--°Van
DOLAR49,74
EURO55,82
GRAM6.415
ÇEYREK10.619
Adil Harmancı

Adil Harmancı

Mail: adilharmanci30@gmail.com

Türkiye’de gündemdeki soru ‘bugünlere nasıl geldik?’ sorusu!

Birinci dünya savaşıyla dağılan ‘Osmanlı’ adında koca bir coğrafyayı kapsayan imparatorluğun yerine ‘Türkiye Cumhuriyeti’ diye bir devlet kuruldu.

Cumhuriyetin kuruluş çalışmalarına Osmanlı’daki sosyal, askeri, yargısal ve kültürel anlayışlara bir çizgi çekilmek suretiyle giriş yapıldı. Halifelik yerine laiklik, Arap harfleri yerine Latin harfleri, fes yerine şapka, kadılık yerine batı tarzı mahkemeler uygulamaya alındı. Osmanlı’daki çoğulculuk yerine de "tek dil ve tek millet" kavramı benimsendi.

İşte bugün sorduğumuz ‘bugünlere nasıl geldik?’ sorusunun da temelleri cumhuriyetin daha ilk günlerinde atılmış oldu.

Cumhuriyetin ilanından sonra en etkili tepkiyi Kürtler gösterdi. Çünkü Erzurum ve Sivas kongrelerinde ve daha sonraki bazı Meclis konuşmalarında Atatürk’ün Kürtlere verdiği sözler yerine getirilmedi. Kürtçe yasaklandı, yerel giysiler dahi yasaklandı. Dersim ve Zilan başta olmak üzere irili ufaklı Kürt isyanları baş gösterdi.

Uzun süreli bir tek parti dönemi yaşandı. Cumhuriyeti Osmanlı kültüründen çıkarıp yeniden bir düzen kurmak için bu gerekliydi belki. Ancak bu süreçte çok ciddi iç çekişmeler ve kırılmalar yaşandı.

Tek parti dönemi serbest seçimlerle bittikten sonra iç hesaplaşmalar kaldığı yerden devam etti. Bu kez de sırada askeri darbeler vardı. Cumhuriyet, yaşadığı iç çelişkilerden dolayı çocuklarını bir bir yemeye başlayacaktı. Ki ilk kurban Başbakan Adnan Menderes ve arkadaşları oldu.

Cumhuriyetin yaşadığı iç çelişkiler yetmezmiş gibi bu kez de 68 kuşağını harekete geçiren sosyalizm tartışmaları cumhuriyeti avucuna aldı. Tabii yine askeri darbe hazır kıta bekliyordu. Bunda da cumhuriyet Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını yedi.

70’li yılların tamamı yani 71’den 80’e kadar önemli boyutlarda sosyalizm, yer yer şeriat, ciddi boyutlarda da Kürtçülük tartışmaları ve çatışmaları bir on yılını daha alıp götürdü cumhuriyetin. Bu süre içinde Maraş katliamı gibi çok sayıda katliamla birlikte yüzbinlerce insan; işçi, öğrenci, öğretmen, bürokrat, avukat, gazeteci, savcı, hâkim, iş insanı, milletvekili irili ufaklı silahlı eylemlerde hayatını kaybetti.

Cumhuriyeti kan gölüne çeviren 70-80 tufanı yetmezmiş gibi 12 Eylül 1980’de yeniden askeri darbe oldu. 1983 yılına kadar süren bu darbe döneminde de açık infazlar, tutuklamalar, idamlar, gözaltında kayıplar, işkencehanelerde ve cezaevlerinde ölümler, fişlemeler, sürgünler, firarlar derken cumhuriyet yine neredeyse darbe öncesi kadar çocuğunu yedi.

“Darbe sorunları çözdü, artık huzur var, kaygılara son, evli evine köylü köyüne” denildiği yerde 1984 yılı 15 Ağustos’unda Şemdinli, Çukurca ve Eruh’ta askeri tesisler, karakollar eş zamanlı silahlı baskınlara uğradı. Sonradan bu baskınları PKK adında bir örgüt tarafından yapıldığını öğrenecektik.

Demek ki bu darbe de diğerleri gibi sorun falan çözmemiş tam tersine daha da sorunu derinleştirmişti ki cumhuriyet, 84 yılından bugüne dek halen bu sorunun yükü altında debelenip duruyor. 

Evet, sosyalizm-komünizm-faşizm-şeriat tartışmaları etkisini yitirdi ama Atatürk’ün hayalindeki cumhuriyeti sorunlardan arındırmaya yetmeyen “tek dil, tek millet” önermesi sonunda koca bir “Kürt sorunu” üretti.  

Çatışmalar dur durak bilmedi. Her iki taraftan binlerce can kayıpları, ülkenin ekonomisini tarumar eden köy boşaltmaları, koruculuk sistemi, özel tim, OHAL uygulaması, faili meçhuller, tutuklamalar…

Bu dönemde sosyalizm ve şeriat konusunda ileri-geri çıkışlar olsa da sosyal, ekonomik ve siyasal çalkantılar üreten sorun anlamında cumhuriyetin yegâne sorunu uzun süredir “Kürt sorunu” olarak orta yerde duruyor ve gün geçtikçe de Suriye, Irak ve İran’daki Kürt siyasetinin aldığı mesafe nedeniyle daha yakıcı bir hal almış durumda. Buna İsrail ve ABD’nin Ortadoğu’da Kürt sempatisiyle yaptığı girişimleri de eklersek sorun, çözümünü daha da dayatacak gibi.

Devam edersek, PKK’nin lideri Abdullah Öcalan tutuklanıp İmralı’ya gönderildikten bir müddet sonra darbeleri ve sertlik çözümlerini eleştirerek iktidara gelen AK Parti hükümetleri 25 yıldır iktidarda. İktidarın ilk yıllarında “Kürt sorunu” kartını gördü ve “açılım” diye bir süreç başlattı. İsmi değiştirile değiştirile ilerleyen bu süreç şimdiki TRT Kûrdî diye bir televizyon kanalı üretti. Sonra bazı üniversitelerde Kürtçe bölümler açıldı. Kapsam daha da genişletilerek Kürtçe dili okullarda seçmeli ders olarak konuldu. Kürtçe kurslar açılmaya başlandı. Dönem nispeten yumuşatıldı. Ne var ki devreye her iki taraftan sertlik hareketleri girdi ve yeniden başa dönüldü. Yine çatışmalar, can kayıpları, tutuklamalar, hendek kazmalar, özerklik ilan etmeler, 15 Temmuz’da ‘bensiz olmaz’ dercesine Fethullah Gülen’in 70’lerden beri devlete yerleştirdiği kimseler eliyle yapılan ‘darbe’ girişimi vs.

Geldiğimiz bugünlerde ise, muhtemelen İsrail ve ABD’nin Ortadoğu planını okumaya çalışan ya da direkmen kendilerine açıklanan plan doğrultusunda harekete geçen bugünkü yönetim, yıllardır süren çatışma ortamı nedeniyle kamuoyunun da içinde olduğu ruh halini gözeterek MHP lideri devlet Bahçeli’ye bir çağrı yaptırmayı uygun gördü. Öcalan TBMM'ye gelip konuşacaktı, "umut hakkından" faydalanacaktı! Gelmedi, konuşmadı ama tek sayfalık bir çağrı metni gönderdi, örgütüne silah bırakmasını ve kendini dağtmasını istedi. 

Adı konulmayan, gâh tehditlerle, gâh sempatik sözlerle süren bu İmralı-Dem Parti-hükümet görüşmelerinin sonucunu hep beraber merakla beklerken bir savcı çıkıp cumhurbaşkanlığı hazırlıkları yapan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına yol açan bir soruşturmanın düğmesine bastı. Sokaklar şimdi sadece gaz kokuyor. Gaz, cop, plastik mermi, korku, endişe, biraz da kan. Karşılıklı inatlaşmalar sürerse cumhuriyeti çok daha kötü günler bekliyor olabilir.

Bunu bir savcı mı yoksa cumhuriyetin geleneksel görünmeyen elleri mi yaptı ama illaki bir tanesi bizim bugün sorduğumuz “bugünlere nasıl geldik?” sorusunun sorulmasına neden olan bir çılgınlığa imza attı. Ama şunu unutmayalım, bugünlere bir savcı yüzünden gelmediğimiz çok açık, bugünlere büyük oranda “tek dil, tek millet” inadı sayesinde gelmiş bulunuyoruz, bu çok net.

Peki, yeniden başa mı döndük, cumhuriyet yük taşımaya, çocuklarını yemeye devam mı edecek; kendi adıma yarı yarıya başa döndük diyebilirim. İnatlaşma normalleşmeye dönmeden hayaldeki şeyleri konuşamayız. İnatlaşma normalleşmeye dönmeden gaz bulutları arasında, plastik mermi vızıltıları altında, sırtta copla, kan koklayarak birbirimize gülümseyerek yürüyemeyiz.

Bu süreçte ilk başta, PKK’ye yapılan sempatik çağrıların işe yaramayacağını herkes bir kenara yazmalı. 

Hasılı, "tek dil-tek millet" inadı devam ettiği sürece cumhuriyet de çocuklarını yemeye devam edecek.

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar