İnsanlık tarihi çok karmaşık, çok detay barındırıyor, çok inişli çıkışlı, çok zor anlaşılır bir tarih ama bir o kadar da özeti çok basit bir tarih.
İnsanlar ilkel yaşamdan çıkıp toprağı işlemeye başladığında, o zamana kadar var olan ayakta kalma kavgası daha da kızışır. Topraktan faydalanma kavgası olan bu kavga köle ticareti ile mal ticareti şeklinde geçen servet edinme döneminde ayyuka çıkar. Zaman içinde ortaya çıkan ayrı diller, ayrı milletler, hatta renk farkı nedeniyle aradaki çelişkiler daha da artar. Artan çelişkilerle birlikte didişme de had safhaya ulaşır. Didişme kıtalar arası bir boyut kazanır. Bu kez de topraktan faydalanma yerini toprağa hakimiyet kavgalarına bırakır ve iş devletleşmeyle sonuçlanır.
Neresinden bakarsanız bakın, ne kadar ekleme yaparsanız yapın, olur ama insanlık tarihinin özeti böyledir; didişme, çekişme, ötekini ekarte etme ve var olmak için birinin diğerine karşı plan yapma tarihi... İnsanlık tarihi, insanın insanı “düşman” ilan ettiği bir tarihtir kısacası...
İşte, bugün kutsanan devlet, aslında türünü “düşman” gören insanın kendi kanından etrafına çektiği duvardır. Kendi kanından “devlet” adı altında bir koruma duvarı oluşturmuştur insan. İnsanın ayakta kalmak için kurduğu planın son hali diyebiliriz devlet için.
Bugün de bu plan devam etmektedir. Hiç kimse kurduğu devleti “gereksiz” görmemekte ve vazgeçmek için bir eğilim içinde olmamaktadır. Tam aksine bu sınırları korumak için ceplerindeki son kuruşa kadar modern silahlara harcamaktadır; ülkede yaşayanlar aç kalmakta, işsiz kalmakta, ülke iflasın eşiğine gelmekte ama silahlanmaktan vazgeçmemektedir.
Ve devleti olmayanlar bir devletleri olsun diye çırpınıp durmaktadır gezegenin farklı noktalarında. Kimisinin çırpınışı haber değeri bile görmemekte ve bizler tarafından bilinmemektedir. Bize en yakın noktalardan biri olan Filistinlilerin çırpınışı yıllardır sürüyor. Bu aralar hiçliğe “entegre” edilmeye çalışılan Kürtlerin yine aynı şekilde yıllardır süren çırpınışı bilinen başka bir örnek.
Bu çırpınışların nedeni şudur; İnsanın insanla kavgası sürüyor, üstelik şimdiki kavga öyle sadece toprak kavgası da değil; su, enerji, petrol, zenginlik kaynağı madenler, hatta uzaya hakimiyet kavgasıdır. Ve en önemlisi, kimlik kavgası ve kültür farklılıkların ortaya çıkardığı mecburi isyanlardır. Ötekileştirme ya da soykırıma karşı verilen kavgalarıdır.
İnsanın insanla kavgası sürdüğü sürece de herkes etrafına çektiği sınırı var gücüyle savunacaktır. Bu kavga bilgisizlikten, az kitap okumaktan kaynaklanan bir kavga değildir. Bu “devlet” denen kandan duvar da gelişigüzel ortaya çıkmış falan değil; insanın insanla kavgasına paralel olarak devlet de modern silahlar da bin yılların çekişmesinden ortaya çıkan araçlardır.
İnsanın insanla kavgası bitmez, çünkü kavganın yaşamsal gerekçeleri hiç bir zaman ortadan kalkmaz.
Kavgayı bitirmenin, sınırları kaldırmanın, bayrakları indirmenin bilimle, kültürle, ekonomik ve sosyal modellerle, dini ve ahlaki referanslarla, iyi niyetle asla bir ilgisi yoktur. Bunu ne sosyalizm başardı ne şeriat ne faşizm...
Bugün reçete gibi sunulan “Demokratik devlet” projeleri, bir grubu öteki gruba “entegre” etme çabaları iyi niyet çabasından öte bir şey değildir.
İnsanlar arasında adalet sağlanamaz, çünkü insanın adaletsiz olması için çok sayıda neden oluşmuş durumda. Toprağa yerleşmeden önce insanın insanla çelişkisi belki sadece avcılıkla ilgiliydi. Ama şimdi avcılık artık bir hobi, yaşamın geçim araçları ve yolları ise daha da çeşitlenmiş ve vazgeçilmez hale gelmiştir.
İnsanın dah az kavga etmesi ve daha fazla emek üretmesi için yapabileceği tek şey “empati” denen mekanizmayı çalıştırmasıdır. Yani kendine gelmesini istemediği zararı, yanlışı, kötüyü başkasına da gelmesini istememesi... O da maalesef mecburi yaşamsal nedenlerle pek mümkün görünmüyor. Ayakta kalma mücadelesi, her şey gibi empatiyi de bertaraf eder. Belki zor karşısında insan bir an olsun geri adım atar ama empati zor değil vicdan işidir, ayakta kalma mücadelesi ise vicdan diye bir duyguyu kabul etmez.
Şimdi gelelim ister duygusal nedenlerle ister taktiksel nedenlerle devletlerin kendi aralarında yaptığı sözleşmelere. Zor olgusuna yani...
Bunlar riski azaltma çabalarıdır. Çatışmayı aza indirip kavgayı soğuk savaş tarzında sürdürmeye devam etme çabasıdır. Yani burada da nihai bir barış, çatışmasızlık, adaleti sağlama, var olanı eşit paylaşma gibi bir şey söz konusu değildir. Sadece bir süreliğine kavganın şiddetini azaltma çabasıdır.
Peki, ayakta kalma mücadelesi veren bireyden anlayışlı, mantıklı, empati gücü yüksek demokrat bir birey, toplumdan da “demokratik bir toplum” yaratmak mümkün mü? Kavgasız, gürültüsüz, eşit ve özgür bir hayat... Şeriat isteyenler bunu “ümmet” fikri ile açıklıyor, buna uygun kimi yerde fiili uygulamalar da var. Bütün Müslümanlar birlikte hareket ederse hayat güllük gülistanlık olacak güya... Oysa şimdi en fazla birbiriyle kavgalı olanlar Müslümanlar... Sosyalizm diyenler, dünyanın bütün proleterleri birleşirse, kapitalizm ortadan kalkarsa eşitlik, adalet ve özgürlük sağlanır diyordu. Denediler ama olmadı. Faşizm zaten kavganın barutu.
En azından devletsiz Kürtlerle ilgili yapılan tartışmalarda sıkça konu edildiği için şimdi sorulması gereken soru şu:
Tarihte yaşanan bu tecrübeler arasına kesin çözüm için ileri sürülen “demokratik toplum” fikrini nereye koymalı acaba? Ayakta kalma mücadelesi nedeniyle insanın insanla kavgasının devam ettiği; bilimin, kültürün ve sanatın en üst seviyede olduğu bir dönemde bile halen dünya genelinde savaş heyheylerinin tırmanışa geçtiği gerçeğini de görerek, hakikaten ateş deryası ortasında “demokratik bir toplum” nasıl ve ne ile inşa edilir? Ve hele gün yüzü görmeyen, tutunacakları bir dalı olmayan, dört etrafı kuşatılmış Kürtlerden “demokratik bir toplum” yaratmak nasıl mümkün olacak?























Yorum Yazın