Ekmek Kavgasındaki Emekçi ve Etiketlenen Kimlikler
Nurettin Şimşek yazdı...
Mevsimlik tarım işçileri, Türkiye ekonomisinin ve tarımsal üretiminin en ağır yükünü omuzlayan kitledir. Şırnak’tan Zonguldak’a, Karadeniz’den Ege’ye uzanan bu yolculuk, zaten zorlu çalışma koşulları ve sosyal güvencesizlik altında gerçekleşmektedir. Ancak bu ekonomik mücadelenin üzerine etnik ve kültürel önyargıların gölgesi düştüğünde, mesele sadece bir sınıf sorunu olmaktan çıkıp toplumsal bir yaraya dönüşmektedir.
Sınıfsal ve etnik dinamiklerin kesişimi burada netleşir. İşçi sınıfının yaşadığı hak kayıpları ve güvencesizlik evrensel bir sorun olmakla birlikte, mevsimlik işçilerin gittikleri bölgelerde konuştuğu dil, dinlediği müzik, oynadığı halay veya giydiği kıyafet nedeniyle hedef haline gelmesi, sorunun etnik boyutunu göz ardı edilemez kılmaktadır.
Bunlar yalnızca yoksul emekçiler oldukları için değil, aynı zamanda Kürt oldukları için de saldırıya uğramaktadır.
Her yıl başta Karadeniz sahili başta olmak üzere doğu illerinden batı illerine ekmeğini kazanmaya giden Kürt emekçiler, bu gerekçelerle linç edilmekte, tehdit edilmekte ve yerlerinden edilmektedir.
Yada Konya’daki Dedeoğlu ailesi örneğinde olduğu gibi, bazı vakalar da ise toptan yok etme noktasına varabilmektedir. Bu, ne ilk ne de son olacaktır.
Cezasızlık Algısı ve Yetkililerin Tutumu bu tablonum en önemli sebebidir.
Bu tür olaylar karşısında yerel otoritelerin ve kolluk kuvvetlerinin takındığı tutum belirleyicidir.
Saldırılara karşı zamanında ve caydırıcı hukuki adımların atılmaması, “cezasızlık” algısını beslemekte ve benzer olayların tekrarlanmasına zemin hazırlamaktadır.
Batı metropollerinde ve tarım havzalarında Kürtlere yönelik saldırılar karşısında yetkililerin sessizliği ya da yetersiz müdahalesi, toplumsal dokuyu zayıflatmaktadır.
Sınıf kardeşliği söylemini savunanlar için bu tablo, işçi-emekçi sınıfına yönelik açık bir saldırıdır; buna sessiz kalmak, aynı sınıfın bir kesimini yok saymak demektir.
Dilin ve Medyanın Sorumluluğu.
Siyasette kullanılan ötekileştirici dil ve medyadaki sansasyonel yayıncılık, toplumdaki kutuplaşmayı tırmandırmakta; en küçük bir adli vakayı dahi etnik bir çatışma zeminine çekebilmektedir.
Faşizm; kendi dışındaki her kesimi mutlak düşman görür ve ortadan kaldırmaya çalışır. Bu hastalıklı grupların beslendiği kaynak, siyasilerin zehirli dili ve basının nefret enjekte eden manşetleridir. Bu yaklaşım ülkenin yararına değildir; varacağı noktayı düşünmek bile istemiyorum.
Toplumsal Barışın Yolu Adalet ve Sosyal Güvenceden Geçer.
Türkiye’nin batısındaki metropollerde ve tarım havzalarında herkesin güvenle, ayrımcılığa uğramadan yaşayabilmesi devletin asli görevidir.
Kardeşlik vurgusunun altını doldurabilmek için yalnızca temenniler yetmez; hukukun üstünlüğü, adil yargılama ve mevsimlik işçilerin insani yaşam koşullarına kavuşturulması şarttır.
Ayrıştırıcı ve nefret söylemine dayalı tutumlara karşı kamu otoritelerinin tavizsiz bir duruş sergilemesi, toplumsal dokunun korunması açısından hayati bir zorunluluktur.
İnsan doğmaz, insan olunur. Bu tablolar karşısında sessiz kalmak, o insanlık sınavını kaybetmek demektir.
İlginizi Çekebilir