
Misbah ERATİLLA, İran'a yaptığı seyahati gözlem süzgecinden geçirerek yazdı; "MAHABAT KORKUTULMUŞ OLACAK Kİ SIRTINI DAĞA DAYAMIŞTI!"

“Seyahat etmek, hayal gücümüzü gerçeklerle dengeler ve bazı şeylerin nasıl olduğunu düşünmek yerine onları görmemizi sağlar.” – S. Johnson
Ne zaman yeni bir yeri görsem veya görmeye doğru bir adım atsam ruhumda yeniden bir diriliş olduğunu hissederim. Yeşeren bir fidan gibi çevreme mutluluk saçarım. Kitaplarda okuduklarım ile gördüklerim arasında kıyasıya bir savaşı yaşarım. Seyahatte gördüklerimi daha iyi anlamak için bir süre zihnimde demlerim. Sonra gördüklerimi süzgeçten geçirerek hafızamın bir köşesinde bekletirim.
Dört yıl önceki İran seyahatim de öyle oldu. Büyük bir heyecanla ve merakla hayallerimin yüzleşeceği İran yolculuğuna Van’ın Saray ilçesindeki Kapıköy Sınır Kapısı’na yol alarak başladım.
Saray ilçesinden sınır kapısına kadar olan yol bozuktu. Toz ve duman içindeki yol, seyahatimizin ilk olumsuzluğunu yaşadım. Bu moral bozan görüntü sonrası pasaportlarımız Türkiye ve İran yetkililerince mühürlendikten sonra İran topraklarına giriş yaptık.
Aracımızla yol aldığımız ilk kilometrelerde görülen topraklar, kuru ve saçları dökülmüş bir ihtiyara benziyordu. Dağlar ise tüm heybeti ile bize bakıyordu. Yol boyunca gördüğüm manzara bende soğuk, itici, kirli, bakımsız ve harabe bir ülkeye geldiğim izlenimi verdi. Kendi kendime eğer “İran böyleyse vay halimize!” dedim ve moral bozukluğu seyahatimin daha ilk saatlerinde keyfim kaçmıştı. Bozuk tozlu yoldan, sararan otların arasından zikzaklar çizerek ilerliyorduk. Yollar sessiz ve ürkütücüydü.
Yol boyunca ilk defa karşılaştığımız 20 yaşlarındaki Span Peco marka bir araç kaplumbağa gibi yavaş yavaş gidiyordu. Neredeydim, nasıl bir yere geldim diye hayal kırıklığı yaşıyordum. Yollar ise yıllardır hiç bakım yüzü görmemişti. Bir müddet Tren yoluna paralel yol aldık. Bu arada aracımızı çukurlardan kurtarmak için zikzaklar çizerek yol alıyorduk. Dağlık bölgeye geldiğimizde yol o kadar daraldı ki iki araba yan yana zor geçiyordu.
Bu arada yola devam ettikçe yoldaki araç sayısı da artıyordu. Yol kenarlarında mangal yakarak piknik yapan ailelerin yanından geçtik. Cuma günü olduğundan İran’ın hafta sonu tatiliydi. Yolculuk boyunca hala moralimizi düzeltecek bir şey görememiştim.
65 km’lik bir yolculuktan sonra karanlık bir gecede ani bir yıldızın parlaması gibi yeşillikler görünmeye başladı. Hoy kentine varmıştık ve nihayet asfalt yola girdiğimizde Salmas’a on kilometre kalmıştı. 16 yıl Mahabat Radyo, TV Müdürü olarak görev yapan ve buradan emekli olan Urmiye’li Abdulkerim Bey bizi Salmas’ta bekliyordu. İran seyahatimiz boyunca bize rehberlik edecekti.
Aracımız asfaltta yol aldıkça İran’ın hayat seviyesinin yükseldiğini ve markalı yeni araç sayısının arttığı göze çarpıyordu. O eski püskü arabalar yerini biraz daha yeni araçlara bırakmıştı. Yol aldıkça çevre güzelleşiyor yüzümdeki tebessüm ve memnuniyet artıyordu.
Nihayet yol kenarında cipiyle bizi bekleyen Abdülkerim Bey göründü. Siyah renkteki cipin önünde kırmızı tişörtü ile bize el sallıyordu. Aracımızı park ederek Abdülkerim Bey ile selamlaşıp kucaklaştık. Aracını takip ederek Salmas şehir merkezinde bir kafeteryanın önünde durduk.
Abdülkerim Bey, yorgunluğumuzu gidermek için bize İran’a has meyve suyu içinde dondurma ikram etti. Önceleri bu gelen içeceğe temkinli yaklaşarak ve tattık. Bu içecek havuç suyunun içine dondurma konarak yapılmıştı. İlk defa farklı bir tat ile karşılaşmıştık.
Urmiye’ye doğru yola devam ettik ve Urmiye’ye vardığımızda sokak aralarından geçerek iki katlı dublex bir evin önünde durduk. Bu ev Abdulkerim Bey’in eviydi ve geceyi burada geçirdik.
Abdülkerim Bey’in yaptığı program çerçevesinde sabahın erken saatinde kalkarak İran seyahatimiz için yola çıktık. Zagros Dağı bir tablo gibi Urmiye şehrinin başı üstünde bir manzara gibi duruyordu. Abdülkerim Bey Urmiye’nin Zagros’ların hemen arka tarafındaki Şemdinli’ye komşu olduğunu söylüyordu. Gökyüzüne bir mızrak gibi uzanan Zağros’ların tepesi karlıydı. Urmiye’nin şehre hâkim tepesine çıkıp şehri temaşa ederken kendimi derin bir huzur deryasında yüzüyor gibi hissettim. Bu tepe, Şeyh Ubeydullah Nehri Tepesi olarak biliniyordu. Tepeden şehre avuç içine bakar gibi baktığımda uzakta bir çarşaf gibi serili olarak yayılan Urmiye Gölü ise kanı çekilen bir hasta gibi kurumaya yüz tutmuştu.
Aracımızla Urmiye’den Mahabat’a doğru yola çıktık. Mahabat, yeşilliğin dağlarla birleştiği bir manzara ile karşılaştık. Şehir dağdan ileriye doğru açılan bir avuç gibi yayılmıştı. Şehir, geçmiş zamanlarda korkutulmuş olacak ki sırtını dağa dayamıştı. Mahabat, daha önce yaşadığı olaylardan dolayı üzerindeki korkuyu hala atamamıştı. Mahabat’ın kuzeyinde bir demlik gibi akarsuyla dolan bent, şehre bir göl hediye etmişti. Göl ise bir gerdanlık gibi etrafına nefis bir manzara sergiliyordu. Gölde toplanan su ise arklarla şehri boydan boya kat ederek sulamada kullanılıyordu.
Mahabat geniş yolları alt- üst geçitleri ile modern bir şehir görüntüsü veriyordu. Şehirde çok sayıda park göze çarpıyordu. Şehri uzun süre gezmemize rağmen oturacak bir çay ocağı göremedik. Zaten İran’ın genelinde çay içilmiyordu. Mahabat şehir merkezi meydanına geldiğimizde rehberimiz Abdülkerim Bey, bu meydanda 1946 yılında idamların yaşandığını bu meydana halk arasında “Çarçıra Meydanı” dendiğini söyledi. Bugün ise o meydana dört aslan heykeli dikilmiş.
Çarçıra Meydanının sol tarafındaki parka doğru gittik. Yöresel kıyafetleriyle banklarda oturan yaşlıların bir kısmı dama oyunu, bir kısmı da çocuklar gibi rahat rahat yere oturarak domino oynuyorlardı. Bu şehirde öne çıkan en önemli özellik herkeste görülen centilmenlikti. Göze çarpan ilk şey beyefendilikleriydi.
Batman’dan geldiğimizi duyduklarında ısrarlı bir şekilde bizleri evlerine misafir etmek istediler. Teşekkür ederek yolumuzun uzun olduğunu söyleyerek ayrıldık. (Devam edecek)














































'' Kitaplarda okuduklarım ile gördüklerim arasında kıyasıya bir savaşı yaşarım.'' sözü ile neler yazdığınızı merak etmemek elde değil. Devamını heyecanla bekliyorum müdürüm.