
Zekeriya EKİNCİ yazdı: BİR ESER İÇİN OLMAK YA DA OLMAMAK; MEM Û ZÎN haberine ait detaylar
Kendimizi kendimizden kurtarmanın yolunu ararız kimi zaman. Unuturuz herkesin kendi hikmeti ölçüsünde irade sarf ettiğini. İnsana aynada kendini kendine gösterenin aşk olduğunu bilmezden geliriz. Kişi kendi kişiliğine göre yaratılır der; olurken dostuna en iyi dost, olurken düşmanına en iyi düşman oluruz. Mekânları kabul etmeyenler, mekânsız seyirde kalacaklar diyerek kendimizi yeni bir mücadeleye bırakırız. Bu mücadele, kültürel birikime doğru bir yolculuğa dönüşür birden.

Sarp bir yamaçtan tırmanırız yukarı doğru.
Üç dille ortak edilen üç eser çıkıverir karşımıza: Yûsuf u Zelîhâ, Leylâ vü Mecnûn, Husrev u Şîrîn. Oysa bu üçe bir de bir eklenmeliydi hem diliyle hem ismiyle: Mem û Zîn.
Bir kültürel birikimin özünü saptırma ya da kültürel birikimin kaynağını görmezden gelme, onu asimile etme diğer bir deyişle yok etmedir.
Yıllardır bir kültürün yok edilme çabası mı veriliyordu yoksa?
Yazıldığı günden beri yasaklı tutulan ve Türk edebiyatında sözü edilmeyen ama Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınlarınca ilki 2014 yılında 3. Basımı yapılan dünyaca ünlü Ehmedê Hanî’nin Mem û Zîn adlı eseridir yazı ve araştırmamıza konu olan.
İlk Kürtçe Mevlit yazarı olarak da bilinen Ehmedê Xanî, Kürt edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Kürtçenin Kûrmancî şivesini öylesine lirik kullanır ki 2659 beyitten oluşan Mem û Zîn adlı mesnevisini bir solukta okumamak neredeyse imkânsız gibidir.
Gelin görün ki ilahi bir aşkı millî bir şuurla konu edinen mesnevinin Türkçe çevirisi için aynı şeyi söylemek, haylice zorlar insanı.
Manzum metinlerin çevirisini yapmak zordur. Eğer siz hem kendi hem de çevirisini yaptığınız manzum türün dili ile o dili kullanan toplumun kültürü üzerinde bir hâkimiyete sahip değilseniz çeviri yapmamalısınız. Çünkü manzum metinlerdeki o ahengi yeni bir dile aktarmak şairanelik ister.
Altmış bölümden oluşan Mem û Zîn mesnevisinin birçok beytin çevriminde sözcüklerde anlamsal hatalar yapılmış ve çeviri manzum çeviri olmaktan alınıp anlamlılık temeline oturtulan bir nesre dönüştürülmüştür.
Çeviri, aslına bağlı kalarak, var olanı aynı güzellikte yeniden var etmek olarak düşünülmelidir.
Mehmet Emin Bozarslan’ın 1968 yılındaki ilk çevirisinden yararlanıldı demekle çevirinin iyi yapıldığı anlamına gelmez. Kaldı ki ilk çevirisini yeniden düzenleme ihtiyacı duyan Mehmet Emin Bozarslan, sürecin, çevirinin başka dilde rayına oturamadığının gerçeğine dikkat çekmektedir belki de.
Bir eserin gerçek baskısı dururken başka çeviri kaynak alınacaksa o eserin çevirisi yapılmamalıdır sanırım.
Xweşrengi te da giyayê sorgul
Xweşdengi te da newayê bilbil (65. beyit)
beytini,
Kırmızı gülün o hoş rengini
Bülbülün o hoş sesini veren de sensin
şeklinde çevirirseniz, o dili, yani Kürtçeyi bilmediğiniz gerçeği ortaya çıkar. Çünkü bu çeviri beyitte ritim ya da ahenk ögesini aramak boşa harcanan bir çaba olacaktır.
O halde bu beyit Kürtçeden Türkçeye nasıl çevrilmeliydi?
Güle güzel rengi veren sensin
Bülbüle güzel sesi veren sensin
Beşinci bölümde Kürtleri bir araya getirmeyen Allah’tan şikâyeti dikkat çekicidir.
Ger dê hebûya me padîşahek
Laîq bidiya Xwedê kulahek (202. beyit)
Eğer bir padişahımız olsaydı,
Allah ona bir külah lâyık görseydi,
yakarışında; Türk, Tacik, Rum, Arap ve Acemlere yenilgiyi ve onlara bağlı kalma zorunluluğunu Allah’ın bir gazabı olarak göstermektedir.
Yine de sevgiliden ayrılmaz. Sevgili aranan bir mekândır ve âşık mekâna ulaşmak için kılıca ihtiyaç duyarak yürümek gerektiğinde ısrarcıdır.
Levra ku cîhan wekî ‘erûs e
Wê hukmi di deste şîrê rûs e (212. beyit)
Beyit Türkçeye şöyle çevrilmiş:
Çünkü dünya bir gelin gibidir;
Onun hükmü de keskin kılıcın elindedir.
Oysaki beyit şöyle çevrilmeliydi:
Zira dünya gelin gibidir
Hükmü keskin kılıç gibidir
Birçok beyitte olduğu gibi 212. beyitte de sözcüklerin anlamları karıştırılmış, “şir” (süt) sözcüğü “şûr” (kılıç) sözcüğü yerine kullanılmıştır.
Arap alfabesinden Kürt alfabesine, Kürtçeden de Türkçeye bir beytin çevirisini yapmak hayli zordur. Çünkü Kürt alfabesinde var olan “x, q, w” seslerinin Arap alfabesinde karşılığı varken Türk alfabesinde karşılığı yoktur.
Mexmûr-î bibim bikir’me lafan
Serxweş-î bibim bikim guzafan (311. beyit)
Mahmur olayım laflar edeyim
Sarhoş olayım, boş konuşayım
480. beytin Arap alfabesinden Latin alfabesine, Kürtçeden Türkçeye yorumsal çevirisi yapılırken ahenk unutulmuş; beytin orijinal nüshası üzerinde de oynama gerçekleştirilmiştir. Bu oynama mesnevinin “mef’ûlü mefâ’ilün fe’ûlün” aruz ölçüsüne uyumun sağlanması için yapılmış fakat uyum sağlanırken sözcük yanlış anlamda kullanılmıştır. Uzatma işaretiyle aruzun ölçüsü sağlanabilirdi.
Hindek di mîsalê Zîn zerî ne
Hin subhê Memê di muşterî ne
beyti, Türkçeye şöyle çevrilmiş:
Bir kısım Zîn gibi peridir
Bir kısmı Mem gibi müşteridir

Önce asıl nüshada Osmanlıcadan Kürtçeye yani Arap alfabesinden Latin alfabesine çevirisini yapalım.
Hinek di mîsalê Zîn zerî ne
Hin şibê Mem de muşterî ne
beytini Kürtçeden Türkçeye de çevirecek olursak
Kimisi Zîn misali sarışındır
Kimi Mem benzeri müşteridir
şeklinde karşımıza çıkar. “hinek” zamiri yumuşak, yani dişildir; “hin” ise sert yani erildir.
Beyitlerin kendi dilinden kaynaklanan o lirik akış Türkçeye çevrilirken o kadar kötü bir çeviri yapılmış ki bunu Kürtçe bilmeyen bir okuyucu dahi okuma sırasında kolayca fark edebilecektir.
Eserin Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasından çıkmış olması ve bu hataların görmezden gelinmesi haylice düşündürücüdür.
Mesnevinin yazılış amacı öz gereğince iki anlamlılık taşır. Diğer bir deyişle Êhmedê Xanî üslupta tevriye sanatı kullanmaya dikkat etmiştir. Tasavvufi aşk ön planda tutulmuş gibi millî bilinç ikinci plana itilmiştir. Bilinçli bir okur ikinci plana itilen millî bilincin asıl amaç olduğunun ayırdına varmakta gecikmeyecektir.
Asıl isteğin belirlendiği beşinci ve altıncı bölümlerde feleğin çarkından bir yıldız istenir. Özlemle beklenen ve yıldızı yönetecek olan yönetici sanatının gücünü ortaya koysun, dilinin kadrini bilsin…
Dört parçaya bölünen bir milletin cömertliği, Rüstemvari kahramanlığı çevresindeki tüm milletlerce bilinmektedir.
Bu millet düşmanları tarafından kaza oklarına hedef tahtası yapılmıştır; Rum deryası ve Tacik denizi dalgalarında Kürtler kanadığını haykırmıştır.
Kürt toplumunun iyi niyetini kötüye kullananlar, onların yan yana gelmelerini engellemiş, parçala ve yönet politik prangasını ayaklarda bir sembol haline getirmişlerdir. Bu prangayı ayaklarından sökmeyi başardıkları an, hizmet ettikleri, toplumun birer hizmetkârı olacakları kaçınılmaz olacağından kuşku duyulmamaktadır.
Kitabı olanlar öksüz ve mecalsiz bırakılan bu milleti kitaptan, hakiki ve mecazi aşktan uzak bırakmışlardır.
İlim, kabiliyet, kemal ve izan için; şiir, gazel, kitap ve divan için ille de bir öncü gerek, deniyorsa eğer, bu millî kültür kaynağının neden yıllarca yasaklı kaldığı ya da çevirisinin neden yozlaştırılmak istendiği anlaşılmış olacaktır.









































Yorum Yazın