
Kimi zaman kendimi çok kapsamlı bir bakışla Anadolu’nun destanını yazan yazar ve şairler soyundan geldiğimi kabullenirim. İşte bu zamanda, izlenim ve deneyimlerim doğrultusunda, çocukluğumu, gençliğimi, kırsal alanları, büyük kentleri, felsefi ayrılıkları, mücadeleleri, büyük hayalleri yazasım gelir. Bilincimden süzülerek ölümsüzleşen bir zaman taşır kalemim.
Ansızın karanlıktan çekip çıkardığım sanılan günün o sessiz ve büyülü ışığını adımlar ayaklarım. Sonbahar mevsiminde ağaçlardan dökülen yapraklar misali serilidir sessizlik sokaklarda. Büyük hayalimin nüanslarından olan gereksiz konuşmalardan kurtuluşun gerçekliği midir yoksa gördüklerim?
Sessizlik, yaratılan ilk insanmışım gibi çeker kendine.
Sokaktayım.

Yürüyüşüm, sessizlik denizinden güneşin doğumuna ışık hızıyla kulaç atmaya hazırlıktır, bir kaçış değildir anlayacağınız.
İlk insanın çoğalma isteği var içimde.
Durmadan yürürüm işte!
Birden sıcak ekmek kokusu sarar içimi.
Kendinden geçen hafızam, hatırlayıverir biraz önceyi.
Sokak kedilerine mama veren, ellerini dezenfekte eden ben, fırına gidiyorumdur.
Önündeydim işte fırının.
Günün bu saatinde müşteri doluluğuna ilk tanıklığımdır gördüğüm.
Sokak sessiz ve boştur yine de.
Poşetler dolusu ekmekler taşınır ansızın gözden kaybolanlarca. Sıra bana gelir. Her zaman aldığım ekmek kalmamıştır benim. Alışık olmadığım türden ekmekler iniş yapar bez torbamın içine.
Bir eyvallah çekerim.
Ya boş kalsaydı ağzı açık bekleyen ekmek kokulu bez torbamın içi?!...
Sessizlik, kimsesiz bırakır sokakları. Yalnızlık, gençliğimden bir figür. Postallar altında ezilen sokaklar geçer gözlerimin önünden.
Postal korkusu olmadan da sessiz ve kimsesiz kalabiliyor sokaklar.
Bu seferki konuşarak, danışarak, korunarak ortak düşmana bir tepkidir.
Ah sevgili Corona, dünyaya geç geldiğinin resmidir bu!
Demek ki dil, din, ırk ayırımı yapılmadan düşmana karşı tek yumruk olunabiliyor.
Demek ki farklı insanların birikimi olan insanlığın geleceği adına birliktelik sağlanabiliyor.
Demek ki Anadolu’da kan ve gözyaşı olmadan da güneş doğabiliyor.
İsteyince oluyor demek ki...
Haydi bir ad koyalım buna!
Mesela, Coronal Örgütlenme diyelim mi?
Coronal Örgütlenme!
Bugün ağız ve burnumuzu bağlayan düşman, yarın gözlerimizi bağlayabilir. Daha sonra belki de kulaklarımızı... derken tenimizi. Dokunma duyumuz da yitip gidebilir.
Çağırın şimdi demirkırı atların sırtında zincirleriyle koşumlarını gerçekleştiren binicileri. Sert bakışlarıyla beyaza rahvan sürsünler atlarını. Kötünün kötülüğünü iyilik akıtan nehrin serinliğine sürsünler. Emeğin hak edilen ilk ürünü ekmek dağıtsınlar, sırtlarında su taşısınlar. Yarın haydi dendiğinde, sessizliği sesleriyle yarabilsinler, yalnızlığı varlıklarıyla çoğaltabilsinler…
Dedim ya, haydi bir ad koyalım buna!
Mesela, Coronal Örgütlenme diyelim mi?
Coronal Örgütlenme!...






































Yorum Yazın