
"(...)En büyük ahlak, bir halkın kendi kaderine bizzat sahip çıkmasıdır."
Geçtiğimiz günlerde Rasti.tv portalında Sûad Haymatlos’un "Kuyruklu Kürt’ten kanatsız Melek’e kolonyalı ahlakın kıskacı" başlıklı sarsıcı yazısını okuduğumda, Kürt meselesinin sadece bir kimlik savaşı değil, devasa bir psikolojik ve diplomatik kuşatma olduğunu bir kez daha derinden hissettim.
Haymatlos’un "egemen akıl" üzerine yaptığı tespitler, bir halkın nasıl "mankurtlaştırılmak" istendiğine dair acı bir vesikadır. Bu yazıdan yola çıkarak yaptığım derin tefekkür, bizi kolonyal aklın üç farklı coğrafyadaki üç farklı maskesine götürüyor.
İki Uçlu Tuzak: Ya Barbar ya Melek.
Kolonyal akıl, tarih boyunca ezmek istediği halkları iki uçlu bir cendereye sokar. Bir yanda onları "kuyruklu, vahşi, ilkel" diyerek şeytanlaştırır; diğer yanda ise ,bugün daha sık rastladığımız üzere onları "kanatsız melekler" olarak idealize eder.
Peki, neden? Çünkü "meleklerin" siyasi iradesi olmaz.
Melekler talep etmez, sadece rıza gösterir. Kürt halkı üzerinde denenen bu "melekleştirme" operasyonu, aslında onların halk olmaktan kaynaklı özerklik, egemenlik ve uluslararası tanınma haklarını felç etmeyi amaçlayan sinsi bir stratejidir.
Rojava ve Hewlêr: 'Melekler' ile 'Sorumsuzlar' Arasında
Bu kolonyal akıl, Kürtleri birer "siyasi özne" değil, birer "figüran" olarak tutmak için her parçada farklı bir aparat kullanıyor:
Rojava’da "Seküler Melekler"
YPG/YPJ savaşçılarının IŞİD’e karşı mücadelesi, Batı’da "modernite ile karanlığın savaşı" olarak alkışlandı. Ancak bu alkışlar, Kürtleri "kadın hakları ve demokrasi vahası" olarak dondururken, siyasi statü taleplerini görünmez kıldı. Mesaj netti: "Siz ahlaki olarak üstünsünüz, bu yüzden statü gibi 'kaba' taleplerle bu safiyeti bozmayın."
Sonuç? Savaş bittiğinde "melekler" masanın dışında bırakıldı.
Güney’de "İrrasyonel Ayrılıkçılar"
Federal Kürdistan’daki 2017 Bağımsızlık Referandumu'nda Kürt halkı en temel demokratik hakkını kullandığında, dünya "bu ahlaki değil, zamansız ve sorumsuzca" dedi. Kürtler burada "şeytanlaştırılmadı" belki ama "meşruiyet dairesinin dışına itilmiş uslanmaz çocuklar" muamelesi gördüler.Bunun cezasını da ;Kerkük ellerinden alınarak ,petrol gelirleri kısıtlanarak ve Gümrük kapılarına merkezi Hükümetin memurları atanarek ödetildi.
Rojhilat: Tarihsel İhanetlerin ve Sessizliğin Sahnesi.
İran Kürdistanı (Rojhilat) söz konusu olduğunda ise kolonyal akıl yerini derin bir "seçici
körlüğe" bırakıyor.
Mahabad Cumhuriyeti’nin (1946) bir gecede petrol anlaşmalarına feda edilmesinden bugüne, Rojhilat hep bir "pazarlık kartı" olarak görüldü.
Yakın zamanda tanıklık ettiğimiz "Jin, Jiyan, Azadî" serhildanında, Kürt kadınları dünya medyasında "özgürlük ikonları" olarak kutsandı. Ancak bu "ahlaki estetik" alkışlanırken, aynı güçler kapalı kapılar ardında İran ile nükleer pazarlıklar yapmaya devam etti. Ukrayna’nın egemenliği için dünyayı ayağa kaldıran hukuk mekanizması, Rojhilat’ta idam edilen Kürt gençleri veya kurşuna dizilen kolberler söz konusu olduğunda "toprak bütünlüğü" kutsallığına sığınıverdi.
Uluslararası Arenada 'Kullanışlı Kurban' Rolü
Bu üç örnek de tek bir hakikate çıkıyor: Kolonyal akıl için Kürtler ne şeytan ne de melektir; onlar sadece "kullanılabilir nesnelerdir." Batılı güçler, Kürtlerin mücadelesini "insani yardım" veya "teröre karşı savaş" parantezine alarak, onları aktif bir özne değil, pasif bir "kurban" olarak konumlandırıyor.
Kürtler savaşırken melek, hak ararken "bölücü" veya "sorun çıkaran" damgası yiyor.
Sonuç: Mankurtlaştırmayı Reddetmek
Eleştirimizi keskinleştirelim: Kürtlerin varlığını koruma ve kendi kaderini tayin etme iradesi, hiçbir dışsal ahlaki onaya veya "icazete" muhtaç olmayan kurucu bir haktır. Kürt halkı, üzerine giydirilmek istenen o "pasif mazlumiyet" gömleğini artık yırtıp atmalıdır.
Sûad Haymatlos’un işaret ettiği gibi, kolonyalı ahlak bizi kendi gerçekliğimizden koparıp başkalarının vicdanına sığınan mankurtlara dönüştürmek istiyor. Bu kıskacı kırmanın yolu; uluslararası ittifakların sahte alkışlarına değil, kendi ulusal birliğimizin ve kurucu irademizin gücüne güvenmektir.
Kürtler ne kurban ne de kahraman figüranlardır; onlar, Ortadoğu’nun merkezinde hakkı gasp edilmiş, kendi yasasını yapmaya muktedir, başı dik bir halktır.
En büyük ahlak, bir halkın kendi kaderine bizzat sahip çıkmasıdır.
Nureddin Şimşek











































Yorum Yazın