Misbah EratillaYAŞAM

Van Gölü’nde trajik bir aşk öyküsü: Tamara (1)

Bugünlerde onlarca insanın boğulduğu haberleriyle andığımız Van Gölü, bir zamanlar bir başka boğulma olayı ile konuşulmuş, konuşulanlar dilden dile dolaşmıştı. Bu olay Keşişin kızı Tamara ile Gevaşlı bir çoban arasında Akdamar Adası’nda yaşanan aşkın Van Gölü’nün mavi sularında trajik bir sonla noktalanmasıydı. 

Peki nasıl bir yerdir bu Akdamar, nasıl oldu ve nasıl kulaktan kulağa yayıldı bu aşk hikayesi, nedir bu hikâyeyi trajik klan? Duymuşsunuz belki birçok şey ama bir de ben anlatayım istedim sizlere…

Toprak, bir ana gibi şefkatle Akdamar adasının kayalık sert toprağına dikilen badem ağaçlarına can verir her bahar. Kısa zamanda badem ağaçları çiçeklerle süslenir, ortaya tablo çekiciliğinde bir güzellik çıkar. Ve Akdamar, gölün ortasında çatılı büyük bir köşk gibi çevresine el sallar.

O dönem, kıyıdan adanın içlerine doğru gidildiğinde eğik bir merdivenden çıkılır gibi tatlı bir yokuş ile zirveye tırmanılırdı. Zirveden etrafa bakıldığında ada bir hapishane, bir inziva yeri gibi sessizdi.

Adanın üzerini korku ve yalnızlık bir gölge gibi örtmüştü. Güneş ışığını çekti mi adanın üzerinden, sırlarla dolu sevimsiz bir şatoya dönüşürdü. Ada, merak edilen esrarengiz ulaşılmaz Kafdağı gibi bir yer olarak çevreye nam salmıştı. Mahrem bir oda gibi hep ilgi çeker ve orada ne var diye kafalarda hep soru işaretleri olurdu. Güneşin ilk ışıklarıyla yere çöken bir boğa gibi adanın silueti dikkat çekerdi. Koşarak gelen güneş ışınlarının boy atmasıyla ada gülümseyen bir çocuk gibi masum bir görüntü sergilerdi. 

Adanın karşısında yüreklere korku salan Artos dağı ise güneşin ilk ışıklarını sırtında taşıyarak çevreye huzur dağıtırdı. Dağın arkasında da günlük hayatı çiftçilik ve hayvancılıkla sürdüren Gevaş’ta herkes ayakta ve işinin başında idi. Dağın eteklerine yapışan çeşit çeşit ağaçlar ve bitkiler ise ilk ışıkla gülümsüyordu.

Gevaşlı genç çoban sabahın kör karanlığında köydeki küçükbaş hayvanları kapı kapı dolaşarak topladı. Köyün çıkışına vardığında güneşin ilk ışıkları ona hoş geldin diyerek buz gibi olmuş sırtını ısıttı. Çoban sürüsüyle birlikte adeta göğe yakın koca dağa doğru tırmanarak yavaş yavaş yola koyuldu. Sürü uzun ve zahmetli bir tırmanıştan sonra dağın tepesine vardı. Tepede güneşin yakıcı ışıkları onu iyiden iyiye ısıtınca üzerine yapışan soğuk bir ölü sinek gibi düştü. Öğleye doğru gözleri kamaştıran güneşin altında sürüsünü otlata otlata sürdü. Dağın göl tarafındaki sırtında geldiğinde sürüyü el değmemiş otlağa götürdü. Çoban bir kelebek hassasiyetiyle dik bir merdivenden iner gibi dağın eteğinden göl tarafına doğru yavaş yavaş indi. Göl kıyısına vardığında güneşin dik ışıkları çobanın gözlerini aldı. Çoban rüzgârın esmediği güneş ışıklarının gelmediği kuytu bir yer bularak sürüsünü oraya sürdü. Azık olarak getirdiği tandır ekmeği, otlu peyniri ve su dolu testisini eşeğinin heybesinden çıkardı. Temiz ve güzel havada yemek yerken öğle ezanı okuyalı çok olmuştu.

Çoban göle girmek için önce parmak ucunu suya daldırdı. Suyun ılık olduğunu anlayınca üzerindeki giysileri çıkardı ve göle girdi. Özlemini çektiği suya daldığında ruhu huzur ve sonsuz bir mutlulukla doldu. Bir müddet yüzdükten sonra yorgunluğunu atmış bedenine yeniden can gelmiş gibi dinçleşti ve sırt üstü sıcak kumların üstüne uzandı. Bir müddet sonra ayağa kalktı üzerine yapışan kumları silkeleyerek eşeğinin heybesindeki balık ağını çıkardı ve ağı göle fırlattı. Balık tutmanın sabır işi olduğunu bildiğinden bir süre öylece bekledi. Ağın kıpırdadığını görünce ağı yavaş yavaş kendine doğru çekti. Ağ geldikçe heyecanı arttı. Takılan birkaç balığı görünce “bu da iyi” diyerek balıkları ağdan çıkardı. Bir müddet sonra gölün cömertliğine güvenerek ağını bir daha suya serdi. Bu sefer ağa takılan balık sayısı onu iyiden iyiye sevindirdi. Balıkları tek tek ağdan çıkardı ve kumların üstüne attı. Arka cebinden çıkardığı çakısı ile balıkların içini temizledi. Etrafta topladığı çalı çırpıyla bir ateş yaktı. Ateşin ortasına yerleştirdiği taşın üzerine balıkları serdi. Pişen balığın kokusu çobanın iştahını iyiden iyiye kabarttı. Kızarmış balıkları yerken gölün karşısında bir tablo gibi ona el sallayan adaya uzun uzun baktı.

Uzun zamandır kendi kendine sorduğu soru bir daha aklına düşmüştü. Bu adaya niye kimse gidemez, neden yasak diye onu sürekli rahatsız ediyordu. Orada ne var diye gözlerini oradan bir türlü ayıramadı.  Hâlbuki ada kıyıya ne kadar da yakın görünüyordu. Elini uzatsa değecek gibi de yakındı. Bir an kafasında şimşek çakar gibi bir fikir oluştu. Sürüsüne dönüp uzun uzun baktı ve sonra adaya baktı. Adadan gözlerini ayırmadan yüzebilir miyim diye kendi kendini ikna etmeye çalıştı. Adada ne var sorusuna cevap bulmak için ani bir kararla kendini gölün suyuna attı. Kulaç attıkça huzur buldu, gücüne güç geldi. Göl yüzmesi için bir yatak gibi kucağını açmıştı. Havanın berraklığı, güneşin tatlılığı, suyun dostluğu ve merakın sağladığı enerji, çobanın neşesine neşe katmıştı. Bir müddet kulaç attıkça sanki ada ondan uzaklaşıyor gibi oldu. Yorgunluğunu gidermek için suda sırt üstü uzanarak dinlenmeye çalıştı. Merak denilen o tatlı uslanmaz ve doymaz duygu kulacına hız verdi. Adaya yaklaştıkça küçük dağcık gittikçe büyüdü. Ağaçların sayısı ve üzerlerine giydikleri yeşil örtüler daha belirginleşti. Taş ve kayaların bakıra çalan renkleri göze daha hoş görünmeye başladı. Gevaşlı çoban adaya yaklaşırken son gücünü kullanarak, temiz berrak suyun sessizliği içinde nihayet adanın kıyısına vardı. Yabancı bir eve girer gibi korkuyla etrafına bakındı. Islanmış bir palto gibi sudan çıktı ve yukarı doğru yürümeye başladı.

Bir merdivenden yukarı çıkar gibi dağa tırmandı. Islak, yorgun ve merakla yürüdü. Sık badem ağaçların arasından tepeye doğru tırmanmasına devam ederken etrafta kim var diye sürekli bakındı. Geldiği kıyı ona çok uzak görünüyordu. Badem ağaçları arasında bir tavşan ürkekliğiyle adayı dolaşmaya başladı. Kalın gövdeli yaşlı bir badem ağacının üstüne çıkarak etrafı gözetlerken bir kıpırtı duydu. Kıpırtının geldiği yöne baktı. Birden badem çiçeklerinin hareket ettiğini görünce sessizce ağaçtan indi ve kıpırtının olduğu yere yaklaştı. (Devam edecek…)

Daha Fazla Göster

Misbah Eratilla

m.eratilla@gmail.com

4 Yorum

  1. Uzun zamandır böylesi merak uyandıracak bir yazı okumamıştım…. Makalenizin devamını dört gözle bekliyorum sayın müdürüm

  2. çobanı neler bekliyor acaba heyecanla bekliyorum Akıcı üslubunuz tıpkı bir resim tablosunu anlatır gibisiniz sayın yazar. Tebrikler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sitede spam yorumları azaltmak için Akismet kullanıyoruz. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini bu yazıya tıklayarak öğrenin.

Başa dön tuşu
Kapalı