Kralı Dara tarafından kurulmuş Taht-ı Çemşit olarak isimlendirilen antik şehre geldik. Şehir taşıma toprakla oluşturulan suni bir tepenin üzerine kurulmuştu. Tören alanı yaklaşık 10 bin kişi alabilecek büyüklükte idi. Antik şehir, masa üstünde duran bir vazo gibi her yerden rahatlıkla görülüyordu. Antik şehri görmek ücretliydi. Yabancılardan bilet ücreti on kat fazla alınmaktaydı. Rehberimiz ucuz taraftan bilet aldı ve antik saraya doğru bir hayli yürüdük.

Saraya sağ ve sol tarafta iki ayrı merdivenle giriş yapılıyordu. Biz sağ taraftaki merdivenlerden saraya doğru çıktık. Merdiven basamakları normal merdiven basamaklarının yarısı kadardı. Sarayı planlayan mimar, kralın merdivenlerden çıkarken öne doğru eğilmesin diye merdiven aralığını kısa yapmış. Girişteki levhada yazıldığına göre sarayın yapımı 120 yıl sürmüş. Sarayın yapımı M.Ö. 583 yılında tamamlanmış. Büyük İskender M.Ö. 331 tarihinde şehre saldırarak sarayı yıkmış. Bu yıkım sonrası saray toprak yığınları altında kalarak zamanla kaybolmuş. Ta ki 1930 yılında arkeolojik çalışma sonucunda şehrin kalıntıları tekrar ortaya çıkarılmış. Duvarlarda görülen kabartmalarda dünyanın her yerinden krala hediye sunan milletlerin temsili kabartmaları görülmeye değerdi.
Unesco antik sarayı yani Tahtı Cemşid’i dünya mirası listesine almış. Böyle tarihi yerleri gezerken insanlığın medeniyet yolunda ne kadar çok mesafe aldığını daha iyi görünüyordum. O sarayın yapılışını hayal ederken o koskoca taşları ve metrelerce uzunluğundaki sütunların yapılışını, buraya getirilişini düşündükçe insanın ne kadar önemsiz olduğunu anlıyordum. Saray inşaatının yapımı esnasında ölen insanlar bir an tek tek gözlerimin önünde canlandı. Sanki keskin bir jiletin kesiği gibi acı duyduğum. Kölelerin güneş altındaki görüntüsü ve taşları kıran ustaların çekiç sesleri yankılandı kulaklarımda.
Bu saray insan kanı üzerine inşa edilmişti. Yunan kaynakları ise burayı cennetin bir parçası olarak tarif eder. Sarayın ön kısmı düz ovaya bakarken arka tarafı sırtını dağa dayamıştı. Saray görüntü itibariyle gerçekten cennet gibi güzel bir yerde kurulmuştu. Arkeologlar yıkılmış medeniyetlerin altında bir şeyler ararken ben ise inleyen insanların seslerini duyuyordum.
Bitkin, yorgun bir günün sonunda yolumuza devam ederek Şiraz’a akşam ezanında vardık. Şehirde trafik o kadar karışıktı ki bazı yolları birkaç defa dolanarak otele ancak varabilmiştik. Otele yerleştik ve gece şehri dolaşmaya çıktık. Güneş kadar aydınlık sokak lambalarının altındaki işportacılar şehri ele geçirmiş gibiydi. İran’ın birçok şehrinde gece işportacılarını gördüğüm gibi Medine sokaklarında da görmüştüm. Gece cadde ve sokaklar kayıtta olmayan sokak esnafının eline geçmişti.
Sabah erken saatlerde kalkarak Kerim Han Kalesini gezdik. Ardından Şehrin dini havasını yansıtan Şah-ı Çerağ türbesini görmek için günün en sıcak saatinde yola çıktık. Şiiliğin önemli isimlerinden ve 12 imamdan biri olan İmam Rıza’nın öz kardeşi Seyyid Emir Ahmed bu türbede yatıyordu. Bu zat 835 yılında Şiraz’da düşmanları tarafından öldürülmüştü. Türbe ihtişamlı ve göz alıcı idi. 14. yüzyılda onun anısına mezarının bulunduğu bu yere bu türbe yapılmış. Sonradan burası Şiiliğin en önemli ziyaret yerlerinden biri olmuş. Türbenin içi ve dışı çok güzel dekore edilmiş. İsmi “Işıkların Şahı” olan bu türbenin iç duvarları milyonlarca küçük ayna ve mozaikle işlenmişti. Türbenin gümüşten yapılmış korkulukları göz kamaştırmaktaydı. Türbenin çeşitli yerlerinden gelen yeşil ve sarı ışıklar, beyaz ışıkla karışıp yansımaktaydı. Bu mekâna sürekli ziyaretçi akını olmaktadır. Türbenin içine girdiğinizde insanda ister istemez bir huşu, hüzün, ihtişam, eziklik ve hayranlık gibi karmakarışık duygular oluşuyordu. Bu türbedeki ortamdan etkilenmemek neredeyse imkânsızdır.
Şah-ı Çerağ türbesinin önündeki geniş bahçede bir süre oturarak etrafı seyrettik. Ana binanın altın kaplamalı kubbesi, duvarlardaki eşsiz mavi çinileri ve mozaikleri göz kamaştırıyordu. İran’ın her yerinden gelen ziyaretçileri oradan oraya koşuşturuyordu. Ayrıca kadın erkek birçok ziyaretçinin içeride ağlaması dikkatimi çekmişti. Türbedeki ağır yas havasından kurtularak türbeden ayrıldık. (Devam edecek)














































Teşşekkür ederim hocam.