
"(...)Zehra, özene özene giydiği kıyafetleri aynı özenle çıkardı, dolaba yerleştirdi. Banyoda bıraktığı geceliğini giyip, koltuğuna kuruldu. İstanbul’un uzun zamandır attığı çığlıklara kulaklarını kapayıp, kocasının İstanbul’un her karışına bıraktığı sesini dinledi. Bu sesler ninni okuyordu. Zehra çok sürmedi, pencerenin karşısında uyuya kaldı."
Zehra’nın ruhu, karanlık tarafından avını boğan bir yılan gibi sarıp sarmalanmış, hiçliğe doğru çekiliyordu. Ruhu milim milim karanlığa karışırken, tiz çığlıklar atıyor, yaralı ceylan gibi böğürüyor, ağzından salya ve köpük, burnundan sümükler çıkarıyordu. Çektiği acıya rağmen bu dipsiz kuyuya teslim olmayı reddediyor, kurtuluşu saydığı arada bir görünüp kaybolan ışık demeti için savaşıyordu.
Zehra ise, ruhunun karanlıkta verdiği amansız mücadeleden bihaber; her sabah güneş doğmadan önce uykusundan sıyrılıp, gözlerini açıyor, yataktan çıktığı gibi, -elini, yüzünü bile yıkamadan-, dolaptan yeşil eteğini çıkarıp, pencere pervazına çaktığı çiviye asıyor, pencerenin tam karşısına çektiği koltuğa oturuyor, biraz İstanbul’a biraz da eteğine bakıp iç çekiyordu. Pencere camına yansıyan görüntüsünün aksine eteğin rengi soluktu. Zaman aktıkça karanlıkta eriyen ruhlar gibi solmaya da devam ediyordu.
Etek ilk alındığında öyle bir yeşil rengi vardı ki, Zehra, rutin bir Pazar yürüyüşü esnasında üzerindeki etekle Gülhane’den geçtiğinde, parkın çimenleri eteğin yeşiline bakmış, hayıflanıp, kıskanmışlardı. Galiba eteğin tasarımcısının damarlarında gönül gözü açılmış bir hattatın kanı geziyordu. Ve bu hattat bahar ayarlarında çimenlerden fışkıran papatyaları çok seviyordu. Çünkü eteğin paçalarına bir adet papatya o derece ustalıkla nakışlanmıştı ki, bunu ancak işini seven biri yapabilirdi. Ayrıca, nakışı beş metre öteden gören herkes, bunun yeşil ovalardan süzülen canlı bir papatya olduğuna dair yemin edebilirdi. Ama şimdi! Zamanın darbelerinden sonra eteğin papatyası solmuş, çimenleri sararmıştı.
Zehra, son iki aydır olduğu gibi bugünde Güneş doğmadan yataktan çıkmış, koltuğuna oturmuştu. Daha bitmemiş savaşı kaybettiğini düşünen komutan gibi kurulduğu koltuktan iki kere tuvalete gittiğinde, bir defada guruldayan karnını susturmak için mutfağa yürüdüğünde kalktı. Bunlar dışında yaptığı diğer şeyler; açık bıraktığı pencerenin karşısında öylece oturmak, rüzgârların sırtladığı hüzün ve özlemlerle dolu havayı ciğerlerine çekmek oldu. Bütün gün öyle çok çekti ki bu havayı içine, gün batmaya başladığında içi tıka basa hatıralarla dolmuştu. Hatta bu hatıralar gözlerinin içinden yaş, derisinden ter damlaları olup, taştı.
Akşam ezanının sesi ardı ardına camilerden yükselmeye başladığında, gözlerinden akan hatıraları titreyen elleriyle temizledi. Koltuktan kalktı, ağır aksak adımlarla, burnunun dikine banyoya yürüdü. Bir haftadır üzerinden hiç çıkarmadığı geceliğini çıkardı önce, sonra banyo aynasından yansımasını izledi. Küçük göğüsleri, derisi gibi ölmüş ve tıpkı onun gibi sarkmıştı. Bir süre yaşlı ellerini saçlarına götürüp okşadı. Yaşlı yüzüne dokundu. Gözleri altında oluşan mor halkalara bir süre gözünü kırpmadan baktı. Birden uzak ama yakınındaki bir şeyi anımsadı, bedeni ve ruhu gülümsedi. Odaya gitti, telefonuyla birlikte banyoya döndü. Telefondan, kocasının ses kaydını açtı. Ses, karanlıktaki o minnacık ışık oldu. Ruhu boşluğa ve karanlığa tutuna tutuna ışıkçığa doğru koştu.
Zehra, yıkanıp odaya döndüğünde, şehri sokak ve park lambaları, araba farları ve evlerden çıkan ışıklar aydınlatıyordu artık. Ağır hareketlerle iç çamaşırlarını, yeşil eteğini ve gri bluzunu giydi. Saçlarını taradı. Yüzünü kremledi. Gözlerine sürme çekti. Dudaklarını kırmızıya boyadı. Banyoya gidip, boy aynasından kendine baktı. Eteği paçalarından tutup, yanlara doğru çekti, bıraktı. Bir iki kere etrafında dönüp, eteğin paçalarını dalgalandırdı. “Acaba, eteğe hala yakışıyor muyum?” Diye sordu kendine. Bu soru, yüz kere kafasının içinde döndü, dolaştı ve her seferinden farklı bir hal aldı. En sonunda, “Çavuş, beni şimdi görse beğenir mi?” ye dönüştü. Kocasıyla yaşadıkları kafasının içinde depreşti. Zehra onlara, ruhu da karanlığa teslim oldu.
Anılarına o kadar çok dalmıştı ki Zehra, zangır zangır çalan telefonu üçüncü kez çaldığında anca duyabilmişti. Duvardaki saate baktı. Saat, epey geç kaldığına geliyordu. “Ne vardı sanki bu kadar oyalanacak!” diyerek kızdı kendine. Bu kızgınlık gideceği yere geç kaldığı için değildi gerçekleşmesi yüksek bir ihtimal içindi. “ Şimdi, eve dönmeme de izin vermezler. Off…” diye yakınmaya başladı.
Eve dönmediğinde, kocasının hayaletinin duvarlara sürtüne sürtüne gelip, boş koltuğa sineceğini, saatlerce, canı sıkılıncaya dek, orada oturacağını, oturmaktan sıkılınca da bir gözü kapıda evin içinde volta atmaya başlayacağını, zaman geçsin diye kitaplarına dokunacağını ya da onların bazılarını açıp okuyacağını, elbise dolabını açıp, elbiselerine dokunacağını, telefonuna ve şarj aletine, televizyon ve ya kumandasına dokunacağını… Kısacası her tasa, tarağa dokunacağını, en sonunda gözlerini saate dikip,“Bu kadının geleceği yok!” diyeceğini ve evden bir daha dönmemek üzere çıkacağını sanıyordu. Bu ihtimal, Zehra’yı diğer seferlerde de olduğu gibi o kadar çok korkuttu ki, “Hiçbir güç bu gün beni evden çıkaramaz!” dedi ve sesine bir yorgunluk ekleyip, telefona cevap verdi. “Efendim kızım.” Kızıyla telefon konuşmasını kısa tutmaya çalıştı. Ona hasta olduğunu, bu yüzden yemeğe gelemeyeceğini söyledi. Kızı hem annesinin yalan söylediğini hem de neden yalan söylediğini iyi biliyordu. Bu yüzden fazla ısrar etmedi, telefonu kapattı. Kocasına dönüp, “Annem bu günde gelmeyecek.” dedi.
Zehra, özene özene giydiği kıyafetleri aynı özenle çıkardı, dolaba yerleştirdi. Banyoda bıraktığı geceliğini giyip, koltuğuna kuruldu. İstanbul’un uzun zamandır attığı çığlıklara kulaklarını kapayıp, kocasının İstanbul’un her karışına bıraktığı sesini dinledi. Bu sesler ninni okuyordu. Zehra çok sürmedi, pencerenin karşısında uyuya kaldı. (Devam edecek)









































Yorum Yazın