
1935’te İsmet İnönü’nün kaleme aldığı Şark Raporu, Türkiye Cumhuriyeti’nin erken dönem ulus-devlet inşasının en açık belgelerinden biridir. Sidar Yayınları’nın 1990’larda yayımladığı, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde de bulunan bu metin inkâr edilemez.
Akademide tartışılır, tartışılmalıdır. Rapor, tek dil–tek millet modelinin Doğu’ya nasıl uygulanacağını soğukkanlı bir idari dille anlatır: Türk nüfusun doğuya taşınması, Kürtlerin batıya dağıtılması, Kürt bölgelerinde okul açılmaması ya da yalnızca Türk çocukları için açılması, demiryolu ve askerî kontrolle “ıslah”. 1915 sonrası boşalan köylere Balkan ve Karadeniz muhacirlerinin yerleştirilmesi de öneriler arasındadır.
Bu yaklaşım, dönemin Avrupa’dan ithal edilen modernleşme anlayışının ürünüydü. Asimilasyon, medeniyet eşiti sayılmıştı.
Ağrı isyanları, Dersim ve sınır kaçakçılığı gibi güvenlik tehditleri gerçekti; devlet Doğu’yu sürekli isyan potansiyeli olarak görüyordu. Ancak raporun temel yanılgısı, kimliği güvenlik meselesine indirgemek ve adaleti güvenlik uğruna ertelemekti.
Mâide 8’in uyarısı tam buraya oturur: Bir topluluğa duyulan kin, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Rapor, Kürt kimliğini inkar ederek Türklüğü güçlendireceğini sanıyordu. Sonuç ise ne Türklüğün mutlak zaferi ne Kürtlüğün yok oluşu oldu.
Ortaya çıkan şey, üç-dört nesle yayılan bir küskünlük ve karşılıklı güvensizlikti.
Cumhuriyet boyunca bu mantığın devamı, sisteme başkaldırıları besleyen temel hatalardan biri hâline geldi. Tek parti döneminde ve sonrasında “Türkleştirme” politikaları, dil yasağı, yer isimlerinin değiştirilmesi, zorunlu iskân uygulamaları ve kültürel ifadenin baskılanması, birçok Kürt’ün gözünde devleti “bizim devletimiz” olmaktan çıkardı.
1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı, 1937-38 Dersim, 1960’lardan itibaren sol hareketlerle iç içe geçen direnişler, 1980 sonrası PKK’nın silahlı isyanı… Bunların hepsini yalnızca “dış mihrak” ya da “feodal reaksiyon” ile açıklamak yetersiz kalır. Devletin kendi vatandaşını “ötekileştirme” siyaseti, isyanın meşruiyet zeminini genişletti. Silahlı şiddeti meşrulaştırmak mümkün değildir; ama şiddetin beslendiği toprak, adaletsizlik ve inkârla sulanmıştır.
Yüz yıllık ilişkinin bilançosu nettir: Asimilasyoncu politika, amaçladığının tersini üretti. Kimlikler daha da keskinleşti, “kardeş” söylemi birçok yerde içi boş bir retoriğe indirgendi. Milliyetçilik, üstünlük iddiasına dönüştüğünde kardeşi kardeşe yabancılaştırır. Bu, hem Türk hem Kürt milliyetçiliğinin ortak günahıdır. Bir yanda “tek millet” dayatması, diğer yanda “ayrı millet, ayrı devlet” romantizmi… İkisi de gerçekte yaşayan insanları ve ortak toprağı unutturur.
Bugün resmi söylem değişmiştir. TRT Kurdi, seçmeli Kürtçe ders, üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri vardır. Bunlar 1935 mantığından uzaklaşıldığının işaretidir. Ne var ki uygulama hâlâ cılızdır. Türkiye genelinde Kürtçe dilinin hala egitim dili haline gelmemiş olması,Kürtcenin ortaokul düzeyinde haftada iki saat şeçmeli ders kapsamımda seçme imkanı olmasıma rağmen,Kürd dili öğretmen kontenjanının son derece sınırlı kalması, “söylem var, icraat yok” eleştirisini güçlendirir.
Oyalama taktiği algısı, güveni yeniden inşa etmeyi zorlaştırır. Tarih, kin için değil, aynı hatayı tekrar etmemek için bilinmelidir.
Doğru yol, ne inkâr ne de ayrışmadır. Ortak vatandaşlık temelinde, dil ve kültürel hakların gerçekten hayata geçirilmesi, adaletin güvenlikten önce gelmesi, geçmişin ağır yükünün dürüstçe konuşulmasıdır.
Şark Raporu’nun ruhu resmen terk edilmiştir; ama onun yarattığı kırılganlık hâlâ ortadadır. Yüz yıllık ilişkiyi onarmak, yalnızca “kardeşlik” nutuklarıyla değil, somut adalet ve karşılıklı tanımayla mümkündür. Aksi takdirde, eski raporların gölgesi yeni kuşakların zihninde yaşamaya devam eder.























Yorum Yazın