Tarihsel gerçeklikle yüzleşmeden kalıcı barış inşa edilebilir mi?
Nureddin Şimşek yazdı...
Bir meselenin adını doğru koymadan, o meseleye doğru bir teşhis koymak ve kalıcı bir çözüm üretmek mümkün değildir. Türkiye'nin onlarca yıldır ödediği ağır insani, sosyal ve siyasal bedellerin temelinde, toplumsal gerçekliklerin hukuki ve güvenlik odaklı parantezlere sıkıştırılması yatmaktadır.
Geçmişten bugüne yargı salonlarında veya siyaset kürsülerinde dile getirilen yalın bir hakikat var: Bir halkın varlığı, dili, kimliği ve üzerinde yaşadığı kadim coğrafyanın tarihsel adı; yasaklarla, mahkeme kararlarıyla ya da güvenlikçi söylemlerle yok sayılamaz.
Kürt meselesinde barış ve demokratik çözüm arayışları konuşulurken ıskalanmaması gereken en kritik eşik, toplumsal onur ve eşit yurttaşlık zeminidir. Red ve inkar anlayışı mantıki sınırlarına ulaşmadığı ve tarihsel hakikatlerle yüzleşilmediği sürece, askeri ya da dönemsel tedbirlerle nihai bir toplumsal huzur ortamı tesis etmek mümkün değildir. Çatışmanın ve toplumsal gerilimin asıl nedeni, taleplerin kendisi değil; bu taleplerin kriminalize edilmesi ve siyasal varlığın yok sayılmasıdır.
Silahların susması hayati bir eşiktir; ancak bunu kalıcı bir toplumsal barışa dönüştürecek olan, reddedilen hakikatlerin hukuki ve anayasal düzeyde tanınmasıdır.
Demokratik bir çözüm süreci, monolitik ve tek tipçi bakış açılarını kaldırmaz. Çözüm alanında farklı siyasal projelerin bulunması bir tehdit değil, aksine demokratik olgunluğun bir gereğidir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden özerk yapılara, federal/konfederal tartışmalardan tam bağımsızlık arayışlarına veya anayasal vatandaşlık zeminine kadar her talep, şiddeti reddettiği sürece tartışılabilir olmalıdır.
Bu fikirleri dile getirenleri "ilkel milliyetçi", "dış güç projesi" ya da "hain" parantezine alarak yaftalamak, diyalog kanallarını tıkamaktan ve çözümsüzlüğü beslemekten başka bir işe yaramaz. Fikirlerin serbestçe ifade edilemediği bir vasatta demokratik siyasetin alanı daralır ve toplumsal kutuplaşma derinleşir.
Kalıcı barış, sadece çatışmasızlık hali değil; empati, adalet ve anayasal güvencelerle örülen ortak bir gelecek iradesidir. Kendi etnik kimliğini, tarihini ve coğrafi gerçekliğini dile getiren insanlara suçlu muamelesi yapmak, toplumsal dokudaki duygusal kopuşu hızlandırır. Sultan Sencer'den Abdülmecid dönemine, arşiv kayıtlarından sosyolojik verilere kadar tarihin ve coğrafyanın bir birikimi olan adlandırmaları yok saymak hukukun değil, inkar refleksinin bir sonucudur.
Gerçek bir toplumsal helalleşme ve sürdürülebilir bir demokratik çözüm, halk olmaktan kaynaklanan temel hakların eksiksiz teslim edilmesiyle mümkündür.
Ötekileştirici dilden vazgeçilip, tüm toplumsal taleplerin özgürce konuşulabildiği anayasal bir güvence sağlanmadıkça atılan her adım eksik kalacaktır. Geleceği inşa etmek; reddi tamamen tarihe gömmekle, hakikati kabul etmekle ve insan onurunu esas alan eşit bir yaşamı cesaretle savunmakla mümkündür.
Nureddin Şimşek
İlginizi Çekebilir