
"(...)Biz doğulular ya da ön-Asya halkları, ulus olarak sorunlara daha çok dinsel ve milliyetçi bir açıdan bakarız. Sorunların iç’te değil, dış mihraklardan kaynaklandığını söyleriz. İç sorunları çözmek yerine dışta bir düşman hatta bazen bir yetmez bütün komşuları ve emperyalistleri suçlu gösteririz. İnsanlar da olay ve eylemlere daha çok ahlaki ve etik olarak bakar."
Avrupalılar kuralları çiğneme, ayrılık, esirlik ve savaş gibi olaylara, eylemlere sorun, yani problem olarak bakarlar. Hiçbir Avrupa ülkesi, iç sorunlarının başka bir ülkeden kaynaklandığını söylemez. Sorun başka ülkede kaynaklanmış olsa bile, yine sorunu iç’te çözerler. Uluslararası ilişkiler biraz satranç oyununa benzer. Rakibinin taşlarına müdahale ederek değil, kendi oyununu daha iyi kurgulayarak, yani kendi taşlarınla daha iyi oynayarak rakibinin planını bozabilirsin.
Bireylerle olan ilişkilerinde de daha çok soruna psikolojik, sosyolojik ya da kültürel farklılıklardan doğan sorunlar olarak bakarlar ve bu konuda uzman olan insanlarla bu sorunları çözmeye çalışırlar.
Avrupa’nın iki dünya savaşından sonra hızla toparlanmasının altında bu özellikler yatar. Oturup ağlamak, dövünmek ne kötü durumdayız demek yerine hemen kolları sıvayıp işe başlamışlardır. Bilindiği gibi bir eylem ve olaya sorun ya da problem olarak bakarsan, hemen çözmeye çalışılır er ya da geç bir çözümünü de bulursun. Sadece olaylar ve eylemler değil sanat, kültür ve politikada da bu tavırları farklı değildir. Almanya’nın savaştan sonra ilk onardıkları binalar tiyatro binaları olmuştur.
Yahudiler her ne kadar bir Orta-doğu halkı olsalar da Avrupa kültürünü çok iyi özümsemişlerdir. Belki de uzun süre Avrupa’da yaşamış olmalarından kaynaklanıyordur. Bugünkü Avrupa kültürünün oluşmasında Yahudilerin büyük katkısının olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Ne de olsa Spinoza, Marks, Rosa Luxemburg, Kafka, Freud, Einstein gibi ünlüler Yahudi toplumunun içinden çıkmış Avrupalı düşünür ve bilim insanlarıydı.
Bugünkü İsrail devletinin kültürünün bir Avrupa Kültürü olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu yüzden Yahudi rejisör, senarist ya da yapımcı tarafından, ikinci dünya savaşındaki toplama kamplarındaki Yahudilerin insanlık dışı yaşamların ve uğradıkları katliamlarla ilgili yapılan filmleri izlerken, insan yaşanılanlara acımak ve hüzünlenmekten çok, Alman faşizmine karşı kin ve nefretle doluyor. Acı ve hüznün esrar gibi insanı pasifleştiren ve uyuşturan bir özelliği var. Ama kin ve nefret insanı canlı, aktif ve saldırgan kılıyor.
Biz doğulular ya da ön-Asya halkları, ulus olarak sorunlara daha çok dinsel ve milliyetçi bir açıdan bakarız. Sorunların iç’te değil, dış mihraklardan kaynaklandığını söyleriz. İç sorunları çözmek yerine dışta bir düşman hatta bazen bir yetmez bütün komşuları ve emperyalistleri suçlu gösteririz. İnsanlar da olay ve eylemlere daha çok ahlaki ve etik olarak bakar.
Bilindiği gibi “namussuz, şerefsiz, ibne, orospu” gibi kelimelerle insanları suçlar, yargılar ve hakaret ederiz. Aynen devletin yaptığı gibi olay ve sorunların kaynağını kendimizde değil hep dışta ararız. Kötü eylem ve hareketleri acı veren bir şey olarak görürüz, bunu çözmek yerine çekmeyi yeğleriz, hatta acılarımızdan zevk alırız. Bizim insanlarımız kendini acındırmayı sever. Ve biz de acı çeken insanları daha çok severiz. İçinde acı olmayan hiçbir şarkımız, masal ve hikâyemizin olmaması biraz da acıyı sevdiğimizi, acı ile eğlendiğimizi ve mutlu olduğumuzu gösterir.
Özellikle birilerinin bizi bilinçli olarak, kendi yaşadıklarımızdan daha çok acı çekmemiz ve hüzünlenmemiz için çaba harcadıklarını söylemek hiç de yanlış olmaz. Diyorum ki, acılarımızı sorun, hüzünlerimizi problem olarak görmeye başlasak artık.














































Yorum Yazın