Misbah EratillaYAŞAM

Van Gölü’nde trajik bir aşk öyküsü: Tamara (2)

Çoban, yeni açan badem çiçeklerini koparıp başına taç yapan bir kız görünce heyecanlandı. Kız birini bekliyormuş gibi bir eliyle sürekli başındaki çiçekleri düzeltirken diğer elindeki çubukla yere bir şeyler çiziyordu.  Çoban kızı daha iyi görmek için ağaçların arasından biraz daha yürüdü, birden kızla göz göze geldi.

Çoban kalbine tonlarca mutluluk, huzur ve sevgi yağmış gibi kendini başka bir boyuta geçmiş gördü. Kalbinin sesi onu aldı ve hiç görmediği bir dünyaya götürdü. Birden boynuna bir ip takılmış gibi kıza doğru birkaç adım attı. Kız buz kesilmiş gibi hareketsizdi. Yüzünün kanı çekilmiş, ölü gibi duruyordu. Kaçmak istedi yere çakılmış gibi kımıldayamadı. Kız şoku üzerinde attı ve genci süzmeye başladı.

Yüreğinde hiç tatmadığı heyecana anlam veremedi. Zaman durmuş dünya dönmüyordu sanki. Genç çoban, yüreği ve dünyası bu kızın bir anlık bakışıyla nasıl değiştiğine bir türlü anlam veremedi. Kalbi kaynayan bir tencere gibi tatlı ve acıyı birden hissetti. Genç çoban bir an gözlerini kızdan ayırdığında dehşete düşer ruhu bedeninden ayrılmış gibi kendini karanlığa gömmüş hissetti. Kalbi aklını esir almış aşkın ayakları altında eziliyordu. Henüz ismini dahi bilmediği bu kızın aşk şelalesinden aşağıya düştüğünün farkında bile değildi. Altın sarısı saçlarına badem çiçekleri takan kız ile Gevaşlı genç karşı karşıya geldiklerinde iki kaya gibi öylece hareketsiz ve sessizce durdular. Kalpleri hiç durmadan birbiriyle konuştu durdu.

Kız ve genç çoban hayatlarında ilk defa gönülden gönüle bir yola açılmıştı. Milyonlarca yıl beraber yaşamış gibi bir yakınlık hissi yayıldı bedenlerine. Ezel ve ebet arasında bir hayatı beraber yaşanmış gibi kalpleri huzur ve mutluluk ile doldu. Birkaç dakika beraberlik onlara zaman içinde asır gibi uzun geldi. Aşkları gönüllerinde silinmez bir dövme ile nakşedildi sanki.

Genç çobanın ağzından bir kelime düştü:

“Ben karşı kıyıda Gevaş köyünün çobanıyım. Buraya merakımdan geldim”

Bunu derken ter içinde kalmıştı.

Kız:

“Benim de adım Tamara”

Sanki zümrüt ve yakuta sarılı bir söz dökülmüştü ağzından. Çobanın yüreğine ‘Tamara’ ismi dağlanarak yazıldı o sıra.

Çoban:

“Sen kimsin, kimlerdensin?”

Kız:

“Hele sen söyle sen kimsin ne ararsın buralarda”  

Çoban şaşkın ve mağrur bir yüz ifadesiyle, “Karşı kıyıda bir çobanım. Her gün sürümü göl kenarına otlatmaya getirir akşama doğru Gevaş’a geri götürüyorum. Gevaş’ta kimim kimsem yok. Göldeki martılar ve balıklar ile arkadaşım, sürümü göl kenarında dinlendirirken gölün dalgalarıyla kucaklaşır kumlarla oynaşırım,” dedi.

Tamara çobanın sıcak ve samimi sözlerini gözünü kırpmadan gönül kulağıyla dinlerken korkusu ve şaşkınlığı geçince kendini güvende hissetti ve anlatmaya başladı:

“Adada büyük bir manastırda yaşıyorum. Babam buranın baş keşişidir. Benim de öyle fazla arkadaşım yok. Adada bunalıp sıkılınca badem ağaçlarıyla dertleşir göle ve dağlara seslenirim.” 

Böylece Tamara ve genç çoban süre olarak kısa ama anlam bakımında asırları içine alan tanışmalarından sonra bir daha buluşmak üzere sözleşirler.

Çoban adadan ayrılırken acı ve sevinci bir tasta içti. Kalbini bir bohçaya sarıp Tamara’nın kalp sandığına kilitleyerek bıraktı ve anahtarı da gölün derin sularına gömdü.

Tamara’nın yüreğine düşen aşk iç dünyasında onu pembe bir yolculuğa çıkardı. Bu yolculuk anın her saniyesini zihninde tekrar tekrar canlandırarak mutluluğu doya doya yaşadı. Aşkı yüzünden ne uyuyabiliyor ne de yemek yiyebiliyor ne de yerinde durabiliyordu. Bazen yüzü öyle bir hüzünle kaplanıyordu ki adeta içinde kıyametler kopuyordu.

Tamara, akşam yemeğinde masaya oturmadı. Babasına “iştahım yok” diyerek erkenden odasına çekildi ve aşkın o ölümsüz anlarını bir daha tekrar tekrar zihninde canlandırarak yudum yudum içti. Gece hasret ve ayrılık kör bir yılan gibi boğazına sarıldı. Uçurumun kenarına sürükleyen bir soru onu birden dehşete düşürdü:

“Ya onu bir daha görmesem”

Ölümden daha ağır bir ayrılık acısı geldi yüreğine oturunca bir türlü sabah olmadı.

Gevaşlı genç kalbini bir sanduka içinde bıraktığı ve anahtarını göle attığı aşkını geride bırakarak ruhsuz bir ceset gibi göle atladı. Her kulaçta Tamara’dan uzaklaşırken yüreği bir çalıya takılmış gibi acı hissetti. Kıyıya vardı ve sürüsünü Gevaş’a doğru yola çıkardı. Kalbinin esir kaldığı adaya son bir defa daha bakarak “Ah Tamara” derken yüreğindeki kanamayı hissetti. O geceyi kutsal bir gece bildi ve Tamara ile yaşadıklarını sabaha kadar uyumadan zihninde çevire çevire o anı yaşadı. (Devam edecek…)

Daha Fazla Göster

Misbah Eratilla

m.eratilla@gmail.com

3 Yorum

  1. Teşekkürler Misbah Müdürüm. çok keyfli bir aşk hikayesi ada Manzarası.Uzun bir mesafede kulaç atmak çoban ve keşişin kızı ve dinleri ve duyguları taşan gerçek bir aşk destanı gibi. Aşkla iştiyakla takipçiniziz üstadım.

  2. “Kalbini bir bohçaya sarıp Tamara’nın kalp sandığına kilitleyerek bıraktı ve anahtarı da gölün derin sularına gömdü.”
    Çoban aşkını sandık ile beraber taşıyor… Bizim merakımızı taşıyacak sandık bile yok. Kafamda deli sorular var, bu yazınız kaç bölüm ve sonuç ne olacak diye sormadan edemiyorum.
    Merakla 3. ve varsa diğer bölümleri bekliyorum..

  3. Misbah Hocam çok güçlü bir kalemim var. Bugüne kadar yazmış olduğunuz bütün yazıları takip ediyorum. Günümüz edebiyatçıları içerisinde benim gözümde Lidersiniz. Çok akıcı bir dil kullanıyorsunuz harika. Yapmacık değil özünüzü kullanıyorsunuz o yüzünüzün güzelliği yazılarınıza bahşediliyor. Temennim şudur ki bütün insanlık sizin bu birikim denizden faydalanıp lezzeti Ala bilsinler. Birçok dilde çevrilerek insanların faydalanması Benim ArzuM. Başarınızın devamını Diler Saygı ve selamlarımı sunarım Allah yar ve yardımcın olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sitede spam yorumları azaltmak için Akismet kullanıyoruz. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini bu yazıya tıklayarak öğrenin.

Başa dön tuşu
Kapalı