
Siyaset, yalnızca bir koltukta oturma sanatı değildir. Siyaset; bir fikri, bir dünya görüşünü, bir programı ve bir toplumsal iddiayı savunma işidir.
Bir siyasetçi seçim meydanına çıktığında vatandaşın karşısına kendi adıyla tek başına çıkmaz. Ardında bir parti vardır. O partinin programı, ideolojisi, liderliği, geçmişi, kadroları ve geleceğe ilişkin vaatleri vardır.
Seçmen de sandığa giderken yalnızca adaya oy vermez.
Bir siyasal kimliğe, bir programa ve o programın temsilcisine oy verir.
İşte meselenin düğümlendiği yer tam da burasıdır.
Bir siyasetçi, üzerinde partisinin amblemiyle seçmenin karşısına çıkıp o partinin düşüncelerini savunarak oy ister; seçmen de ona güvenerek temsil yetkisi verir. Fakat seçimden sonra hiçbir siyasal gerekçe ortaya koymadan, dün ağır biçimde eleştirdiği bir başka siyasi yapının saflarına geçiyorsa burada yalnızca bir “parti değiştirme” olayından söz edemeyiz.
Çünkü değişen yalnızca siyasetçinin oturduğu sıra değildir.
Değişen, seçmene verilen sözün kendisidir.
Sandıkta alınan oy kişisel mülk değildir
Milletvekilliği kişisel bir mülk değildir.
Belediye Başkanlığı/Meclis üyeliği kişisel bir mülk değildir.
Seçmenin verdiği oy da siyasetçinin cebine koyduğu şahsi bir senet değildir.
Bir siyasetçi, seçildiği partinin programını, söylemini ve siyasal kimliğini taşıyarak Meclis'e giriyorsa, Belediye Başkanlığı yapıyorsa, İl Genel Meclisi üyeliği, Belediye meclis üyeliği yapıyorsa aldığı siyasi güç aynı zamanda o seçmenin iradesinden kaynaklanmaktadır.
Bu nedenle “Seçildim, artık istediğim partiye geçerim” anlayışı hukuken mümkün olsa bile etik açıdan tartışmasız değildir.
Nitekim son yıllarda yaşanan parti değişiklikleri, bu tartışmayı yeniden Türkiye'nin gündemine taşımaktadır. 2026 yılı içinde farklı partilerden istifalar ve başka partilere katılımlar çokça gerçekleşti; bazı milletvekilleri bir partiden ayrılıp iktidar partisine, az da olsa bazıları başka muhalefet partilerine geçti. Bazı Belediye Başkanları, Belediye Meclis üyeleri, il Genel Meclisi üyeleri seçildikleri partilerinden ayrılarak çoğunluğu iktidar partisine olmak üzere başka partilere geçti.
TBMM kayıtları da bugün Meclis'teki parti dağılımının önceki dönemlere göre ciddi biçimde değiştiğini gösteriyor. Mart 2024 - Mahalli İdareler Genel Seçimlerine göre;
Büyükşehir (30): CHP 14, AK Parti 12, DEM Parti 3, Yeniden Refah Partisi 1 5853
51 İl Belediyesi: CHP 21, AK Parti 12, MHP 8, DEM Parti 7, İYİ Parti 1, YRP 1, Büyük Birlik Partisi 1 7869
919 İlçe: AK Parti 346, CHP 314, MHP 114, DEM Parti 57, YRP 37, İYİ Parti 22, BBP 13, 9 Bağımsız ve diğerleri 7869
390 Belde: AK Parti 168, MHP 96, CHP 60, YRP 24, DEM Parti 10 civarı
Toplamda:
- AK Parti: 538 belediye
- CHP: 409 belediye
- MHP: 218 belediye
- DEM Parti: 77 belediye
- YRP: ∼63 belediye kazandılar. Ancak bu tablodan şimdi eser yok. 31 Mart 20242ten bu yana toplam 107 Belediye başkanı iktidar partisine geçti.
Burada asıl sorulması gereken soru şudur:
Siyasetçi mi değişti, fikirleri mi değişti; yoksa yalnızca siyasi adresi mi değişti?
Fikir değiştirmek başka, ilke değiştirmek başka
Elbette insan değişebilir.
Bir siyasetçi partisinin politikalarını yanlış bulabilir. Lideriyle anlaşamayabilir. Parti programının kendi düşünceleriyle artık örtüşmediğini söyleyebilir. Hatta yıllarca savunduğu bazı fikirlerden vazgeçebilir.
Bunların tamamı siyasetin doğal süreçleridir.
Bir insanın düşüncesini değiştirmesi ihanetten ibaret değildir.
Asıl problem, düşünce değişikliğinin gerekçesiz biçimde koltuk değişikliğine dönüşmesidir.
Dün “ülkenin felaketi” dediği partiye bugün “ülkenin umudu” diye katılan; dün ağır biçimde eleştirdiği lideri bugün övgülere boğan; dün savunduğu değerleri bugün birkaç makam, mevki veya kişisel siyasi gelecek uğruna terk eden anlayış, toplumda doğal olarak ciddi bir güven sorunu yaratmaktadır.
Çünkü burada artık fikir değil, menfaat yön değiştirmektedir.
“Siyasi kaypaklık” neyi anlatıyor?
Bu noktada tartışmalı ama çarpıcı bir kavram ortaya çıkıyor:
Siyasi kaypaklık.
Bu kavramı siyasi karakter ve ilke meselesi olarak kullanmak gerekir.
Çünkü burada söz konusu olan duruştur.
Burada söz konusu olan kişinin inandığını söylediği değerlerin pazarlanmasıdır.
Siyasi kaypaklık; dün savunduğunu bugün inkâr etmek, dün karşı çıktığının önünde bugün saf tutmak, seçmenin kendisine verdiği siyasi emaneti kişisel ikbal için başka bir kapının anahtarına dönüştürmek ve bunu hiçbir ilkesel hesaplaşmaya ihtiyaç duymadan yapmaktır.
Bir partiden ayrılmak siyasi haktır.
Fikir değiştirmek siyasi haktır.
Yeni bir parti kurmak siyasi haktır.
Ancak bütün bunların bir de ahlaki ve etik karşılığı vardır.
Çünkü seçmen yalnızca “hangi partiye geçtin?” diye sormaz.
“Bize hangi sözlerle oy istedin ve bugün o sözlerin neresindesin?” diye sorar.
Sandık iradesi transfer edilebilir mi?
Asıl mesele budur.
Bir siyasetçi, A partisinin logosu altında seçime girip seçmenin oylarıyla milletvekili olduktan sonra B partisine geçtiğinde, beraberinde kaç oy götürmektedir?
Hiçbirini.
Çünkü o oyların sahibi siyasetçi değildir.
O oylar seçmenindir.
Seçilmiş olan Milletvekili, Belediye başkanı o iradenin temsilcisidir.
İşte bu nedenle parti değiştiren siyasetçinin önünde ahlaki bir sorumluluk vardır:
“Ben artık neden aynı siyasi çizgide değilim?”
Bunu seçmene anlatmalıdır.
Eğer gerçekten fikir değiştirdiyse, bunun gerekçesini açıkça ortaya koymalıdır.
Eğer partisinin demokratik yapısından, programından veya yönetim anlayışından koptuysa bunu kamuoyuna anlatmalıdır.
Ama dün söylediğinin tam tersini bugün söyleyip bunun üzerine hiçbir açıklama yapmıyorsa, siyasetçinin kendi geçmişiyle yüzleşmesi gerekir.
Siyasetin en büyük sermayesi güvendir
Para kaybedilebilir.
Makam kaybedilebilir.
Parti değiştirilebilir.
Seçim kaybedilebilir.
Ama siyasette bir kez güven kaybedildiğinde onu yeniden kazanmak kolay değildir.
Bugün bir partiden başka bir partiye geçen siyasetçi, yarın başka bir partiye geçtiğinde seçmen şu soruyu sormaya başlayacaktır:
“Yarın buradan da gider mi?”
İşte siyasi güvenin çöküşü böyle başlar.
Partiler, Başkanlarını, milletvekillerini sayısal birer sandalye olarak görmeye başladığında; milletvekilleri de, Belediye Başkanları da siyasi kimliklerini kişisel kariyer basamağına dönüştürdüğünde ortaya çıkan şey demokrasi değil, siyasal pazar görüntüsüdür.
Ve o pazarda en değerli şey ilke değil, makam olur.
Siyaset pazar değildir
Siyasetçinin parti değiştirmesini yasaklayalım demiyorum.
Aksine, demokratik siyasette insanların düşüncelerini değiştirme özgürlüğünü savunmak gerekir.
Ama özgürlük ile ilkesizlik aynı şey değildir.
Bir siyasetçi partisinden ayrılabilir.
Fakat seçmenine hesap vermelidir.
Bir başka partiye katılabilir.
Fakat nedenini anlatmalıdır.
Yeni bir siyasi yol tercih edebilir.
Fakat geçmişte söyledikleriyle bugün söyledikleri arasındaki çelişkiyi açıklamalıdır.
Çünkü siyasetçinin seçmene karşı en büyük borcu dürüstlüktür.
Ve belki de Türkiye'nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey yeni partiler değil, eskiyen siyasi ahlakın yeniden inşa edilmesidir.
Son söz
Siyasette herkesin bir bedeli vardır.
Kimi makamını kaybetmeyi göze alır ama inandığı sözden vazgeçmez.
Kimi partisinden ayrılır ama düşüncesinin arkasında durur.
Kimi yalnız kalır ama ilkelerinden vazgeçmez.
Birileri ise rüzgâr nereden eserse oraya döner.
Dün başka, bugün başka; dün düşman, bugün dost; dün ihanet dediğine bugün sadakat...
İşte toplumun itiraz ettiği şey tam da budur.
Çünkü siyaset koltuk değiştirme sanatı değil, sözünün arkasında durma meselesidir.
Seçmenin verdiği oy, siyasetçinin kişisel mülkü değildir.
O oy bir emanettir.
Ve emaneti her siyasi rüzgârda başka bir kapıya taşıyanlar, günün sonunda yalnızca partilerini değil, siyasete duyulan güveni de tüketirler.
Bu yüzden mesele yalnızca “parti değiştirmek” değildir.
Mesele, insanın hangi koşulda kendi sözünü sattığıdır.
Ve siyasetin en ağır sorusu da şudur:
İdeolojinizi mi değiştirdiniz, yoksa sadece fiyatınızı mı?






















Yorum Yazın