--°Van
DOLAR47,38
EURO53,95
GRAM6.168
ÇEYREK10.108

Gökhan Kotluk: Kıskançlık (3)

Gökhan Kotluk: Kıskançlık (3)
"Zehra, rüyasında sonbaharın hüznünü taşıyan bir ağacın dibinde oturmuş, bir yandan sarı saçlı torunun gelmesini bekliyor, diğer yandan, -rüya bu ya-, önünden uzayıp giden, altın suyuna batırılmış buğday tarlasına bakıyordu. Beklemesi çok sürmedi. Biraz sonra on iki, on üç yaşlarında bir çocuk buğday başaklarını yara yara ona doğru koşuyordu."

Zehra kendisine zarar vermeyi bırakmıştı. Duvardan söktüğü saati, karşı duvara fırlattı. Saat duvara değince kırıldı. Ama kırılan şeyin saat olmadığını biliyordu Hasan Ali. Bu yüzden, “Dursana…” diye bağırdı. Eğer, Haliç’in üzerinde uçuşan rüzgârlar bu bağırışın karşısında set gibi durmasaydı, ses Zehra’ya ulaşırdı. Zehra’nın dolaba yöneldiği anda Hasan Ali, uzaklardan bir şey anımsıyor gibi kafasını eğdi, kaşlarını büzdü, sessizliğe kulak kabarttı. Az önce yaşadığı olayın karanlığı gelip, tüm ruhuna hızlıca yayıldı. Kısa bir sürede ruhunda aydınlığa dair hiçbir şey kalmadı. Hem de öyle bir karanlık yerleşmişti ki ruhuna, gözleri bile tedirgin oldu, fal taşı gibi açılıp, içeriye ışık sokmaya çalıştı. Hasan Ali, titremeye ve korkmaya başladı. Korkudan çıldıranların sesinden,” Ne olur, yapmış olmayayım Allah’ım.” dedi. Tırnaklarını yanaklarına geçiriyordu. Ağzından soluyordu. Birkaç kez demir pervazlara gelip, aşağı bakmak istedi. Yapamadı. Buna cesaret edemedi. Göreceği manzaraya ne tepki vereceğini bilmiyordu. Baksa, tüm varlıklar yok olacakmış gibi hissediyordu. Cesaretini toplayıp baktı. Nöbet arkadaşı sakız gibi yere yapışmıştı. Etrafını bir kalabalık sarmıştı. Gördüğü manzara onu dehşete soktu. Ruhu büsbütün karanlığa karıştı. Bütün varlıklar değil yalnızca Hasan Ali yok oldu. Ve yok olurken avazı çıktığı kadar bağırdı. Çevredeki apartmanlarda uyuyanlar uyandı. Mışıl mışıl uyuyan birkaç bebek yerinden sıçradı, hüngür hüngür ağladı. 

Zehra, rüyasında sonbaharın hüznünü taşıyan bir ağacın dibinde oturmuş, bir yandan sarı saçlı torunun gelmesini bekliyor, diğer yandan, -rüya bu ya-, önünden uzayıp giden, altın suyuna batırılmış buğday tarlasına bakıyordu. Beklemesi çok sürmedi. Biraz sonra on iki, on üç yaşlarında bir çocuk buğday başaklarını yara yara ona doğru koşuyordu. Çocuğun kalbi, çocuk Zehra’nın yanına vardığında, hem vereceği müjdenin heyecanından hem de A noktasından bu yana koştuğundan olsa gerek, küt küt atıyordu. Hem büyük burnundan hem de kıpkırmızı dudaklı ağzından soluyarak Zehra’ya sarıldı. Zehra, ellerini çocuğun bir karış uzamış saçlarına daldırıyor, geriye doğru yatırıyor, tombul yanaklarından koklayarak öpüyordu.  “Anneanne!” dedi çocuk, Zehra’nın kulaklarına. “Sana bahsettiğim zaman makinesini tamamladım. Artık dedemi görmeye gidebiliriz. ”Birden zaman durdu. Her şey sanki bir resim tablosunda varlığını sürdürüyormuş gibi hareketsizleşmişti. Rüzgâr esmiyordu. Ağaçtan dökülen birkaç kırmızı yaprak havada asılı kalmıştı. Buğday başakları ve yer yer sararmış çimler, rüzgârın en son estiği yöne eğilmiş öylece duruyordu. Güneş ışınlarında dans eden toz zerrecikleri ve ışınların kendileri, gökyüzündeki bulutlar ve kuşlar, Zehra, çocuk ve bir kelebek donmuştu. Çok sonra, kelebek kanat çırpmaya başladıktan sonra, her şey olağan halini aldı. Zehra duyduklarına inanmadı; Zaman makinesinin varlığına kavuşmuş olabileceğine değil böyle bir şeyin, bu kadar kısa bir sürede yapılabileceğine inanmadı. Çocuk daha bir hafta önce Zehra’ya onun için bir zaman makinesi yapacağını söylemişti. “Bu zaman diliminde en fazla fikir üretilebilir. Benimle dalga geçiyordur.” diye düşündü. Çocuğa baktı. Çocuğun doğru söylediğini gördü. Kendi düşüncesi ve çocuğun bakışları arasında gitti, geldi. Bunun öğrenmenin tek bir yolu vardı. O da; “Hadi anneanne, dedemi görmeye gidelim.” diyerek elini tutup, buğday tarlasına doğru çekiştiren çocuğun peşine takılmak. Zehra, “Pekâlâ.” dedi, ayağa kalktı, tarlaya doğru koştu. Az koştular, uz koştular. Zehra’nın kalbi, bir tavşanınki gibi atıyordu. “Nerede? Nerede?” diye soruyordu Zehra. Çocuk, çoraplarına yapışmış otları temizlemek için durduğunda cevap veriyor; “Az kaldı. Ufuk çizgisinin hemen altında.” diyordu. Buğday başaklarını yara yara, dere ve tepeleri düz koştular. Günlerce, aylarca hatta yıllarca koştular. Sonunda ufuk çizgisinin hemen altına cam bir fanusun önünde durdular. Sanki Kafdağı’nın ardından bu yana koşan onlar değilmiş gibi nefes alışverişleri normal seyrindeydi. Yalnız Zehra’nın kalbi, heyecandan göğüs kafesini kırıp, dışarı çıkıyor, inlerin, cinleri, perilerin diyarına gidip, geliyordu.  Vakit kaybetmeden cam fanusun içine girdiler. Çocuk sürgülü cam kapıyı çekti. Makinenin oldukça basit olan çalışma sistemini, ince ince anlattı. Zehra, küçük kırmızı düğmelere basıp, tarihi 15 ağustos 2017’ye saati 20:00 ayarladı, büyük yeşil düğmeye bastı. Makine bir iki sallandı, durdu. Zehra, “Çalışmayacak mı?” diye sordu. Hüzne ve korkuya kapıldı. Zehra’nın korkusu, çocuğu neşelendirmişti. Pişkin pişkin gülüyordu. Fanusun içinde nereden çıktığı belli olmayan bir ses, “beş, dört, üç, iki, …” diye saymaya başladı. Ayrıca nereden geldiği belli olmayan, Güneş ışığından bile parlak bir ışık fanusun içine dolmaya başladı. Işık, fanusun içini öyle bir doldurdu ki fanusun camların çatlama sesleri geldi, ama kırılmadılar. Işık, kendini dışarı atamayacağını anlayınca, kendi varlığında barındırdığı boşluklara dolmak için patladı. Zehra’yı ve çocuğu, ezan seslerinin yükselmeye başladığı bir İstanbul akşamına götürdü. 

Küçük, kutu kadar bir otel odasında buldular kendilerini.  Çavuş, yatakta sırt üstü uzanmış, tavan ile gözleri arasındaki boşluğa dalmıştı. Zehra, Çavuş’u görünce çığlık attı, makineden çıktı. Çocuk Zehra’yı durdurup, zaman yolcuları hakkında söylemeyi unuttuğu ve şimdi aklına düşen şeyleri anlatmak için hamle yapsa da başaramadı. Çünkü Zehra, kollarını evreni kucaklayacakmış gibi açmış Çavuş’un üzerine atılmıştı. Zehra’nın bedeni, Çavuş’un bedenine temas ettiği anda, rüzgârda dağılan dumanlar gibi dağıldı, yatağa aktı. Bir süre öylece kalakalan Zehra’ya, bir süre öylece bakakaldı çocuk. Zaman yolculuğunda, zaman yolcusu, konakladığı mekânlarda hiçbir şeye dokunamazdı. Çünkü; makine, yolcusunu insan görünümündeki bir sis tabakasına dönüştürüyordu. Çocuk bunu iyi bildiğinden ve az önceki sarılmanın tenler arası değil bedenler arasına gerçekleştiğini anlayamadığından fanustan çıktı, Zehra’yı yataktan topladı. “Anneanne! Dedeme dokunamazsın, dokunup öpemezsin, öpüp koklayamazsın.” dedi. Zehra, öğretmeni tarafından azarlanmış bir çocuk edasıyla, “İyi de evladım, ben saydıkların dışındaki her şeyi penceremin karşısında otururken de yapabiliyorum. Eğer dokunamayacaksam, koklayamayacaksam, öpemeyeceksem Çavuşumu ne anlamı kalacak bu yolculukların.” Çocuk cevap vermek istemedi. Sustu. Zehra, bir yandan bilmiş bilmiş duran çocuğun saçlarını okşuyor, diğer yandan yanı başında olanlardan habersiz boşluğa dalan Çavuş’a bakıp, iç geçiriyordu. Eğilip, yüzünü okşamak, tenini teninde hissetmek istiyordu. Ama yapamadı. Elleri yüzüne değer değmez dağılıyordu. Çavuş’u çok özlemişti Zehra. Sağ gözünden bir yaş damlası çıktı, yanaklarından süzüle süzüle aktı. Çocuk Zehra’nın gözyaşlarını sildi. “ Hadi anneanne, dedemin başka zamanlarına gidelim.” dedi. Burnunu çekti. Zehra, bir gözü çavuşta makineye bindi, zamanı ayarladı, yeşil butona bastı. Işık onları kırk yıl öncesine, Zehra’nın üzerinde gelinlikle yatağın ucuna oturduğu bir odaya, Çavuş’la beraber yürüyüş yaptıkları sahillere, oturdukları parklara, eğlendikleri mekânlara, Çavuş’un karnı yırtılıyormuşçasına kahkahalara boğulduğu arkadaş ortamlarına, gene karnı yırtılırcasına ağladığı hüzün dolu anlara, beraber gittikleri şiir gecelerine, ilk sevişmelerine… Götürdü. Işık onları götürdükçe, götürüyordu. En son küçük bir kitaplığın olduğu bir odaya götürdü. Odada,  penceresinde yanan bir mum, mumun önünde bir masa, masanın yanında bir sandalye, sandalyeye oturmuş Çavuş, çavuşun elinde kalem, kalemin başına bitmek üzere olan bir uç, ucun değdiği yerde kâğıt, kâğıdın üstünde aşk sözcükleri vardı. Mektuptaki burcu burcu aşk kokusu, Zehra’nın burnuna geldi. Fanustan çıkıp, Çavuş’a doğru yürüdü. Tepesinde dikilip, yazdıklarını okumaya başladı. Kâğıda yazılan her harf yerinden sökülüp, Zehra’nın beynine saplanan bir çuvaldıza dönüştü.  Çocuk, Çavuş’un tepesine dikilmiş Zehra’nın ne zaman fanusa döneceğini merak ediyordu.  Bekledi. Bekledi. Sıkıldı. Birkaç kez seslendi. Zehra kâğıda yazılanlardan başka hiçbir şeyi duymadığı için kendisinin gidip, getirmesi gerektiğini anladı. Fanustan çıktı. Zehra’nın yanına gitti eteğini çekiştirerek seslendi. “Anneanne… Anneanne!”   Mektubun sonuna, “Sen benim ilk ve tek göz ağrımsın.” notu yazıldığında, çuvaldızlar Zehra’nın kalbine saplandı. İşte o zaman eteğini yırtarcasına çeken çocuğu duydu. Çocuğu bileklerinden yakalayıp, “Allah’ın cezası çocuk, eteği çekiştirmeyi bırak. Yırtacaksın şimdi” dedi. Sesi, bir cellâdın gözleri kadar korkunçtu. Çocuk afalladı. Ne söyleyeceğini bilemedi. Zehra çocuğu kollarından tutup, makineye sürükledi. Sonra hışımla geri döndü, Çavuş’a bir tokat attı. Elleri dağıldı. Çavuş, tokadı yediği yanağını kaşıdı. Yazmayı bitirdiği mektubunu baştan sona yüksek sesle okumaya başladı. “Sevgilim, Sacidem… Bu mektubu neden yazdığımı inan ki bende bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da güzelliğini kâğıda anlatmak hoşuma…” Zehra, orada ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Bütün kaslarını kasa kasa makineye yürüdü, içine girdi.  Eteğin paçaları makinenin dışında kalmıştı. Oradan ayrılmak istemiyorlardı. Zehra, öfkeyle paçaları içeri soktu. Yeşil düğmeye bastı. Işık patladı. Zehra uyandı. 

Gözlerini açtığında sabah ezanı okunuyordu. Çok uzaklardan otomobillerin, bir motosikletin, denizin, rüzgârın, yaprakların ve Arap işçilerin sesleri geliyordu. Ama Zehra boğukluğun sesini duyuyordu. Eşyalar adlarını yitirmiş, birer şeye dönüşmüşlerdi.  Zehra, kendisini izleyen Hasan Ali’nin varlığından habersiz, konuşmaya başladı: “Böyle bir şeyi nasıl yapabilirsin. Hani hayatındaki ilk kadın bendim ve hani benden başka kimseyi sevmemiştin. Bana nasıl yalan söylersin Çavuş? Aynı yastığa nasıl baş koyabildin Çavuş? Midem bulanıyor. Kusmak istiyorum. Senin miden bulanıyor muydu?” Kusacakmış gibi ellerini ağzına götürdü. Bir süre sustu. Nefesi kesiliyor, kalbinin kesildiğini hissediyordu. “Sana güvenmiştim.” dedi, çok sonra. “Şimdi söyle bakalım. Ne anlamı kaldı bana söylediğin güzel kelimelerin! Ne anlamı kaldı el ele tutuşmalarımızın! Midem bulanıyor.” Hatıralar birer çekiç olmuştu şimdi ve kafasına kafasına vuruyorlardı. Ellerini saçlarına daldırdı. Burnundan hızlı hızlı soluyarak tırnaklarını kafa derisine geçiriyordu. Saçlarını köklerinden kopartırcasına çekti. Dünyadaki bütün ağırlıklar üzerine oturmuş gibi güçlükle, ”Demek hayatına giren ilk kadın bendim. Öyle mi?” dedi. “Yalancı!” Sustu. “Yalancı” ses biraz daha gür çıkmıştı. En sonunda, “Yalancı!” diye bağırdı. Koltuktan kalktı. Çıldırmak üzereydi. Odanın içinde döndü dolandı. Kocasına ait ses kayıtlarının bulunduğu telefon yatağın üzerinde duruyordu. Telefonu kaptı ve kaptığı gibi duvara fırlattı. Telefonun ekranı kırıldı. Hıncını telefondan çıkacağını düşündü. Telefonu düştüğü yerden kaldırıp, karşı duvara fırlattı. Telefon, paramparça olana kadar o duvardan bu duvara gitti, geldi. Zehra’nın öfkesi hâlâ dinmemişti. Duvardaki saati indirdi, öbür duvara fırlattı. Televizyonu yerinden söktü, yere çaktı. Elbise dolabındaki tüm kıyafetleri sağa sola dağıttı. Canından da çok sevdiği eteği eline aldı. Kutsal bir şey bakıyormuş gibi hayran hayran baktı. Sonra ağzından ve burnundan soludu. “Bunu sen vermiştin bana. Bir kadına aldığın ilk hediyeydi. Yalancı! Allah bilir kaç kadına bu etekten aldın ve hepsine bu yalanı söyledin. Yalancı! Yalancı!” Eteği kemer kısmından tutup, yırttı. Zamanla dayanıklılığını da kaybetmişti etek. Kâğıt yırtar gibi kolay yırtıldı. Elleri, yeşil eteğini yırtan bir makineye dönüşmüştü. Onları kontrol etmekte güçlük çekiyordu. Eteği yırtıkça yırtıyor, yırttığı her bir parçayı odanın bir köşesine fırlatıyordu. Elindeki parça un ufak olunca, yerden başka bir parçayı kaldırıyor, onu da paramparça ediyordu. Ne yapsa, öfkesini dindiremiyordu. Yeşil eteğin odaya dağılan bütün parçalarını topladı. Pencereden attı. Etek, seyir halindeki bir kamyonetin içine düştü. Kamyonet, Afrika’ya gönderilecek yardımı taşıyordu. Sokağı hızla döndü, kendisini rıhtımda bekleyen gemiye doğru yol aldı. Zehra, eteği götüren kamyonetin arkasından bakakalmıştı. Kamyonet karanlıkta kaybolunca yaşadıklarını algılamaya başladı. Mektubun rüyada yazıldığını ve rüyaların gerçekle ilgisinin olmadığını anladığın da ise çıldırdı. “Dur! Dur!” Diye bağırarak, kendini sokağa attı.

Kamyonetin gittiği yöne doğru koşmaya başladı. Bütün gün cadde cadde, sokak sokak geceliğiyle kamyoneti aradı, ama nafile bir daha göremedi. Akşam ezanı okunduğunda ruhu, tamamıyla karanlığa karışmıştı. Bedeni ise haliç köprüsü üzerinden eve doğru yürüyordu. Köprünün birleşme noktasına gelince durdu. Etrafı dinledi. Yeni Kapı yönüne giden metro treninin raylardan çıkardığı ses, martıların sesine karışıyordu. Altın boynuzun masmavi sularına baktı. Kendisini çağırıyordu. Tereddüt etmeden çağrıya cevap verdi. Demir parmaklıklara çıkıp, kendisini suya bıraktı. Gözlerini, gökyüzüne çevirdi. Martıları kelebek, kendisini içine çeken suyu yeşil bir ova, Güneş’i bir papatya gibi gördü. Ruhunun karanlıkta debelendiği gibi debelenmedi. Karanlığın onu yutmasına izin verdi. (SON)


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
Tuşba Ziraat Odası: ÇKS kayıtlarının güncellenmesi için yeni bir uygulama başlatılmıştırÖnceki Haber

Tuşba Ziraat Odası: ÇKS kayıtlarının gün...

Tuşba Ziraat Odası, 'yanlış bilgiler' konusunda uyardıSonraki Haber

Tuşba Ziraat Odası, 'yanlış bilgiler' ko...

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar