Misbah EratillaYAŞAM

Zübeyde’nin Rüyası (1)

Sabah ezanı okunduğunda, rüyanın etkisi bedenine binlerce iğne batırılmış gibi onu yataktan sıçratarak uyandırdı. Ateşin ortasına düşmüş gibi her yanı yanıyordu. Ona neler oluyor diye şaşkındı. İffetine, namusuna çok düşkün bir kadın olduğunu dünya âlem biliyor; ama bu rüya onu ondan tiksindirir duruma getirmişti. Hâlbuki sarayda ve ahali içinde itibarı değeri ölçülmeyecek kadar yüksekti. Gördüğü rüyadan sonra, ruhundan bir lağım geçiyormuş gibi kendinden midesi bulandı.

Bir zaman yatağın üstünde titreyerek oturdu ve rüyayı düşündükçe ürperirdi. Yatakta oturduğunu gören Halife Harun Reşit, şaşırmış bir şekilde: “Zübeyde bir şeyin mi var?” dedi. Zübeyde “Yok, uykum kaçtı” deyince Halife geri uyumaya koyuldu.

Yatağın içinde çivilenmiş gibi oturdu. Baştan ayağa kadar günah içinde gibi gördü kendini. Rüya soğumuş bedenine ve ruhuna ha bire eziyet ediyordu. Rüya, aklını başına bela etmişti. Rüya kısa sürede bir ateş topu gibi göğsünün üstüne geldi oturdu. Gece bir türlü sabah olmuyordu. Rüya onu alevleri göğe yükselmiş bir ateşin içine çekiyordu. Çelikten duvarın arasına sıkıştırmış gibi can çekişiyordu. O uğursuz gecenin dakikaları saat hızında ilerliyordu. Yatağında yaralı bir ceylan gibi güçsüz ve çaresizdi.

Bir ölü gibi yatağından çıktı, terliğini giydi ve mutfağa geçti. Rüyanın etkisiyle midesi bulandı, başı dönmeye başlamıştı. Bir an ellerini yana açtı, bir deli gibi: “Ben ne yaptım, ne yapıyorum?” dedi kendi kendine. Gördüğü rüyayı kendine dahi anlatmaktan korkuyordu.

Sabahı beklemeden giyindi, yüzüne peçeyi örterek sarayın bahçesine çıktı. Hizmetçilerin kaldığı binaya doğru hızlı adımlarla yürüdü. Hizmetçisinin kapısını iki defa çaldı. Hizmetçi kapıyı açtı ve onu karşısında görünce gözleri fal taşı gibi açıldı. Korkudan eli ayağı birbirine dolandı. Ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırdı ve öylece donup kaldı. Hizmetçi kadın, çok önemli bir şeylerin olduğunu anlamıştı.

Zübeyde hizmetçiye:

“Hemen peşimden gel, saraya gidiyoruz!” dedi.

Hizmetçi şalını üstüne attı ve peşinden saraya doğru yürüdü. Koridorlardan geçerek özel bir odaya geçtiler.

Hizmetçi:

“Ben ne yaptım acaba bir şeyler mi konuştum. Beni cezalandırmak için mi getirdi buraya?” diye kendi kendine konuştu.

Vücudu bir yaprak gibi titriyordu.  Hizmetçi sezdirmeden arada bir sultanın yüzüne bakıyordu. Acaba sultanın davranışlarından bir şeyler öğrenebilir miyim diye gizliden bakıp durdu. Sultanın rengi solmuş, gözlerinin ışığı tükenmişti. Hizmetçinin yüreğine korku göle akan sular gibi birikiyor ve hayal dünyası ona kâbus dolu senaryolar kuruyordu.

Sonunda bir kanaate vardı ki, kesin biri hakkında laf getirip götürmüş ve sultan, onu yüzleştirmeye getirmişti diye düşündü. “Bu defa kesin öldürüleceğim!” diye içinde idam sehpası bile kurdu. Özel odaya geçtiler. Zübeyde üstündeki abayı çıkardı ve yüzündeki peçeyi bir kenara fırlattı. Kapıyı esaslıca kapattı. Korku kontrolü ondan almış ağzından canı çıkıyor gibi zor konuştu.

Kurumuş dudaklarından ilk kelimeler zoraki de olsa dökülmeye başladı:

“Halime! Bu gece bir rüya gördüm. Rüyam çok kötüydü.  Bana ölmekten daha çok acı veriyor. Hemen kalk! Bağdat’ın ve İslam dünyasının en meşhur âlimi rüya yorumcusu İbn-İ Şirin Hazretlerine git. Rüyayı sen görmüş gibi ona anlat. Olay senin başından geçmiş gibi konuş ve bana rüyanın yorumunu çabuk getir!”    

Sabahın ilk ışıkları yeni yeni çevreyi aydınlatmaya başlamıştı. Sarayda en güvendiği arabacısını Halime’yi götürmesi için görevlendirdi:

“Halime’yi İbn-İ Şirin Hazretlerinin evine götürüp getireceksin” dedi ona.

Halime, dört atın çektiği arabayla, bir saat sonra şehrin öbür ucundaki İbn-İ Şirin’in evindeydi.

Halime yeni yeni kendine gelmiş ve rahatlamıştı. Sultanı sabahın erken saatinde kapısında görmesi onu çok korkutmuştu. Olanların kendisiyle ilgili olmadığını öğrendiğinde aklı yeni başına getirmişti, Saraydan entrikalar, dedikodular yüzünden dövülen, kovulan, zindanlara atılan kadın sayısı az değildi.  Halime, sarayda sultanın en yakın ve güvenilir hizmetçisiydi. Sarayda kimsenin garantisi olmadığını da biliyordu. Dört atlı araba nihayet İbn-İ Şirin’in evinin önünde durdu. Sabahın erken saatlerinde yüzümdeki peçeyle kimse onu tanımayacaktı.

“Kim beni tanırsa tanısın, ne olacak ki; sultana canım feda olsun!” dedi kendi kendine. Rüyayı İbn-İ Şirin’e nasıl anlatacağını kafasında kurguladı. İbn-i şirinin evine varınca atlı arabadan indi büyük işlemeli kapının demir tokmağını çaldı. Kapıyı orta yaşlı bir kadın açtı. Kadına, saraydan rüya yorumu için geldiğini söyledi. Kadın başıyla ‘buyurun’ diyerek onu içeri aldı. Birlikte büyükçe bir odaya geçtiler. (Devam edecek…)

Daha Fazla Göster

Misbah Eratilla

m.eratilla@gmail.com

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sitede spam yorumları azaltmak için Akismet kullanıyoruz. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini bu yazıya tıklayarak öğrenin.

Başa dön tuşu
Kapalı