<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>VANMED</title>
        <link>https://www.vanmed.net/</link>
        <description>Yerel, bölgesel, ulusal ve evrensel medya, haber platformu VANMED.</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Her işte bir hayır vardır</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/her-iste-bir-hayir-vardir-731</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/her-iste-bir-hayir-vardir-731</guid>
                <description><![CDATA[Her işte bir hayır vardır]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Hafız Mehmet Gül dünya yönü ağır bastığından kendini yeteri kadar Risale-i Nur hizmetlerine veremediği gibi hafızlığın da gereğini yapamamaktadır. Kardeşleri Mustafa ve Ali Gül bu duruma çok üzülürler.</p>

<p>Diğer tarafta Hafız Ali ve Hüsrev Altınbaşak’da Hafız Mehmet Gül’ün hizmetin içinde olmayışından rahatsızlık duyarlar.</p>

<p>Gül kardeşler Hafız Ali ve Hüsrev Altınbaşak’a giderek ağabeyleri Hafız Mehmet’le konuşmaları için ricada bulunurlar.</p>

<p>Birkaç gün sonra Hafız Ali, Hafız Mehmet’i çağırır ona Risale-i Nur hizmetinin ulviyetini, gelecek sevabların büyüklüğünden söz eder. Sonra Hafız Ali, Hafız Mehmet’e: “Şimdiye kadar kaç fidan diktin?” diye sorar. Hafız Mehmet:&nbsp; “Elli altmış kadar diktim” diye cevap verince Hafız Ali: “Sen hafız-ı Kur’ânsın sana ahirette fidanı sormayacaklar” der. Bu konuşma üzerine Hafız Mehmet mahcup olur ve hatasını anlar. Hafız Ali: “Ben de senin gibiydim. Şimdi her şeyi bıraktım, bu hizmeti yapıyorum. Sende mahallenin çocuklarına Kur’ân öğretip Risale-i Nurları yazdırmalısın” der. O da söz verir.&nbsp;</p>

<p>Hemen evinin bir bölümünü Medrese-i Nuriye’ye çevirir. Mahalle ve civar köylerden gelen çocuklara Kur’an okumayı ve Risale yazmayı öğretmeye başlar. İlkokulu bitirmiş on talebesi vardır. Bu çocuklar yatılı kalacaklarında her eve birer çocuk verir. Bu aileler çocuklara kendi çocukları gibi bakar&nbsp; ve sahip çıkarlar. Bu durumdan haberdar olan karakol tüm baskınlara rağmen bir sonuç alamaz.&nbsp;</p>

<p>Sav köyünden Hüseyin Beşli’nin oğlu Mustafa, Hafız Mehmet Gül’ün medresesinde talebedir.&nbsp;</p>

<p>Hüseyin Beşli çiftçidir. Ayrıca arıcılık da yapmaktadır. Çok sayıda arısı olduğunda fazla bal üretmektedir. Balının çok olduğundan tüm Sav köyünün haberi vardır. Bu durumu öğrenen Jandarma komutanı, Hüseyin Beşli’ye: “Hüseyin amca senin balın varmış” deyince Hüseyin Beşli onu evine bal yemeye davet eder. Bal yemeye komutan, muhtar ve jandarmalar da gelir. Misafirler bal yerken komutan masa üstünde Mustafa’nın medresedeki çalışması olan Osmanlıca yazılmış, yarısı yırtık bir kâğıt görür.&nbsp; Komutan yarısı yırtık kâğıdı eline alır. Hüseyin Beşli’ye göstererek: “Bu nedir” diye sorunca Hüseyin Beşli’nin okuma yazması olmadığından&nbsp; “Çocuk getirmiştir” der. O ana kadar dost gibi görünen komutan birden değişir. Hemen Hüseyin Beşli’yi tutuklar, Isparta cezaevine, oradan da diğer Nur talebeleriyle Denizli cezaevine gönderir.</p>

<p>Hüseyin Beşli Denizli cezaevine hayvan taşıyan vagonlarda götürülür. O vagonlarda çok sıkıntı çeker. Abdest bozacak yer olmadığından su testilerini kırarak zaruri ihtiyaçlarını giderir. Denizli cezaevine Isparta çevresinden altmış, Sav köyünden on altı kişi getirilmiştir. On kişi de tutuksuz yargılanır. Hüseyin Beşli’nin koğuştaki görevi su ihtiyacını karşılamak ve koğuş temizliğini yapmaktı.</p>

<p>Hüseyin Beşli dokuz ay cezaevinde kalır. On iki defa duruşmaya çıkar. Sonra Bediüzzaman ile birlikte beraat kararı ile çıkar. Ayrıca cezaevinde okuma yazması olmayan tek kişi Hüseyin Beşli idi. Sonra Kur’an’ı okumayı öğrenir. Ardından hatme başlar. Hatmi bitirdiği gün duasını yapar. O gün Nur talebelerin hepsi beraat eder.&nbsp; Cezaevine girerken üzüntü duyan Hüseyin Beşli cezaevinden çıkarken : “Demek ki her işte bir hayır vardır” der.&nbsp;</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>Himmet Koçoğlu, Isparta Kahramanları-1&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 19 Oct 2026 09:59:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Geçiş mi, çözüm mü? &#039;Terörsüz Türkiye&#039; tartışması:  Mehmet Uçum-Sinan Çiftyürek ekseninde bir okuma</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/gecis-mi-cozum-mu-terorsuz-turkiye-tartismasi-mehmet-ucum-sinan-ciftyurek-ekseninde-bir-okuma-730</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/gecis-mi-cozum-mu-terorsuz-turkiye-tartismasi-mehmet-ucum-sinan-ciftyurek-ekseninde-bir-okuma-730</guid>
                <description><![CDATA[Geçiş mi, çözüm mü? 'Terörsüz Türkiye' tartışması:  Mehmet Uçum-Sinan Çiftyürek ekseninde bir okuma]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Mehmet Uçum'un 17 Ekim 2026 tarihli Anadolu Ajansı analiz yazısı, Ankara'nın mevcut paradigmasını netleştiriyor. Uçum'a göre artık bir "çözüm süreci"nden değil, bir "geçiş süreci"nden bahsediyoruz: Terörsüz Türkiye'ye geçiş.</p>

<p>Bu tanım tesadüfi değil.</p>

<p>Uçum'un yazısında iki kritik ayrım var: Biri diyalog-müzakere ayrımı, diğeri de takvim ayrımı. Yeni anayasa ve demokratikleşme, ancak Terörsüz Türkiye'ye geçiş tamamlandıktan sonra, etnik ve kimlik siyasetleri hem pratikte hem de "zihinlerde" geride bırakıldıktan sonra mümkün olabilecek. Yani etnik/kimlik siyasetleri üzerinden anayasa müzakeresi beklentisine girilmemesi isteniyor.</p>

<p>Süreç, devlet inisiyatifi olarak tanımlanıyor. Önce silah bırakma ve örgütün fiili varlığının sona ermesinin teyidi -MGK kararıyla-, sonra hukuki adımlar. Yani erteleme ve diğer düzenlemeler ikinci aşama.</p>

<p>Peki bu çerçeveye itiraz ne?</p>

<p>Sinan Çiftyürek'in okuması, bu yaklaşımı Kürt meselesinin yüz yıllık tanınmama ve yasaklama geleneğinin devamı olarak görüyor. İtirazlarını şöyle özetlemek mümkün:</p>

<p>1- Sürecin "çözüm" değil de sadece silah bırakmaya indirgenmiş bir "geçiş" olarak adlandırılması, Kürtlerin ulusal ve kimlik taleplerinin baştan siyaset dışı bırakılması anlamına gelir.</p>

<p>2- "Zihinlerde de bitmesi" ifadesi tehlikelidir. Silahlı yapı bir yana, sivil demokratik zeminde bile Kürt meselesinin düşünülmesini, konuşulmasını kısıtlama girişimidir.</p>

<p>3- Tarih bize şunu gösteriyor: Koçgiri'den bu yana yasak, sürgün, asimilasyon politikaları meseleyi çözmedi, büyüttü. Dört parçadaki Kürt-Kürdistan dinamikleri ortadayken sadece yasakla sonuç almak mümkün değildir.</p>

<p>4- Yeni anayasada etnik/kimlik konularının peşinen dışlanması, "halk iradesi ve demokrasi" söylemiyle çelişir.</p>

<p>5- Diyalog-müzakere ayrımının ısrarla vurgulanması, gerçek siyasi müzakereyi erteleme işlevi görür.</p>

<p>6- Ertelemelerin sürmesi, MGK kararının 2026 sonu veya 2027'ye sarkması ihtimali, devletin klasik erteleme refleksini akla getirir.</p>

<p>Bu iki yaklaşımı yan yana koyduğumuzda tablo şu:</p>

<p>Uçum'un yaklaşımı güvenlik öncelikli bir paradigma. Mantık şu: Önce terörsüzleşme, sonra siyaset. Elbette Türkiye'de çatışmasızlık dönemlerinde reformların hızlandığı örnekler var. Fakat "zihinlerde bitmesi" formülasyonu demokratik siyasetin doğasına aykırı. Demokratik bir düzende kimlik, dil, kültür ve eşit yurttaşlık talepleri yasaklanacak değil, konuşulacak konulardır. Düşünceyi sınırlamak, uzun vadede güvensizliği besler.</p>

<p>Yüzyıllık inkâr politikaları çözüm üretmedi. Kürt varlığının anayasal düzeyde net biçimde tanınmaması, "kardeşlik" söylemini soyut bırakıyor. Öte yandan her kimlik talebini otomatik olarak ayrılıkçılıkla özdeşleştirmek de meseleyi daraltıyor. Kürt meselesinin bir güvenlik boyutu, bir eşit yurttaşlık boyutu ve bir de bölgesel boyutu var.</p>

<p>Diyalog güven inşa eder, müzakere ise somut talepleri ve bağlayıcı anlaşmaları masaya getirir. Sadece diyalogda kalmak, siyasi taleplerin sürekli ertelenmesi riskini taşır.</p>

<p>Peki demokratik çözüm nasıl olur?</p>

<p>Bunun için birkaç ilke artık ertelenemez:</p>

<p>Eşit yurttaşlık ve anayasal tanıma: Anayasa'da Türk tanımının etnik değil, yurttaşlık temelli olması; Kürt kimliği, dili ve kültürünün açıkça korunması, anadilde eğitim gibi konuların hukuki güvenceye kavuşması.</p>

<p>Güvenlik ve demokratikleşme dengesini kurmak: Silahlı yapının tasfiyesi vazgeçilmezdir ama bu, reformların sonsuza kadar ertelenmesinin bahanesi olmamalı.</p>

<p>Sivil siyaset alanını genişletmek: Kürt siyasetinin yasal zeminde örgütlenmesi engellenmemeli, şiddet içermeyen her talep serbestçe tartışılabilmeli.</p>

<p>Güven inşası ve şeffaflık: Süreçlerin tek taraflı ilan edilmesi yerine Meclis, sivil toplum ve muhalefetin katılımı, hakikat mekanizmaları.</p>

<p>Bölgesel gerçeklikle uyum: Irak, Suriye ve İran'daki gelişmeleri yok sayarak iç politika tasarlanamaz.</p>

<p>Sonuç şudur: Yüzyıllık yasak politikalarının çözüm üretmediği tarihsel bir gerçektir. Silah bırakma büyük bir fırsattır. Ancak bu fırsat, kimlik ve eşitlik taleplerinin "zihinlerden silinmesi" dayatmasıyla değil, demokratik müzakere ve anayasal güvencelerle değerlendirilebilir.</p>

<p>Demokratik çözüm ne silahlı mücadelenin devamını ne de düşüncenin yasaklanmasını kabul eder. Eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü ve serbest siyaset temelinde ilerler. Bu çerçeve hem Türkiye'nin birliğini hem de Kürtlerin varoluş kaygılarını karşılayabilecek en gerçekçi yoldur.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 19 Oct 2026 09:55:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SİYASİ KAYPAKLIK: SANDIKTAN ALINAN EMANETİ PAZARLAMAK</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/siyasi-kaypaklik-sandiktan-alinan-emaneti-pazarlamak-729</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/siyasi-kaypaklik-sandiktan-alinan-emaneti-pazarlamak-729</guid>
                <description><![CDATA[SİYASİ KAYPAKLIK: SANDIKTAN ALINAN EMANETİ PAZARLAMAK]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Siyaset, yalnızca bir koltukta oturma sanatı değildir. Siyaset; bir fikri, bir dünya görüşünü, bir programı ve bir toplumsal iddiayı savunma işidir.<br />
Bir siyasetçi seçim meydanına çıktığında vatandaşın karşısına kendi adıyla tek başına çıkmaz. Ardında bir parti vardır. O partinin programı, ideolojisi, liderliği, geçmişi, kadroları ve geleceğe ilişkin vaatleri vardır.<br />
Seçmen de sandığa giderken yalnızca adaya oy vermez.<br />
Bir siyasal kimliğe, bir programa ve o programın temsilcisine oy verir.<br />
İşte meselenin düğümlendiği yer tam da burasıdır.<br />
Bir siyasetçi, üzerinde partisinin amblemiyle seçmenin karşısına çıkıp o partinin düşüncelerini savunarak oy ister; seçmen de ona güvenerek temsil yetkisi verir. Fakat seçimden sonra hiçbir siyasal gerekçe ortaya koymadan, dün ağır biçimde eleştirdiği bir başka siyasi yapının saflarına geçiyorsa burada yalnızca bir “parti değiştirme” olayından söz edemeyiz.<br />
Çünkü değişen yalnızca siyasetçinin oturduğu sıra değildir.<br />
Değişen, seçmene verilen sözün kendisidir.<br />
Sandıkta alınan oy kişisel mülk değildir<br />
Milletvekilliği kişisel bir mülk değildir.<br />
Belediye Başkanlığı/Meclis üyeliği kişisel bir mülk değildir.<br />
Seçmenin verdiği oy da siyasetçinin cebine koyduğu şahsi bir senet değildir.<br />
Bir siyasetçi, seçildiği partinin programını, söylemini ve siyasal kimliğini taşıyarak Meclis'e giriyorsa, Belediye Başkanlığı yapıyorsa, İl Genel Meclisi üyeliği, Belediye meclis üyeliği yapıyorsa aldığı siyasi güç aynı zamanda o seçmenin iradesinden kaynaklanmaktadır.<br />
Bu nedenle “Seçildim, artık istediğim partiye geçerim” anlayışı hukuken mümkün olsa bile etik açıdan tartışmasız değildir.<br />
Nitekim son yıllarda yaşanan parti değişiklikleri, bu tartışmayı yeniden Türkiye'nin gündemine taşımaktadır. 2026 yılı içinde farklı partilerden istifalar ve başka partilere katılımlar çokça gerçekleşti; bazı milletvekilleri bir partiden ayrılıp iktidar partisine, az da olsa bazıları başka muhalefet partilerine geçti. Bazı Belediye Başkanları, Belediye Meclis üyeleri, il Genel Meclisi üyeleri seçildikleri partilerinden ayrılarak çoğunluğu iktidar partisine olmak üzere başka partilere geçti.<br />
TBMM kayıtları da bugün Meclis'teki parti dağılımının önceki dönemlere göre ciddi biçimde değiştiğini gösteriyor. Mart 2024 - Mahalli İdareler Genel Seçimlerine göre;<br />
Büyükşehir (30): CHP 14, AK Parti 12, DEM Parti 3, Yeniden Refah Partisi 1 5853<br />
51 İl Belediyesi: CHP 21, AK Parti 12, MHP 8, DEM Parti 7, İYİ Parti 1, YRP 1, Büyük Birlik Partisi 1 7869<br />
919 İlçe: AK Parti 346, CHP 314, MHP 114, DEM Parti 57, YRP 37, İYİ Parti 22, BBP 13, 9 Bağımsız ve diğerleri 7869</p>

<p>390 Belde: AK Parti 168, MHP 96, CHP 60, YRP 24, DEM Parti 10 civarı<br />
Toplamda:<br />
- AK Parti: 538 belediye<br />
- CHP: 409 belediye<br />
- MHP: 218 belediye<br />
- DEM Parti: 77 belediye<br />
- YRP: ∼63 belediye kazandılar. Ancak bu tablodan şimdi eser yok. 31 Mart 20242ten bu yana toplam 107 Belediye başkanı iktidar partisine geçti.<br />
Burada asıl sorulması gereken soru şudur:<br />
Siyasetçi mi değişti, fikirleri mi değişti; yoksa yalnızca siyasi adresi mi değişti?<br />
Fikir değiştirmek başka, ilke değiştirmek başka<br />
Elbette insan değişebilir.<br />
Bir siyasetçi partisinin politikalarını yanlış bulabilir. Lideriyle anlaşamayabilir. Parti programının kendi düşünceleriyle artık örtüşmediğini söyleyebilir. Hatta yıllarca savunduğu bazı fikirlerden vazgeçebilir.<br />
Bunların tamamı siyasetin doğal süreçleridir.<br />
Bir insanın düşüncesini değiştirmesi ihanetten ibaret değildir.<br />
Asıl problem, düşünce değişikliğinin gerekçesiz biçimde koltuk değişikliğine dönüşmesidir.<br />
Dün “ülkenin felaketi” dediği partiye bugün “ülkenin umudu” diye katılan; dün ağır biçimde eleştirdiği lideri bugün övgülere boğan; dün savunduğu değerleri bugün birkaç makam, mevki veya kişisel siyasi gelecek uğruna terk eden anlayış, toplumda doğal olarak ciddi bir güven sorunu yaratmaktadır.<br />
Çünkü burada artık fikir değil, menfaat yön değiştirmektedir.<br />
“Siyasi kaypaklık” neyi anlatıyor?<br />
Bu noktada tartışmalı ama çarpıcı bir kavram ortaya çıkıyor:<br />
Siyasi kaypaklık.<br />
Bu kavramı siyasi karakter ve ilke meselesi olarak kullanmak gerekir.<br />
Çünkü burada söz konusu olan duruştur.<br />
Burada söz konusu olan kişinin inandığını söylediği değerlerin pazarlanmasıdır.<br />
Siyasi kaypaklık; dün savunduğunu bugün inkâr etmek, dün karşı çıktığının önünde bugün saf tutmak, seçmenin kendisine verdiği siyasi emaneti kişisel ikbal için başka bir kapının anahtarına dönüştürmek ve bunu hiçbir ilkesel hesaplaşmaya ihtiyaç duymadan yapmaktır.<br />
Bir partiden ayrılmak siyasi haktır.<br />
Fikir değiştirmek siyasi haktır.<br />
Yeni bir parti kurmak siyasi haktır.<br />
Ancak bütün bunların bir de ahlaki ve etik karşılığı vardır.<br />
Çünkü seçmen yalnızca “hangi partiye geçtin?” diye sormaz.<br />
“Bize hangi sözlerle oy istedin ve bugün o sözlerin neresindesin?” diye sorar.<br />
Sandık iradesi transfer edilebilir mi?<br />
Asıl mesele budur.<br />
Bir siyasetçi, A partisinin logosu altında seçime girip seçmenin oylarıyla milletvekili olduktan sonra B partisine geçtiğinde, beraberinde kaç oy götürmektedir?<br />
Hiçbirini.<br />
Çünkü o oyların sahibi siyasetçi değildir.<br />
O oylar seçmenindir.<br />
Seçilmiş olan Milletvekili, Belediye başkanı o iradenin temsilcisidir.<br />
İşte bu nedenle parti değiştiren siyasetçinin önünde ahlaki bir sorumluluk vardır:<br />
“Ben artık neden aynı siyasi çizgide değilim?”<br />
Bunu seçmene anlatmalıdır.<br />
Eğer gerçekten fikir değiştirdiyse, bunun gerekçesini açıkça ortaya koymalıdır.<br />
Eğer partisinin demokratik yapısından, programından veya yönetim anlayışından koptuysa bunu kamuoyuna anlatmalıdır.<br />
Ama dün söylediğinin tam tersini bugün söyleyip bunun üzerine hiçbir açıklama yapmıyorsa, siyasetçinin kendi geçmişiyle yüzleşmesi gerekir.<br />
Siyasetin en büyük sermayesi güvendir<br />
Para kaybedilebilir.<br />
Makam kaybedilebilir.<br />
Parti değiştirilebilir.<br />
Seçim kaybedilebilir.<br />
Ama siyasette bir kez güven kaybedildiğinde onu yeniden kazanmak kolay değildir.<br />
Bugün bir partiden başka bir partiye geçen siyasetçi, yarın başka bir partiye geçtiğinde seçmen şu soruyu sormaya başlayacaktır:<br />
“Yarın buradan da gider mi?”<br />
İşte siyasi güvenin çöküşü böyle başlar.<br />
Partiler, Başkanlarını, milletvekillerini sayısal birer sandalye olarak görmeye başladığında; milletvekilleri de, Belediye Başkanları da siyasi kimliklerini kişisel kariyer basamağına dönüştürdüğünde ortaya çıkan şey demokrasi değil, siyasal pazar görüntüsüdür.<br />
Ve o pazarda en değerli şey ilke değil, makam olur.<br />
Siyaset pazar değildir<br />
Siyasetçinin parti değiştirmesini yasaklayalım demiyorum.<br />
Aksine, demokratik siyasette insanların düşüncelerini değiştirme özgürlüğünü savunmak gerekir.<br />
Ama özgürlük ile ilkesizlik aynı şey değildir.<br />
Bir siyasetçi partisinden ayrılabilir.<br />
Fakat seçmenine hesap vermelidir.<br />
Bir başka partiye katılabilir.<br />
Fakat nedenini anlatmalıdır.<br />
Yeni bir siyasi yol tercih edebilir.<br />
Fakat geçmişte söyledikleriyle bugün söyledikleri arasındaki çelişkiyi açıklamalıdır.<br />
Çünkü siyasetçinin seçmene karşı en büyük borcu dürüstlüktür.<br />
Ve belki de Türkiye'nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey yeni partiler değil, eskiyen siyasi ahlakın yeniden inşa edilmesidir.<br />
Son söz<br />
Siyasette herkesin bir bedeli vardır.<br />
Kimi makamını kaybetmeyi göze alır ama inandığı sözden vazgeçmez.<br />
Kimi partisinden ayrılır ama düşüncesinin arkasında durur.<br />
Kimi yalnız kalır ama ilkelerinden vazgeçmez.<br />
Birileri ise rüzgâr nereden eserse oraya döner.<br />
Dün başka, bugün başka; dün düşman, bugün dost; dün ihanet dediğine bugün sadakat...<br />
İşte toplumun itiraz ettiği şey tam da budur.<br />
Çünkü siyaset koltuk değiştirme sanatı değil, sözünün arkasında durma meselesidir.<br />
Seçmenin verdiği oy, siyasetçinin kişisel mülkü değildir.<br />
O oy bir emanettir.<br />
Ve emaneti her siyasi rüzgârda başka bir kapıya taşıyanlar, günün sonunda yalnızca partilerini değil, siyasete duyulan güveni de tüketirler.<br />
Bu yüzden mesele yalnızca “parti değiştirmek” değildir.<br />
Mesele, insanın hangi koşulda kendi sözünü sattığıdır.<br />
Ve siyasetin en ağır sorusu da şudur:<br />
İdeolojinizi mi değiştirdiniz, yoksa sadece fiyatınızı mı?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 15 Oct 2026 12:42:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Taşların Arasında Açan Bir Çiçek: Asmîn</title>
                <category>Mülkiye Tekin</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/taslarin-arasinda-acan-bir-cicek-asmin-728</link>
                <author>m.tekin@vanmed.net (Mülkiye Tekin)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/taslarin-arasinda-acan-bir-cicek-asmin-728</guid>
                <description><![CDATA[Taşların Arasında Açan Bir Çiçek: Asmîn]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bazı hikâyeler yalnızca anlatılmak için yazılmaz. Bazı hikâyeler vardır ki yaşanmışlıkların içinden süzülür, acıyla yoğrulur, sessizlikle büyür ve bir gün kelimelere dönüşerek yeniden hayat bulur. Asmîn’in hikâyesi de böyle bir yerden doğdu.</p>

<p>Asmîn, yalnızca bir kadının hikâyesi değil. O, hayatın bütün zorluklarına rağmen ayakta kalmaya çalışan kadınların, yarım bırakılmış düşlerin, kırılmış umutların ve yeniden doğmayı bekleyen yüreklerin hikâyesidir. Onun yaşamında kendimizden bir parça, tanıdığımız bir yüz, belki de hiç duymadığımız hâlde içimizde iz bırakan bir acı bulabiliriz.</p>

<p>Asmîn’in hikâyesini yazarken bir kadının yaşamını anlatmanın ötesine geçmek istedim. Çünkü bazen bir insanın hayatı, koca bir coğrafyanın hafızasını taşır. Bazen bir kadının sessizliği, bir toplumun yıllardır biriktirdiği sözlerden daha fazlasını anlatır. Ve bazen bir yüreğin kırılışı, yalnızca kişisel bir acı olmaktan çıkarak ortak bir yaraya dönüşür.</p>

<p>Asmîn, işte böyle bir dünyanın içinden sesleniyor bize.</p>

<h2>Taşların Arasında Açan Bir Çiçek</h2>

<p>Bir düşünün… Taşlarla çevrili bir yerde açmaya çalışan küçücük bir çiçeği. Toprak sert, rüzgâr acımasız, gökyüzü kimi zaman kapalıdır. Ama o çiçek yine de açmak ister. Köklerini toprağın derinliklerine salar, güneşe ulaşabilmek için bütün gücüyle direnir.</p>

<p>Asmîn de benim için böyle bir çiçektir. Hayatın karşısına çıkardığı engellere, yaşadığı acılara ve taşıdığı yüklerin ağırlığına rağmen var olmaya çalışan bir kadın…</p>

<p>Onun hikâyesinde yaşamın kırılganlığı kadar direncini de göreceksiniz. Çünkü insan, en çok yaralandığı yerde kendini tanımaya başlar. Bazen kaybettikleriyle büyür, bazen sustuklarıyla derinleşir, bazen de bütün umutlarını yitirdiğini düşündüğü bir anda yeniden yaşama tutunacak bir neden bulur.</p>

<p>Kadınların hikâyeleri çoğu zaman başkalarının belirlediği sınırlar içinde anlatılır. Oysa her kadının kendi sesi, kendi düşleri, kendi korkuları ve kendine ait bir dünyası vardır. Ben Asmîn’i yazarken onun sesini duyurmaya, sessizliğinin ardındaki dünyayı görünür kılmaya çalıştım.</p>

<p>Çünkü bir kadını anlamak, yalnızca yaşadıklarını bilmek değildir. Onun neden sustuğunu, neyi beklediğini, hangi hayallerinden vazgeçmek zorunda kaldığını ve bütün bunlara rağmen içinde neyi yaşatmaya devam ettiğini de anlayabilmektir.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/429b930b-9f30-4d7c-8fdc-7b9c84e0b607.jpg" style="height:800px; width:540px" /></p>

<h2>Aşkın En Derin Hâli</h2>

<p>Asmîn ile Azad’ın hikâyesi, aşkın yalnızca güzel anlardan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Aşk bazen insanın en savunmasız yanıyla yüzleşmesidir. Bazen bir bekleyiş, bazen bir özlem, bazen de söylenemeyen sözlerin içinde büyüyen bir yaradır.</p>

<p>Sevmek, her zaman kavuşmak anlamına gelmez. Bazen sevmek, insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesi; bazen de bütün zorluklara rağmen bir başkasının varlığında kendine bir yaşam alanı bulmasıdır.</p>

<p>Asmîn ve Azad’ın yolculuğu da aşkın bu karmaşık ve derin hâllerini içinde barındırıyor. Onların hikâyesinde yalnızca iki insanın birbirine duyduğu sevgiyi değil, yaşamın insanlara yüklediği sorumlulukları, geçmişin izlerini ve geleceğe dair belirsizlikleri de göreceksiniz.</p>

<p>Çünkü aşk, yaşadığımız dünyadan bağımsız değildir. İçinde doğduğumuz toplum, büyüdüğümüz coğrafya, taşıdığımız anılar ve karşılaştığımız zorluklar, sevme biçimimizi de şekillendirir.</p>

<h2>Bir Kadının Hikâyesinden Daha Fazlası</h2>

<p>Asmîn’in hikâyesi, benim için bir romanın sınırları içinde kalmıyor. O, farklı hayatların birbirine değdiği, acıların bazen aynı dili konuştuğu ve insanların bütün farklılıklarına rağmen ortak duygularda buluşabildiği bir yolculuğa dönüşüyor.</p>

<p>Bu yolculukta yalnızca Asmîn’i değil, onun hikâyesinde izleri bulunan başka kadınları ve insanları da göreceksiniz. Kimi zaman geçmişin ağırlığını taşıyanları, kimi zaman geleceğe tutunmaya çalışanları, kimi zaman da bütün kırgınlıklarına rağmen yeniden başlayabilmek için kendinde güç arayanları…</p>

<p>Belki de edebiyatın en önemli gücü burada saklıdır: Başkasının hikâyesini okurken kendimizle karşılaşmak. Hiç tanımadığımız bir insanın acısında kendi yaralarımızı, hiç yaşamadığımız bir hayatın içinde kendi sorularımızı bulmak…</p>

<p>Ben bu romanı yazarken yalnızca bir hikâyeyi tamamlamayı değil, okurun kalbinde yeni sorular uyandırmayı da istedim. Çünkü bazı soruların hemen cevaplanması gerekmez. Bazı hikâyeler, kitap kapandıktan sonra da insanın içinde yaşamaya devam eder.</p>

<p>Asmîn’in hikâyesi de böyle bir iz bıraksın istedim.</p>

<p>Taşların arasında açan bir çiçek gibi…</p>

<p>Kırılgan ama dirençli, sessiz ama anlatacak çok şeyi olan, bütün zorluklara rağmen hayata ve sevgiye tutunmaktan vazgeçmeyen bir çiçek.</p>

<p>Çünkü bazen en derin hikâyeler, en sessiz yerlerde büyür.</p>

<p>Ve bazen bir kadının hikâyesi, hepimizin hikâyesine dönüşür.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/d80214ae-ae61-425d-a3e2-8581b916491a%20(1)(1).jpg" style="height:800px; width:587px" /></p>

<h1>Kulîlkeke ku di nav keviran de vedibe: Asmîn</h1>

<p>Hin çîrok tenê ji bo ku werin vegotin nayên nivîsandin. Hin çîrok hene ku ji nav serpêhatiyên jiyanê derdikevin, bi êşê tên avakirin, di bêdengiyê de mezin dibin û rojekê vediguherin peyvan û careke din zindî dibin. Çîroka Asmînê jî ji wisa cihêkê dest pê kir.</p>

<p>Asmîn ne tenê çîroka jinekê ye. Ew çîroka jinên ku tevî hemû dijwariyên jiyanê hewl didin li ser piyan bimînin, çîroka xewnên nîvco hiştî, hêviyên şikestî û dilên ku li benda ji nû ve jidayikbûnê ne. Di jiyana wê de em dikarin parçeyek ji xwe, rûyekî naskirî û belkî jî êşeke ku me tu carî nebihîstiye, lê di hundirê me de şopek hiştiye, bibînin.</p>

<p>Dema min dest bi nivîsandina çîroka Asmînê kir, dixwestim ji vegotina jiyana jinekê wêdetir biçim. Ji ber ku carinan jiyana mirovekî bîra erdnîgariyeke mezin di hundirê xwe de hilgire. Carinan bêdengiya jinekê ji hemû gotinên ku civakek bi salan berhev kirine, zêdetir tiştan vedibêje. Û carinan şikestina dilê mirovekî ji êşeke kesane wêdetir dibe û vediguherînek birîneke hevpar.</p>

<p>Asmîn ji cîhaneke wiha dengê xwe digihîne me.</p>

<h2>Kulîlkeke ku di nav keviran de vedibe</h2>

<p>Bifikirin… Kulîlkeke biçûk ku hewl dide di cihêkî ku bi keviran hatiye dorpêçkirin de vebe. Erd hişk e, ba hov e û carinan ezman jî tarî ye. Lê ew kulîlk dîsa jî dixwaze vebe. Ew rehên xwe di kûrahiya axê de dirêj dike û bi hemû hêza xwe hewl dide bigihîje rojê.</p>

<p>Asmîn jî ji bo min kulîlkeke wiha ye. Jineke ku tevî astengiyên ku jiyan derdixe pêşiya wê, tevî êşên ku dikişîne û barên giran ên ku hildigire, hewl dide hebûna xwe biparêze.</p>

<p>Di çîroka wê de hûn ê hem lawaziya jiyanê û hem jî berxwedana wê bibînin. Ji ber ku mirov herî zêde li cihê ku birîndar dibe, dest bi nasîna xwe dike. Carinan mirov bi tiştên ku winda dike mezin dibe, carinan bi tiştên ku bêdeng dimîne kûr dibe û carinan jî di wê kêliyê de ku difikire hemû hêviyên xwe winda kiriye, dîsa sedemekê dibîne ku bi jiyanê ve girêdayî bimîne.</p>

<p>Çîrokên jinan gelek caran di nav sînorên ku kesên din ji bo wan diyar kirine de tên vegotin. Lêbelê, her jinek xwedî dengê xwe, xewnên xwe, tirsên xwe û cîhaneke taybet a xwe ye. Dema min Asmîn nivîsî, min hewl da dengê wê bihîzim û cîhana ku li pişt bêdengiya wê veşartî ye, xuya bikim.</p>

<p>Ji ber ku famkirina jinekê tenê naskirina tiştên ku ew jiyaye nîne. Divê em fam bikin ka ew çima bêdeng dimîne, li benda çi ye, ji kîjan xewnên xwe neçar maye dev jê berde û tevî hemû van tiştan, di hundirê xwe de çi zindî dihêle.</p>

<h2>Kûrahiya herî mezin a evînê</h2>

<p>Çîroka Asmîn û Azad tîne bîra me ku evîn tenê ji kêliyên xweş pêk nayê. Carinan evîn rûbirûbûna mirov bi aliyê herî bêparastin ê xwe ye. Carinan bendewarî ye, carinan bêriya kesekî ye û carinan jî birînek e ku di nav gotinên ku nayên gotin de mezin dibe.</p>

<p>Evîn her dem bi hevgihîştinê re nabe yek. Carinan evîn tê wateya ku mirov bi tariya hundirê xwe re rû bi rû bimîne; carinan jî tevî hemû dijwariyan, di hebûna kesekî din de cihê ku mirov bikaribe tê de bijî, bibîne.</p>

<p>Rêwîtiya Asmîn û Azad jî van aliyên tevlihev û kûr ên evînê di hundirê xwe de dihewîne. Di çîroka wan de hûn ê ne tenê evîna di navbera du mirovan de, lê berpirsiyariyên ku jiyan datîne ser milên mirovan, şopên rabirdûyê û nediyariya paşerojê jî bibînin.</p>

<p>Ji ber ku evîn ji cîhana ku em tê de dijîn cuda nîne. Civaka ku em tê de ji dayik dibin, cografyaya ku em tê de mezin dibin, bîranînên ku em hildigirin û dijwariyên ku em pê re rû bi rû dimînin, awayê me yê evîndarbûnê jî diguherînin.</p>

<h2>Ji çîroka jinekê wêdetir</h2>

<p>Ji bo min, çîroka Asmînê di çarçoveya romanekê de namîne. Ew vediguherî rêwîtiyekê ku tê de jiyanên cuda bi hev re dikevin têkiliyê, êş carinan bi heman zimanî diaxive û mirov, tevî hemû cudahiyên xwe, dikare di hestên hevpar de hev bibînin.</p>

<p>Di vê rêwîtiyê de hûn ê ne tenê Asmînê, lê gelek jin û mirovên din jî bibînin ku şopên wan di çîroka wê de hene. Hin kes giraniya rabirdûyê hildigirin, hin kes hewl didin xwe bi paşerojê ve girêbidin û hin kes jî tevî hemû xemgînî û birînên xwe, li hêza hundirê xwe digerin da ku ji nû ve dest bi jiyanê bikin.</p>

<p>Belkî hêza herî mezin a edebiyatê jî li vir veşartî ye: Dema em çîroka kesekî din dixwînin, em bi xwe re rû bi rû dimînin. Di êşa mirovê ku em qet nas nakin de birînên xwe dibînin û di jiyana ku me qet ne yaşandiye de pirsên xwe dibînin.</p>

<p>Dema min ev roman nivîsî, dixwestim ne tenê çîrokekê biqedînim, lê di dilê xwendevanan de pirsên nû jî çêbikim. Ji ber ku pêwîst nake bersiva hin pirsan di cih de were dîtin. Hin çîrok divê piştî ku pirtûk tê girtin jî di hundirê mirov de bijîn.</p>

<p>Min dixwest çîroka Asmînê jî şopeke wiha bihêle.</p>

<p>Mîna kulîlkeke ku di nav keviran de vedibe…</p>

<p>Nerm, lê berxwedêr; bêdeng, lê xwedî gelek tiştên ku dixwaze bibêje; kulîlkeke ku tevî hemû dijwariyan, ji jiyanê û evînê venagere.</p>

<p>Ji ber ku carinan çîrokên herî kûr di cihên herî bêdeng de mezin dibin.</p>

<p>Û carinan çîroka jinekê vediguherî çîroka me hemûyan.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 11:36:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2026/07/mulkiye-tekin-1784188909.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>10 Ekim unutularak barış inşa edilemez</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/10-ekim-unutularak-baris-insa-edilemez-727</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/10-ekim-unutularak-baris-insa-edilemez-727</guid>
                <description><![CDATA[10 Ekim unutularak barış inşa edilemez]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bundan tam on bir yıl önce, takvimler 10 Ekim 2015'i gösterdiğinde bu ülkenin tarihinin en barbar, en alçak saldırılarından biri yaşandı. Ankara Gar Meydanı'nda bir araya gelmişlerdi. Ellerinde karanfiller, dillerinde barış türküleri, yüreklerinde eşit, özgür ve onurlu bir ülke özlemi vardı. Bu ülkenin barış güvercinleriydi onlar. Emekçilerdi, öğrencilerdi, annelerdi, babalardı.</p>

<p>O gün orada düşmanlık yoktu. O gün orada kin yoktu. Sadece barış talebi vardı. Ama barışa, kardeşliğe, onurlu yaşama düşman olan karanlık zihniyet pusudaydı. Vicdan, ahlak ve iman sahibi hiç kimsenin kabul edemeyeceği bir yöntemle, kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden 104 canımızı toprağa düşürdüler. Aralarında cennette bir melek olduğuna inandığımız Muhammed Veysel Atılgan ve babası da vardı. O gerici ve barbar zihniyetin can emici yarasaları, geleceğimizi hedef almıştı.</p>

<p>Bu barbarlıktan sonra ne oldu peki? Ülkeyi yöneten iktidar ne yaptı?</p>

<p>Her patlamadan sonra oyumuz artıyor diyecek kadar vicdanını yitirmiş bir anlayış, katilleri bilmesine rağmen bu katliama "kokteyl eylem" diyerek hedef saptırdı. O dönem bu ülkeyi yöneten başbakan, "Biz intihar bombacılarını biliyoruz ama kendileri patlamadan ne yapabiliriz ki?" diyebilecek kadar aciz ve sorumsuz bir açıklama yaptı.</p>

<p>Oysa daha Antep'ten yola çıktıklarında teknik takibe alınmışlardı. Durdukları her yerde dinlenmişlerdi. Hatta Ankara'ya geldiklerinde akşam emniyete çekilip sorgulanmışlardı. Yani göz göre geldiler.</p>

<p>Ve daha acısı... Katliamdan sadece birkaç gün sonra Konya'da oynanan milli maçta, o 104 barış güvercini için bir dakikalık saygı duruşu bile bu halka çok görüldü. Şehitlerimizin aziz hatırasına saygı durulurken İstiklal Marşı ıslıklandı, IŞİD ve türevleri lehine sloganlar atıldı. O ıslık, aslında barışa ıslık çalan faşizmin sesiydi.</p>

<p>Aradan 11 yıl geçti. Acısı hala ilk günkü gibi taze. Çünkü gerçek suçlular hala bulunmadı. Tetikçiler göstermelik cezalar aldı ama o katliamın yolunu açanlar, göz yumanlar, o istihbarata rağmen Ankara'nın göbeğine kadar o bombacıları taşıyan zihniyet, hala gerçek cezasını almadı. O günden sonra da kan akmaya devam etti.</p>

<p>Bugün...</p>

<p>Bugün bu ülkede 50 yıllık çatışmalı bir sürecin sona ermesi, barışın konuşulması umut verici. Ama unutmamalıyız ki barış sadece silahların susması değildir. Barış, adaletle, hakikatle ve yüzleşmeyle kalıcı olur.</p>

<p>10 Ekim'i unutmadan barış inşa edilemez.</p>

<p>Bu barışın kalıcılaşması, 104 barış güvercininin bize vasiyetidir. Onlara verebileceğimiz en büyük hediye, özlemini duydukları demokratik cumhuriyeti inşa etmektir. Eşitliğin, özgürlüğün, emeğin değerli olduğu bir ülkeyi kurmaktır.</p>

<p>Bu görev, başta iktidar mensupları olmak üzere bu ülkede yaşayan tüm emek, barış ve demokrasi savunucularının görevidir.</p>

<p>7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan halk iradesine tahammül edemeyip, "ya kaos ya iktidar" diyerek bu ülkeyi bile isteye kaosa sürükleyen zihniyetten hesap sormadan gerçek barış gelmez.</p>

<p>Bu vesileyle 10 Ekim'de yitirdiğimiz 104 barış şehidini saygıyla, minnetle ve özlemle anıyorum. Onlar barış istediler diye öldürüldüler. Onlara borcumuz barışı kalıcı kılmaktır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 10 Oct 2026 11:52:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cezaevine gelen meçhul mektup</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/cezaevine-gelen-mechul-mektup-726</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/cezaevine-gelen-mechul-mektup-726</guid>
                <description><![CDATA[Cezaevine gelen meçhul mektup]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bediüzzaman ve talebeleri 20 Eylül 1943 tarihinde “gizli cemiyet kurmak” ve “rejimin düzenini yıkmak” ithamıyla tutuklanarak Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edilir. Yaklaşık 9 ay süren tutukluluğun ardından 15 Haziran 1944’te beraat ederek tahliye olurlar.</p>

<p>Bediüzzaman ve talebeleri tutuklandıklarında evlerine yapılan baskın sonucunda tüm risalelerine savcılık el koymuştu. Risaleler Denizli Ağır Ceza Başkâtibi Muharrem Bey’e yed-i emin olarak verilmişti. Muharrem Bey gönül ehli, helal-haramı, hak-hukuku ve adaleti içine sindiren biri idi. Muharrem Bey Denizli’de Melami Şeyhi Hasan Feyzi Yüreğil’e gönül bağı ile bağlıydı. Muharrem Bey Bediüzzaman’ın yargılaması başlayınca Denizli halkından büyük bir teveccüh olduğunu görünce risaleleri merak etmeye başladı. Hemen tüm risaleleri okudu ve çok etkilendi.&nbsp;</p>

<p>Muharrem Bey, şeyhi Hasan Yüreğil’e risalelerden söz edince risaleleri okumak istediğini söyledi. Muharrem Bey el altında risaleleri şeyhine götürdü. Böylece Hasan Feyzi Bediüzzaman’ın mahrem ve gayrimahrem yediemindeki bütün risaleleri kısa sürede okumuş oldu. Bu derin okumadan sonra risaleler ve Bediüzzaman hakkında geniş ve derinlemesine bilgi sahibi oldu.</p>

<p>Hasan Feyzi Yüreğil risaleleri okuduktan sonra büyük bir heyecana kapılarak, Bediüzzaman’a duygularını anlatan bir mektup yazdı. Mektubu ambalaj kâğıdı şeklinde Arapça olarak yazdı. Muharrem Bey mektubu nur talebelerden âlim Seyyid Şefik efendiye verdi.</p>

<p>Mektup: “esselamün aleyküm ya müdriken lizalikelzaman” ibaresiyle başlıyordu. Mektubun altına Hasan Feyzi Yüreğil diye imzasını atmıştı. Cezaevindeki özellikle İnebolulu Nur talebeleri bu ismi hiç duymadıklarını söylediler. Mektupta sevgi, saygı ve temenniler vardı. Talebeler mektubu birkaç defa daha okuyunca Bediüzzaman’a yazıldığına kanaat getirdiler. Sonunda mektubu Bediüzzaman’a gönderdiler. O mektuptan sonra hapishanedeki nur talebeleri Hasan Feyzi Yüreğil’i isim olarak ilk defa tanımış oldular.</p>

<p>Bediüzzaman 9 aylık hapis süresince 12 defa mahkemeye çıkmıştı. Hasan Feyzi mahkeme günlerini fırsat bilerek Bediüzzaman’ın mahkemeye gittiği yolda bekledi. Bir mahkeme günü bir çınar ağacının altında Bediüzzaman’ın geldiğini görünce gözleri bayram etti, kalbi sevinçten kanatlanmıştı. Ruhunun derinliklerinden ona selam verdi. Bediüzzaman Hasan Feyzi’nin hizasına gelince birden durakladı ve gözlerini Hasan Feyzi’nin üzerine çevirerek iki elini birkaç kez başına doğru kaldırarak selamladı. “Aleyküm selam Hasan kardeşim” diyerek ismen selamını aldı. Bu selamdan sonra dünyalar Hasan Feyzi’nin olmuştu. Hasan Feyzi bu selamla aradığını bulmuştu. Bu selam faslını İnebolulu İbrahim Fakazlı izlemişti.</p>

<p>Denizli mahkemesi beraat kararı verince Bediüzzaman hapisten çıktı ve birkaç gün Ahmet Çavuş’un hanında kaldıktan sonra Denizli Şehir Palas oteline getirildi. Muallim, şair ve edip olan Hasan Feyzi Yüreğil, Bediüzzaman’ı otelde ziyaret etti. Hasan Feyzi daha soru sormadan Bediüzzaman kendisine ”Kardeşim, ben o beklediğin zat değilim” demesine rağmen Hasan Feyzi hiçbir tereddüt etmeden ona talebe oldu.</p>

<p>Hasan Feyzi, daha sonra bütün müridlerini toplayarak, onlara Bediüzzaman’ın vazifesi ile ilgili açıklamada bulundu ve onları da Nur hizmetlerine yöneltmeye çalıştı. Bu tavsiye üzerine müritlerin büyük bir çoğunluğu Risale-i Nur’a talebe oldu.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>Mustafa Oral- Rüyalar Rahlesinde Hasan Feyzi</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 10 Oct 2026 10:10:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaban Domuzu Tuzağı: “Bedava” Mısırın Bedeli..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/yaban-domuzu-tuzagi-bedava-misirin-bedeli-725</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/yaban-domuzu-tuzagi-bedava-misirin-bedeli-725</guid>
                <description><![CDATA[Yaban Domuzu Tuzağı: “Bedava” Mısırın Bedeli..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ormanda yaban domuzlarına her gün biraz mısır bırakırsınız. Önce bir tarafına çit, sonra öbür tarafına… Onlar alışır, “bedava” yemeğe koşar. Sonunda kapı kapanır. Kaçmaya çalışırlar ama hapishanededirler artık. Zamanla kendi yiyeceklerini aramayı unuturlar. Besleyen elin aynı zamanda boğazı sıkan el olduğunu sorgulamazlar. Hatta o ele minnet duyar, mezbahaya bile gönüllü giderler.</p>

<p>Bu eski hikâye, bazı totaliter, otokratik ve monarşik düzenlerin sosyal yardım maskesi altında kurduğu bağımlılık mekanizmasını anlatır. Halkı önce yoksullaştırırsınız. Üretimi, istihdamı, fırsat eşitliğini, liyakati, hukukun üstünlüğünü adım adım budarsınız.</p>

<p>Ekonomiyi bir avuç yandaşa ve yakın çevrenin yağma alanına çevirirsiniz. Sonra “yardım” adıyla üç beş kuruş, bir torba un, bir kutu yağ, bir kart, bir fatura indirimi dağıtırsınız. Tıpkı ormana bırakılan mısır gibi.</p>

<p>Bu yardımlar ihtiyaç sahibine destek olmak için değil, bağımlılık üretmek içindir. İnsan kendi emeğiyle ayakta durmayı, üretmeyi, hesap sormayı unutur. “Bize bakan var” duygusu, özgürlüğün yerini alır. Oysa hiçbir şey bedava değildir. O mısırın parası, aynı halkın vergilerinden, doğal kaynaklarından, geleceğinden, çocuklarının alın terinden çıkar. Ülke soyulurken, kasalar dolup taşarken, halka “yardım” diye uzatılan el aslında zincirdir.<br />
Tevfik Fikret’in çizdiği tablo hâlâ günceldir: Birileri aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yer; öteki yoksul kuru soğana muhtaç kalır.&nbsp;</p>

<p>Saraylar, yalılar, lüks araçlar, offshore hesaplar, ihtişamlı törenler… Bütün bunlar “hizmet” maskesi altında sürerken, aynı iktidar “biz fakire bakıyoruz” diye övünür.&nbsp;</p>

<p>Oysa bakılan, fakirleştirilmiş halktır. Fakirleştirme bilinçli bir siyaset olabilir: Bağımsız düşünen, kendi ayakları üzerinde duran, hesap soran vatandaş tehlikelidir. Bağımlı, minnettar, korkulu kitle ise yönetilmesi kolaydır.</p>

<p>En acı yanı, bu tuzağın fark edilmemesidir. Kapı çoktan kapanmıştır ama hâlâ “bedava mısır” için o kapıya koşulur. Eleştiri yapan “nankör” ilan edilir. Kendi yoksulluğunun mimarlarını alkışlamak, onları “koruyucu” sanmak, sistemin en başarılı ürünüdür.&nbsp;</p>

<p>Yaban domuzları da bir süre sonra kendilerini esir edenlere minnet duymaya başlamıştı.</p>

<p>Gerçek yardım, insanı ayağa kaldırmaktır: Eğitim, istihdam, adalet, fırsat eşitliği, üretim, mülkiyet güvenliği, düşünce ve ifade özgürlüğü. Bunlar olmadan dağıtılan her “mısır” sadece bağımlılığı derinleştirir. Hiçbir rejim, halkı yoksullaştırıp sonra üç kuruşluk yardımla minnettarlık satın alarak meşruiyet kazanamaz. Çünkü bedeli ödeyen daima aynı taraftır:&nbsp;</p>

<p>Özgürlüğünü ve onurunu parça parça satan halk.</p>

<p>Yaban domuzu hikâyesinin sonu bellidir. Kapı bir kez kapanınca, “bedava” yemek bile yetmez. Asıl mesele, o kapının nasıl yavaş yavaş örüldüğünü ve neden hâlâ alkışlandığını görmektir. Özgürlük, kolaylığa alışmakla değil; kendi emeğiyle, kendi aklıyla ve kendi iradesiyle ayakta durmakla korunur. “Bedava” diye sunulan her şeyin asıl bedeli, çoğu zaman fark edilmeden ödenir</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 05 Oct 2026 12:39:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bediüzzaman’ın Isparta’daki evi</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/bediuzzamanin-ispartadaki-evi-724</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/bediuzzamanin-ispartadaki-evi-724</guid>
                <description><![CDATA[Bediüzzaman’ın Isparta’daki evi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Uzun süredir Isparta’da Bediüzzaman’ın son kaldığı evini görmek istiyordum. Sonunda karar vererek Isparta’ya gittim. Evin olduğu sokakta arabadan indim ve heyecanla bir süre evi seyrettim.</p>

<p>Sokaktan eve hasretle bakarken acaba Bediüzzaman Isparta’ya kaç defa gelmiş ve her gelişinde ne kadar zaman kalmış? dedim kendi kendime.</p>

<p>Yaptığım bir araştırmaya göre; Bediüzzaman ilk defa Burdur’dan Isparta’ya; 1927 yılında gelmiş ve 21 gün kalmış. İkinci gelişi; Barla’dan Isparta’ya 24 Temmuz 1934 tarihinde gitmiş ve yaklaşık 9 ay kalmış. Üçüncü gelişi; 18 Kasım 1951 tarihinde Hüsrev Altınbaşak’ın evinin üst katında üç ay kalmış.&nbsp; Son olarak da;&nbsp; 1953 -1960&nbsp; yılları arasında şimdi bilinen evde kalmış. Sonra Urfa’ya gidip vefat etmiş.</p>

<p>Bediüzzaman’ın Isparta’da 1953-1960 yılları arasında kaldığı evine uzun yıllardır telefonda tanıştığım Himmet Koçoğlu ile gittim. (1982 yılında Burdur’a asker olarak gittiğimde Isparta’daki bu evi görmeye gitmiştim.) Arabamızı Bediüzzaman’ın evinin olduğu dar sokakta park ettik. Sonra iki katlı evi bir süre seyrettim. Uzun süredir bu evle ilgi çok sayıda yazı yazmıştım. O yazılar bir bir gözlerimin önünde canlandı.</p>

<p>Bediüzzaman’ın Isparta’da kaldığı ev ile ilgili çok yazılarım vardı. Şimdi evi canlı olarak görüyordum. 1953- 1960 yılları arasındaki hatıralar bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünde geçti. Şimdi sakin olan sokak, o zaman çok kalabalık ve hareketliydi.&nbsp;</p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniasya.com.tr/Sites/YeniAsya/Upload/images/Content/2026/10/03/ustad.jpg" /></p>

<p>Birçok zahmetlerle uzak memleketlerden Isparta’ya Bediüzzaman’ı ziyarete gelen ziyaretçileri düşündüm. Ziyaretçilerin çoğu bu şehre ilk defa geldiklerinden tehlikeden haberdar değildiler. Hâlbuki onları çok tehlikeler bekliyordu. Bediüzzaman’ı göreyim diye sokak ortasında polis tarafından karakola götürülüp dövülen ve hakarete uğrayanların sayısı az değildi. Bediüzzaman’ın kapısını çalarken polis tarafından karakola götürülüp ifadesi alınan çok kişi vardı.&nbsp;</p>

<p>İkindi sonrası geldiğimiz sokak çok sakin ve sessizdi. Bu defa gelenler korkusuzca ziyaret edebiliyorlar. Birden gözlerimi kapattım; 1953-1960 yıllarına gittiğimde sokaklar korku doluydu. Karakolda ifadesi alınan kişi sayısı çoktu.&nbsp;</p>

<p>Daha sonraki zamanlarda Bediüzzaman’ı ziyaret gelenlerde farklı bir ruh hali oluşmuştu. Artık kimse korkmuyordu. Her gelen ziyaretçi; “neye mal olursa olsun onu ziyaret edeceğim” diyordu.</p>

<p>Evin ikinci katına adımımı attığımda Bediüzzaman’ın o yıllarda yaşadığı zor günler bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Himmet Koçoğlu’yla Bediüzzaman’ın karyolasının olduğu odaya geçtik. Himmet Koçoğlu; Bayram Yüksel bir sohbette Bediüzzaman’ın Isparta için: “Ben bu medresemi âlem-i İslâm’ın medresesi hükmünde görüyorum. Bizler birkaç kişi ile ders yapıyoruz. Ama bununla Anadolu’da ders yapan binlerce cemaat arasına girip onlarla beraber ders yapmış gibi oluyoruz” demiş, dedi.</p>

<p>Evde bir süre kaldıktan sonra Himmet Koçoğlu ev ile ilgili; “Bu evin önce üst katı, sonra zemin katı alındı. 1991 yılında ev restore edilerek Nur talebelerinin ziyaretine açıldı” dedi. O gün yıllardır içimdeki hasret sona ermişti. Yüreğimdeki huzurla Batman’a doğru yola çıktık.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>Himmet Koçoğlu-Isparta Kahramanları-1</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 03 Oct 2026 09:42:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Saman Adamın Gölgesinde: Zübük Siyasetinin Güncel Yüzü</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/saman-adamin-golgesinde-zubuk-siyasetinin-guncel-yuzu-723</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/saman-adamin-golgesinde-zubuk-siyasetinin-guncel-yuzu-723</guid>
                <description><![CDATA[Saman Adamın Gölgesinde: Zübük Siyasetinin Güncel Yüzü]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Siyasetin en eski ve en etkili silahlarından biri, karşındakini gerçek haliyle değil, kendi uydurduğu bir korkulukla dövmektir. Buna “saman adam” (straw man) denir.</p>

<p>Rakibin savını çarpıtırsın, zayıflatırsın, abartırsın; sonra o zayıf kuklayı yere serersin ve “İşte yendim” dersin. Seyirci de çoğu zaman fark etmez; çünkü kukla, gerçek rakibe yeterince benzetilmiştir.</p>

<p>Bu yöntem bugün her zamankinden daha yaygındır. Tartışma platformlarında, televizyonlarda, sosyal medyada ve parti kürsülerinde saman adamlar orman gibi boy atıyor. Birisi “göçmen politikalarını daha kontrollü hale getirelim” dediğinde, hemen “ırkçı, nefret tohumu eken, insanlık düşmanı” ilan edilir. Bir başkası “devletin harcamalarını denetleyelim” dediğinde, “halk düşmanı, sosyal devleti yıkmak isteyen” damgası yemeye hazır olmalıdır. Birileri Bu ülkede Kürt vardır ve Halk olmaktan kaynaklı hakları da verilmelidir deyince birileri hemen bunları bolücü ve vatan hayini ilan ediyor.Bu düzenlemeye &nbsp;Karşı tarafın gerçek argümanını dinlemek, anlamak ve çürütmek zahmetlidir. Saman adam yapmak ise hem kolay hem de duygusal getiri yüksektir.</p>

<p>Bu noktada Aziz Nesin’in Zübük’ü devreye girer. Zübük, fırsatçı, demagog, her rüzgâra göre yelken açan, halkın öfkesini ve umudunu kendi çıkarlarına çeviren politikacının arketipidir. Saman adam yöntemi, Zübük siyasetinin en sevdiği aletlerden biridir. Çünkü Zübük, gerçek sorunlarla uğraşmak yerine, halkın korkularını ve öfkelerini abartılı düşman figürlerine yedirir. Rakibi “vatan haini”, “dış mihrak ajanı”, “halkın düşmanı” haline getirir; kendi yetersizliğini ve çıkar ilişkilerini de bu gürültünün arkasına saklar. Tartışma, fikirlerin çatışmasından çıkar; kimliklerin, duyguların ve korkuların savaşına dönüşür. Bu ortamda eleştirel düşünce boğulur, sorgulayan herkes “öteki” ilan edilir.</p>

<p>Günümüz Türkiye’sinde ve dünyanın pek çok yerinde bu ikili, el ele dolaşmaktadır. Polarizasyonun yüksek olduğu her toplumda saman adam ve Zübük siyaseti birbirini besler. Medya, algoritmalar ve siyasi teşkilatlar bu yöntemi ödüllendirir. Çünkü sakin, nüanslı, kanıta dayalı bir tartışma “tık” getirmez; abartılı düşman yaratmak ise hem oy hem de dikkat kazandırır.&nbsp;</p>

<p>Sonuçta toplum, gerçek sorunları (ekonomi, eğitim, adalet, kurumsal çürüme) konuşmak yerine, uydurulmuş korkuluklarla meşgul olur.<br />
Peki buna karşı nasıl bir tutum alınmalı?</p>

<p>Öncelikle, saman adamı fark etmek. Karşımızdakinin söylediğini kendi kelimeleriyle özetleyip “Bunu mu iddia ediyorsun?” diye sormak, çoğu zaman kuklayı düşürmeye yeter.&nbsp;</p>

<p>İkinci olarak, duygusal tetiklenmeye direnmek. “Beni saldırıyorlar” refleksinin yerine, “Bu iddia gerçekten benim savımı mı temsil ediyor?” diye sormak.</p>

<p>&nbsp;Üçüncü ve en önemlisi, Zübük siyasetinin temel özelliğini unutmamak: O, sorun çözmez; sorunları yönetir ve büyütür.&nbsp;</p>

<p>Gerçek çözüm, rakibi şeytanlaştırmaktan değil, kendi konumunu dürüstçe savunmaktan ve karşı tarafın en güçlü haliyle yüzleşmekten geçer.</p>

<p>Saman adam, tembel ve korkak bir yöntemin ürünüdür. Zübük siyaseti ise bu tembelliği ve korkaklığı sistemleştirir. Bir toplumun siyasi kültürü, ne kadar çok saman adam dikerse, o kadar Zübük’leşir. Bunun tersi de mümkündür:&nbsp;</p>

<p>Ne kadar az kukla diker, ne kadar çok gerçek rakiple yüzleşirsek, siyaset o kadar az demagoji, o kadar çok sorumluluk alanı haline gelir.</p>

<p>Kuklaları yakmanın vakti geldi. Gerçek insanlarla konuşmanın, gerçek sorunlarla boğuşmanın vakti. Aksi halde sahne her zaman Zübük’lere kalır</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 10:59:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zübeyir Gündüzalp’in Urfa günleri</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/zubeyir-gunduzalpin-urfa-gunleri-722</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/zubeyir-gunduzalpin-urfa-gunleri-722</guid>
                <description><![CDATA[Zübeyir Gündüzalp’in Urfa günleri]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Zübeyir Gündüzalp İslâhiye PTT’sinde altı-yedi ay görev yaptıktan sonra Bediüzzaman’ın isteği üzerine Urfa’ya tayinini çıkarmaya çalıştı.</p>

<p>Önce Adana’ya bağlı Feyzipaşa PTT’sinde bir süre çalıştıktan sonra Urfa’ya tayinini çıkardı. Zübeyir Gündüzalp Urfa’ya gelirken PTT müdürü onu garajda karşılayarak postaneye getirdi. Sonra birlikte dershaneye gittiler.&nbsp;</p>

<p>Urfa’da Risale-i Nur’un ilk tohumu Bediüzzaman’ın saff-ı evvel talebelerinden Binbaşı Hulusî Yahyagil’in tayinin çıkmasıyla başlamıştı. Hulusî Yahyagil Urfa’da tanıdığı insanları bir araya getirerek ilk ders halkasını oluşturmuştu.</p>

<p>Hulusî Yahyagil Urfa’dan ayrıldıktan sonra Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan’ı kısa süreliğine Urfa’ya göndermiş hizmetin devamını sağlamıştı. Bediüzzaman daha sonra Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram’ı Urfa’ya gönderdi.&nbsp;</p>

<p>Zübeyir Gündüzalp göreve başladıktan sonra bir tanıdığı vasıtasıyla Urfa müftüsüyle tanıştı. Müftü Bediüzzaman Şam’a giderken Urfa’ya uğramış cami ve medreseleri gezerken meşrutiyeti ders vermişti. Müftü, Bediüzzaman’ın Yusuf Paşa Camii’nde verdiği konferansta onu görmüştü. Müftü Nur talebelerine yakınlığından vakıflara ait Halilürrahman Dergâhında bir odayı Zübeyir Gündüzalp ve arkadaşlarına vermişti. Zübeyir Gündüzalp’ın Urfa’da kaldığı süre içinde hiç boş durmadı. Ya okudu, ya yazdı, ya dershanede yemek yaptı ya da temizlik işleriyle uğraştı.</p>

<p>Zübeyir Gündüzalp PTT’de nöbetçi olduğu gecelerde postanenin bahçesinde çok verimli ve heyecanlı Risale-i Nur dersleri yaptı. Özellikle hal, hareketi, konuşması, heyecanı ve bilgisi gelenleri çok etkiledi. Sonraki zamanlarda postanenin bahçesinde akşamın serin saatlerinde vali yardımcısı, emniyet müdürü gibi üst kademedeki devlet erkânı ile de derslere devam etti. Zübeyir Gündüzalp’in risale dersleri; ağırlıklı olarak soru-cevap şeklinde devam ederdi. Sorular genellikle Bediüzzaman, Risale-i Nur hizmet tarzı ve Nurculuk üzerinde olurdu.&nbsp;</p>

<p>Memurlar sabah işe gitmeden önce dershaneye uğrar Zübeyir Gündüzalp’tan beş on dakikada olsa risale dersi dinlerlerdi. Memurlar gittikten sonra, ilkokul çocukları gelir Kur’ân-ı Kerîm dersi verir, sonra Risale-i Nur’u ve Bediüzzaman ile ilgili konuşurdu. Öğleden sonra ortaokul öğrencileri gelir onlara da Risale-i Nur’dan ders yapardı. Derslerinde Bediüzzaman’ı ve yapılan hizmetleri anlatırdı. Zübeyir Gündüzalp’in Urfa günleri hiç boş geçmedi her gün dolu doluydu.&nbsp;</p>

<p>Bu arada başta Zübeyir Gündüzalp ve diğer Nur talebeleri çocuklara Kur’ân öğrettikleri için emniyet tarafından sıkı takibi devam etmekteydi. Emniyet bazı günler dershaneye baskın düzenler kitapları toplardı.&nbsp; Kitaplar toplanınca talebeler elleriyle bir daha risaleleri yazarlardı. Emniyet talebelerin her adımı sıkı takip etmesine rağmen Zübeyir Gündüzalp ve diğer Nur talebeler hiçbir gün geri adım atmadılar. Cesaret ve hizmet aşkıyla hizmetlerine devam ettiler.&nbsp;</p>

<p>1953 yılı başında Zübeyir Gündüzalp, Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayram Nurculuk yapmak, çocuklara Kur’ân öğretmek ve Bediüzzaman’ın bir mektubunu çoğaltarak dağıtmaları üzerine ifadeleri alındı ve tutuklandılar. 40 gün Urfa cezaevinde kaldıktan sonra Isparta cezaevine gönderildiler. İki ayın sonunda Ramazan bayramında tahliye oldular. Zübeyir Gündüzalp beş-altı ay görevine dönemedi. Göreve döneceği günü beklerken tayini Ankara’ya çıktı. Burada göreve başladı. Kısa bir zaman sonra görevinden istifa ederek Bediüzzaman’ın vefatına kadar hizmetinde kaldı.</p>

<p><strong>Kaynak:</strong></p>

<p><strong>İbrahim Kaygusuz-Zübeyir Gündüzalp</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 26 Sep 2026 10:08:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yüz Yıllık Hesap: Şark Raporu’ndan Bugüne Kürt-Türk İlişkilerinin Ağır Mirası..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/yuz-yillik-hesap-sark-raporundan-bugune-kurt-turk-iliskilerinin-agir-mirasi-721</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/yuz-yillik-hesap-sark-raporundan-bugune-kurt-turk-iliskilerinin-agir-mirasi-721</guid>
                <description><![CDATA[Yüz Yıllık Hesap: Şark Raporu’ndan Bugüne Kürt-Türk İlişkilerinin Ağır Mirası..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>1935’te İsmet İnönü’nün kaleme aldığı Şark Raporu, Türkiye Cumhuriyeti’nin erken dönem ulus-devlet inşasının en açık belgelerinden biridir. Sidar Yayınları’nın 1990’larda yayımladığı, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde de bulunan bu metin inkâr edilemez.</p>

<p>Akademide tartışılır, tartışılmalıdır. Rapor, tek dil–tek millet modelinin Doğu’ya nasıl uygulanacağını soğukkanlı bir idari dille anlatır: Türk nüfusun doğuya taşınması, Kürtlerin batıya dağıtılması, Kürt bölgelerinde okul açılmaması ya da yalnızca Türk çocukları için açılması, demiryolu ve askerî kontrolle “ıslah”. 1915 sonrası boşalan köylere Balkan ve Karadeniz muhacirlerinin yerleştirilmesi de öneriler arasındadır.</p>

<p>Bu yaklaşım, dönemin Avrupa’dan ithal edilen modernleşme anlayışının ürünüydü. Asimilasyon, medeniyet eşiti sayılmıştı.</p>

<p>Ağrı isyanları, Dersim ve sınır kaçakçılığı gibi güvenlik tehditleri gerçekti; devlet Doğu’yu sürekli isyan potansiyeli olarak görüyordu. Ancak raporun temel yanılgısı, kimliği güvenlik meselesine indirgemek ve adaleti güvenlik uğruna ertelemekti.</p>

<p>Mâide 8’in uyarısı tam buraya oturur: Bir topluluğa duyulan kin, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Rapor, Kürt kimliğini inkar ederek Türklüğü güçlendireceğini sanıyordu. Sonuç ise ne Türklüğün mutlak zaferi ne Kürtlüğün yok oluşu oldu.</p>

<p>Ortaya çıkan şey, üç-dört nesle yayılan bir küskünlük ve karşılıklı güvensizlikti.</p>

<p>Cumhuriyet boyunca bu mantığın devamı, sisteme başkaldırıları besleyen temel hatalardan biri hâline geldi. Tek parti döneminde ve sonrasında “Türkleştirme” politikaları, dil yasağı, yer isimlerinin değiştirilmesi, zorunlu iskân uygulamaları ve kültürel ifadenin baskılanması, birçok Kürt’ün gözünde devleti “bizim devletimiz” olmaktan çıkardı.</p>

<p>1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı, 1937-38 Dersim, 1960’lardan itibaren sol hareketlerle iç içe geçen direnişler, 1980 sonrası PKK’nın silahlı isyanı… Bunların hepsini yalnızca “dış mihrak” ya da “feodal reaksiyon” ile açıklamak yetersiz kalır. Devletin kendi vatandaşını “ötekileştirme” siyaseti, isyanın meşruiyet zeminini genişletti. Silahlı şiddeti meşrulaştırmak mümkün değildir; ama şiddetin beslendiği toprak, adaletsizlik ve inkârla sulanmıştır.</p>

<p>Yüz yıllık ilişkinin bilançosu nettir: Asimilasyoncu politika, amaçladığının tersini üretti. Kimlikler daha da keskinleşti, “kardeş” söylemi birçok yerde içi boş bir retoriğe indirgendi. Milliyetçilik, üstünlük iddiasına dönüştüğünde kardeşi kardeşe yabancılaştırır. Bu, hem Türk hem Kürt milliyetçiliğinin ortak günahıdır. Bir yanda “tek millet” dayatması, diğer yanda “ayrı millet, ayrı devlet” romantizmi… İkisi de gerçekte yaşayan insanları ve ortak toprağı unutturur.</p>

<p>Bugün resmi söylem değişmiştir. TRT Kurdi, seçmeli Kürtçe ders, üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri vardır. Bunlar 1935 mantığından uzaklaşıldığının işaretidir. Ne var ki uygulama hâlâ cılızdır. Türkiye genelinde Kürtçe dilinin hala egitim dili haline gelmemiş &nbsp;olması,Kürtcenin ortaokul düzeyinde haftada iki saat şeçmeli ders kapsamımda seçme imkanı olmasıma rağmen,Kürd dili öğretmen kontenjanının son derece sınırlı kalması, “söylem var, icraat yok” eleştirisini güçlendirir.</p>

<p>&nbsp;Oyalama taktiği algısı, güveni yeniden inşa etmeyi zorlaştırır. Tarih, kin için değil, aynı hatayı tekrar etmemek için bilinmelidir.</p>

<p>Doğru yol, ne inkâr ne de ayrışmadır. Ortak vatandaşlık temelinde, dil ve kültürel hakların gerçekten hayata geçirilmesi, adaletin güvenlikten önce gelmesi, geçmişin ağır yükünün dürüstçe konuşulmasıdır.</p>

<p>&nbsp;Şark Raporu’nun ruhu resmen terk edilmiştir; ama onun yarattığı kırılganlık hâlâ ortadadır. Yüz yıllık ilişkiyi onarmak, yalnızca “kardeşlik” nutuklarıyla değil, somut adalet ve karşılıklı tanımayla mümkündür. Aksi takdirde, eski raporların gölgesi yeni kuşakların zihninde yaşamaya devam eder.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 22 Sep 2026 09:43:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zeynep&#039;in okul korkusu</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/zeynepin-okul-korkusu-720</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/zeynepin-okul-korkusu-720</guid>
                <description><![CDATA[Zeynep'in okul korkusu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Babası Zeynep’e: “Bu yıl okullu olacaksın” dedi.</p>

<p>Zeynep korkmuş ve ürkmüş gözlerle babasına bakarak “Baba okuldan korkuyorum. Okula adımımı attığımda bir daha eve geri dönmeyeceğim diye içimde bir korku var. Okulda kendimi yalnız ve kimsesiz hissedeceğim. Okul lafı edildiğinde kendimi hasta gibi hissediyorum. Karnıma ağrılar giriyor. Geçen yıl ağabeyimle bir gün okula gitmiştim. Sırasına oturmuştum. Herkes çivilenmiş gibi sırasında hareket etmeden oturuyordu. O gün zil çalıncaya kadar canım çok sıkılmıştı. Okulu hiç sevmedim” dedi. Babası ise Zeynep’i sabırla dinledi.&nbsp;</p>

<p>Zeynep: “Baba sınıfta konuşan çocuklara öğretmen ceza verir mi” diye sordu. Babası, “Ceza veremez ancak derste izin almadan konuşursan, sınıfta gürültü olur, öğretmeni ve dersi anlamakta zorluk çekersin, izinsiz konuşma olmaz” dedi.</p>

<p>Zeynep’in babası: “Okulun ilk günü belki istediğin gibi olmayacak. Bir hafta içinde okulu çok seveceğine inanıyorum. Çünkü sınıfında seninle aynı yaşta çok sayıda çocuk var. Okulda bu sayı yaklaşık yüz çocuktan fazladır. Arkadaş sayın hayatının hiçbir döneminde göremeyeceğin kadar çok olacaktır. Okul demenin arkadaş olduğunu, oyun olduğunu, eğlenmek olduğunu göreceksin. İşte senin gideceğin okul böyle güzel bir yerdir. Öğretmeninin dediklerini yaparsan hiçbir sorun yaşamazsın. Derste her gün yeni şeyler öğreneceksin.</p>

<p>Baba, “haydi göreyim seni“ diyerek Zeynep’i sınıf kapısından içeri gönderirken öğretmen elinde liste ile Zeynep’e “adın ne” diye sordu.&nbsp; “Zeynep” dedi. İsmini söyleyince öğretmen onu sınıftaki orta sıraların ikinci sırasına oturttu. Zeynep sıraya oturunca yüreği güm güm atmaya başladı. Her şey ona yabancıydı. Sıra, masa, dolap, tahta, tebeşir ve üzerindeki forması dahi ona yabancıydı. Sınıftaki gürültünün arasında öğretmenin sesi yükseldi “çocuklar beni dinler misiniz” dedi. Tüm gözler öğretmene dönerken gürültü kesilmişti. “Hoş geldiniz çocuklar. Bu gün okul açıldı ve siz okullu oldunuz. İçinizde kimin bir ihtiyacı, bir sıkıntısı olursa bana söyleyecek. Ben okulda anneniz, babanız kadar size yakınım. İleriki günlerde sınıfın evinizden dahi daha güzel olduğunu göreceksiniz. Beraber oyunlar oynayacağız, şarkılar söyleyeceğiz, eğleneceğiz, şakalar yapacağız ve hep beraber yazı yazmayı öğreneceğiz” dedi.</p>

<p>Öğretmenin konuştuğu her kelime Zeynep’i saran korku zincirinin halkaları bir bir kırıyordu. Dersin sonunda Zeynep sıra arkadaşıyla okul bahçesinde ilk oyununu oynadı. İkinci teneffüste üzerindeki çekingenlik ve “öğretmenim beni döver mi?” düşüncesi kafasından tamamen silinmişti. Zeynep okula gelmeden önce okulu, öğretmeni ve öğrencileri hayalinde canavarlardan daha zararlı ve korkunç görüyordu. Sınıftaki her anı güneşin karanlığı dağıttığı gibi kafandaki kötü düşünceleri yok etmişti. Öğretmenin gülümsemesi ve her öğrenciyle ayrı ayrı ilgilenmesi Zeynep’i okula daha da bağlamıştı. Sanki yıllardır aradığı ama bir türlü bulamadığı oyun alanını bulmuş gibiydi. Okul ona her teneffüste doya doya oynadığı bir oyun alanı olmuştu. Her ders onun için dondurma yemek için gittiği bir kafeye dönüşmüştü. En çok hoşuna giden de aynı yaşta bu kadar çok öğrencinin bir arada olmasaydı.&nbsp;</p>

<p>Zeynep’in okuldaki her günü bayrama dönüşmüştü.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 10:00:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>BAĞIMLILIĞA DEĞİL, HAYATA BAĞIMLI OL!</title>
                <category>Osman Turğut</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/bagimliliga-degil-hayata-bagimli-ol-719</link>
                <author>o.turgut@vanmed.net (Osman Turğut)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/bagimliliga-degil-hayata-bagimli-ol-719</guid>
                <description><![CDATA[BAĞIMLILIĞA DEĞİL, HAYATA BAĞIMLI OL!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bugün Keçiören Belediye Başkanımız ve kıymetli belediye personelimizle birlikte, <strong>“Bağımlılığa Bağımlı Olma, Hayata Bağımlı Ol”</strong> sloganıyla anlamlı bir yürüyüş gerçekleştirdik.</p>

<p>Çok şükür, bağımlılıkla mücadele gibi önemli ve insan hayatına dokunan bir davanın her geçen gün daha fazla alanda karşılık bulduğuna şahit oluyoruz. Dilerim bugün Ankara’da atılan bu anlamlı adım, yarın Van ilimizdeki belediyeler başta olmak üzere tüm kamu kurumlarına ve iş yerlerine örnek olur.</p>

<p>Çünkü bağımlılıkla mücadele yalnızca bağımlı bireyin değil; <strong>ailenin, çalışma arkadaşlarının, kurumların ve dolayısıyla toplumun ortak meselesidir.</strong></p>

<p>İş yerlerinde bağımlılıkla mücadelede amaç yalnızca bağımlı bireyi tespit etmek olmamalı. Onu dışlamak yerine, mümkün olduğunca tedaviye yönlendiren, uzman desteğiyle iyileşme sürecini destekleyen ve yeniden çalışma hayatına kazandırılmasını hedefleyen mekanizmalar oluşturulmalı. Bunu yaparken elbette diğer çalışanların huzuru, güvenliği ve çalışma ortamının sağlıklı işleyişi de mutlaka korunmalı.</p>

<p>Bunu sadece bir gözlem olarak değil, çalışma arkadaşlarının yaşattığı zorlukları bizzat yaşamış biri olarak söylüyorum.</p>

<p><strong>İnanın, bağımlıyla yaşamak çok zor…<br />
Ama bağımlı ailesi olmak çok daha zor.</strong></p>

<p>Bir annenin çaresizliğini, bir babanın sessiz mücadelesini, bir eşin tükenen sabrını ve bir ailenin umutla bekleyişini gördüğünüzde; bağımlılığın yalnızca bir insanın hayatını değil, koskoca bir ailenin hayatını nasıl etkilediğini daha iyi anlıyorsunuz.</p>

<p>İşte bu yüzden mücadelemizin merkezinde <strong>insan</strong> olmalı.</p>

<p>Bağımlılığa değil; <strong>hayata, umuda, aileye, emeğe, üretmeye ve yeniden hayata tutunmaya</strong> bağlanalım.</p>

<p>Tedaviye giden yolu açalım.<br />
Dışlamak yerine destek olalım.<br />
Umudu büyütelim.</p>

<p>Dün Ankara’da atılan bu adımın, yarın Van’da ve daha nice kurumda, iş yerinde ve hayatın her alanında karşılık bulması dileğiyle…</p>

<p><strong>Bağımlılıkla mücadelede el ele, omuz omuza…</strong></p>

<p>Çünkü bazen bir insanı yeniden hayata döndüren şey, <strong>ona uzatılan bir eldir.</strong> ?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 09:45:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/osman-turgut-1739886057.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anadilinde Eğitim: Bir İnsanlık ve Vicdan Meselesi</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/anadilinde-egitim-bir-insanlik-ve-vicdan-meselesi-718</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/anadilinde-egitim-bir-insanlik-ve-vicdan-meselesi-718</guid>
                <description><![CDATA[Anadilinde Eğitim: Bir İnsanlık ve Vicdan Meselesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'de 2025-2026 eğitim-öğretim yılı Pazartesi itibarı ile &nbsp;başladı. Ancak bu başlangıç, yüz binlerce çocuk için bir sevinç kaynağı olmaktan uzak. Başta Kürt çocukları ve mülteci çocuklar olmak üzere, bu ülkenin "görünmez" azınlık kesimlerinin evlatları, bir kez daha kendi ana dillerinde eğitim alma hakkından mahrum kalacak.</p>

<p>&nbsp;Bu durum, sadece bir eğitim politikası sorunu değil; derin bir insanlık, vicdan, ahlak ve evrensel hukuk ihlali. Üstelik dini açıdan bakıldığında, dillerin çeşitliliği Allah'ın ayetlerinden biri olarak kabul edilirken, bu hakkı inkar etmek manevi bir yoksunluk yaratıyor. Anadilinde eğitim hakkı&nbsp;ve çok dilli eğitim ile ilgili Türkiye'nin &nbsp;acil bir dönüşüme ihtiyacı olduğu&nbsp;bir gerçek.</p>

<p>Bunu gerekçeleriyle birlikte irdeleyelim.</p>

<p>Anadilinde eğitim, temel bir insan hakkı olarak kabul ediliyor. UNESCO'nun belirttiği üzere, anadil temelli eğitim, inclusion ve kaliteli öğrenme için anahtar bir faktör; öğrenme sonuçlarını iyileştiriyor ve akademik performansı artırıyor. Birleşmiş Milletler insan hakları uzmanları, anadilde öğrenmenin, çocukların düşük ücretli işlere mahkum olma riskini azalttığını vurguluyor.</p>

<p>Bu, sadece bireysel gelişim için değil, toplumsal eşitlik için de zorunlu. Uluslararası insan hakları belgeleri, anadilde eğitimi sivil ve insan hakkı olarak stresliyor.Vicdani ve ahlaki boyutu ise daha da çarpıcı: Anadil, bireyin kimliğinin oluşumunda kritik rol oynar; onu yitirmek, büyük bir talihsizliktir</p>

<p>Türkiye'de ise bu hak, özellikle Kürtler için sistematik bir engelle karşılaşıyor. Yaklaşık 30 milyon Kürt'ün anadilde eğitim hakkı, uluslararası insan hakları yasalarına aykırı olarak reddediliyor.</p>

<p>Mülteci çocuklar, örneğin Suriyeli çocuklar, Arapça konuşmalarına rağmen Türkçe müfredatla karşılaşıyor ve %70'inden fazlası okula gidemiyor.</p>

<p>Bu, sadece dil bariyeri değil; kültürel kimliklerin silinmesi anlamına geliyor.<br />
Dini perspektiften bakıldığında, durum daha da düşündürücü. Kur'an-ı Kerim'de, Rum Suresi 22. ayette şöyle buyurulur: "O'nun ayetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin çeşitliliğidir. Bunda bilenler için elbette ibretler vardır.</p>

<p>Bu ayet, dil çeşitliliğini Allah'ın kudretinin bir işareti olarak tanımlar ve onu korumayı manevi bir sorumluluk haline getirir.</p>

<p>Dillerin korunması, sadece kültürel değil; ilahi bir emirdir. Türkiye'de, bu ayetin ruhuna aykırı politikalarla, azınlık dilleri bastırılıyor ve bu, vicdanları yaralayan bir çelişki yaratıyor.</p>

<p>Dünyada ise çok dilli eğitim, başarı hikayeleriyle dolu. UNESCO, anadil temelli çok dilli eğitimi, kaliteli ve kapsayıcı öğrenmenin anahtarı olarak teşvik ediyor.</p>

<p>Bu yaklaşım, okuryazarlığı artırıyor, toplumsal inclusion'ı güçlendiriyor ve öğrenme oranlarını yükseltiyor. Somut örnekler, bu modelin etkinliğini kanıtlıyor. Mozambik'te, ilkokullarda ikidilli eğitime geçiş, öğrenme oranlarını %15 artırdı.</p>

<p>Kanada'da, Fransızca ve İngilizce'nin eşit kullanıldığı sistem, öğrencilerin çok yönlü gelişimini sağlıyor; Montreal'deki Socrates Okulları'nda Fransızca, Yunanca ve İngilizce eğitim veriliyor ve bu, kültürel çeşitliliği pekiştiriyor.</p>

<p>İsviçre, dört resmi dille (Almanca, Fransızca, İtalyanca, Romansh) çok dilli eğitimi başarıyla uyguluyor; bu, ulusal birliği bozmak yerine güçlendiriyor.</p>

<p>Lübnan'da da benzer modeller, çok kültürlülüğü eğitimle entegre ediyor. Finlandiya'da ikidilli okullar, özellikle Helsinki'de Fransızca, Almanca veya Rusça gibi dillerle eğitim veriyor ve bu, öğrencilerin başarılarını artırıyor</p>

<p>Bu ülkeler, çok dilli eğitimin, ekonomik ve sosyal faydalarını somut olarak gösteriyor: Daha iyi istihdam, daha az ayrımcılık ve daha güçlü toplumlar.<br />
Türkiye, bu küresel örneklerden ders çıkarabilir. Kürtçe eğitim talepleri, kültürel kimliğin ifadesi için hayati; ancak hükümet politikaları, Kürtçe okulları kapatıyor ve dili kısıtlıyor.</p>

<p>&nbsp;Mülteciler için de benzeri: Anadil temelli geçiş programları, entegrasyonu hızlandırırdı. Artık zamanı geldi: Anadilinde eğitim hakkı, anayasal bir güvenceye kavuşturulmalı. Bu, sadece azınlıkların değil; tüm ülkenin vicdanını rahatlatacak bir adım olur. Yarın başlayan okul yılı, bu değişimin başlangıcı olabilir yeter ki irade olsun.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 15 Sep 2026 10:02:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Neden ziyaret etmedin?”</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/neden-ziyaret-etmedin-717</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/neden-ziyaret-etmedin-717</guid>
                <description><![CDATA[“Neden ziyaret etmedin?”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Mehmet Kutlular 1957 yılında askerliğini yapmak üzere Manisa’ya gitti. Bir süre sonra hafta sonu çarşı iznine çıkabildi.</p>

<p>Ayakkabısını tamir için tamirci dükkânı aradı. Bulduğu tamirci dükkânından içeri girdi ve ayakkabılarını çıkarıp tamir için verdi. Tamir esnasında çırakla tanıştı ve aralarında samimî bir sohbet oldu. Çırak, Mehmet Kutlular’a sohbetin sonunda: “Benim bir ustam var, sizi tanıştırayım” dedi. Sonraki zamanlar Hakkı ustayla Mehmet Kutlular tanışınca aralarında samimî bir dostluk oldu.</p>

<p>Mehmet Kutlular’ın ilk defa Risale-i Nur ile tanışması, Hakkı ustanın ona Ramazan, İktisat ve Şükür Risalelerini vermesiyle başladı. Mehmet Kutlular kısa zamanda kitapları okudu, ama tam olarak anlayamadı. Sonraki günlerde risaleleri geri verdiğinde anlamadığını söyledi. Hakkı usta aynı kitapları ona tekrar verdi. “Sen bir daha oku, daha iyi anlarsın” dedi. Mehmet Kutlular bu duruma canı sıkıldı ama kitapları tekrar okudu. Bu okumadan sonra kitapları anlamıştı.&nbsp;</p>

<p>Okuduğunu anladıktan sonra tüm zamanını Risale-i Nurları okumaya verdi. Askerlikten terhis olduktan sonra Risale-i Nurları hızlı bir şekilde okumaya başladı. Risaleleri okudu ama ne yapacağını bilemiyordu. Bir gün uzanmış yatıyordu. Uyku ile uyanıklık arasında iken birden garip bir hal hissetmeye başladı. Birden karşısında bir güneş belirdi. Güneşin ışınları vücuduna gelince titremesi daha da arttı.&nbsp;&nbsp;</p>

<p>Bedeni kontrolünden çıktı “Her halde ölüyorum” dedi. Hemen kelime-i şehadet getirmeye çalıştı ama içinden bir ses ya şehadeti getirmeden ölsem endişesiyle “Allah, Allah” demeye başladı. Bu karanlık ve sıkıntılı durum birden kalktı, güneş açılmaya başladı. Karanlık kalkınca bir karartı belirmeye başladı. Sonra Bediüzzaman’ın kalpaklı resmi göründü. Resme bakarken Bediüzzaman gayet açık ve net bir şekilde: “Kardeşim sen Risale-i Nur’u oku. Korkma, konuş” dedi. Mehmet Kutlular bu hitabı gayet net bir şekilde duydu. Bediüzzaman konuşmasını tamamlayınca o görünen belirti kalktı. O sıkıntılı halden uyanınca kurtuldu ve kendine geldi.&nbsp;&nbsp;</p>

<p>Kendine geldiğinde her yanı, eklemleri bir birinden ayrılmışçasına sızlıyor ve ağrıyordu. Titremesi ise devam ediyordu.&nbsp;</p>

<p>Mehmet Kutlular bu sıkıntılı durumdan kurtulduktan sonra günlerdir düşündüğü “Ne yapmalıyım?” sorusunun cevabını bulmuş ve kararsızlıktan kurtulmuştu. Aklı ve kalbi rahata kavuşmuştu. Çünkü “Nasıl yapmalıyım?” sorusunun cevabını almıştı.&nbsp;</p>

<p>Mehmet Kutlular yıllar sonra Risale-i Nur hizmetinde ön saflara geçtiğinde ona: “Neden Bediüzzaman’ı ziyaret etmedin?” diye sorduklarında şöyle demişti:</p>

<p>“Bediüzzaman’ı ziyaret etmeyi çok istemiştim. Meşhur Emin hoca diye bir hoca vardı. Bediüzzaman’ı ziyarete gitmiş, görüşemeden dönmüştü. Gitmek istediğimde Emin hoca: ‘Benim gibi âlim hocaları kabul etmedi, sizi mi kabul edecek? Oturun oturduğunuz yerde. Kimseyi kabul etmiyor. Kitapları okuyun’ demişti.”</p>

<p>Mehmet Kutlular, “Emin hoca gibi meşhur bir âlimden bunları duyunca cesaretim kırıldı, ziyaretine gidemedim. Bediüzzaman hayattayken ziyaretine gitmediğim gibi cenazesine de gidemedim. Bu acı hep içimi acıttı” dedi ama hayatının sonuna kadar bu yolda ön safta yılmadan, usanmadan cesaretle hizmet etti.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>Mehmet Kutlular, İşte Hayatım</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 13 Sep 2026 10:03:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şu olanlar entegrasyon mu, asimilasyon mu?</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/su-olanlar-entegrasyon-mu-asimilasyon-mu-716</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/su-olanlar-entegrasyon-mu-asimilasyon-mu-716</guid>
                <description><![CDATA[Şu olanlar entegrasyon mu, asimilasyon mu?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>ENTEGRASYON DENİLEN ŞEY, KÜRTLERİN GÜVENLİĞİNİ VE HAKLARINI ORTADAN KALDIRMAK OLMAMALIDIR!</p>

<p>Kürt meselesine &nbsp;sadece “barışıyoruz, kardeş oluyoruz, entegre oluyoruz” penceresinden bakmak yetmez. Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış; insanların kimliği, dili, kültürü, siyasi iradesi ve can güvenliği konusunda kendisini güvende hissetmesidir.</p>

<p>Bugün Rojava’da yaşananlar bunun ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösteriyor.<br />
Haseke’de Suriye ordusuna bağlı Haseke Tugayı içerisinde görev yapan Kürt genç Sami Şeyhmus Heso’nun (Sipan Hizni) kaçırılarak öldürülmesi, ardından cinayetin sorumlularının yakalanması talebiyle başlayan protestolar ve yaşanan can kayıpları, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir tablo ortaya koyuyor.</p>

<p>Daha birkaç gün önce “entegrasyon tamamlanıyor, devlet otoritesi yeniden tesis ediliyor” deniliyordu. Rojava’daki Kürt güvenlik güçlerinin ve kurumlarının Suriye devlet yapısına entegre edildiği açıklanıyordu.</p>

<p>Peki soruyorum:<br />
Bir Kürt genci devletin üniformasını giydiği halde kaçırılıp öldürülebiliyorsa, bu entegrasyon kimin güvenliğini sağlıyor?</p>

<p>Bir Kürt, devlet kurumuna dahil olduğunda bile kimliği nedeniyle kendisini güvende hissedemiyorsa, sadece kurumların tabelasını değiştirmek hangi sorunu çözmüş oluyor?</p>

<p>Burada Arap halkını suçlamak ne doğru ne de çözümün parçasıdır. Kürtler ile Araplar yüzyıllardır aynı coğrafyanın halklarıdır. Sorun halkların birbirleriyle düşmanlaştırılması değil; hukukun yerine silahın, devlet kurumlarının yerine aşiret veya grup gücünün, eşit yurttaşlığın yerine çoğunlukçuluğun geçirilmesidir.</p>

<p>Eğer gerçekten demokratik ve çoğulcu bir Suriye kurulacaksa bunun yolu Kürtlerin “eritilmesinden” değil, Kürt kimliğinin, dilinin, kültürünün ve siyasal haklarının anayasal güvence altına alınmasından geçer.</p>

<p>Çünkü entegrasyon başka şeydir, asimilasyon başka.</p>

<p>Birlikte yaşamak başka şeydir, bir tarafın diğer taraf içerisinde eritilmesi başka.</p>

<p>Silahların bırakılması elbette değerlidir. Ancak silahı bırakanın yerine hukukun geçmesi gerekir.</p>

<p>Rojava'da yaşanan son olayların ardından uluslararası güçlerin sessizliği de ayrıca sorgulanmalıdır.</p>

<p>Yıllarca IŞİD'e karşı savaşan, ağır bedeller ödeyen Kürtlerin bugün güvenlik ve temel haklar konusunda yalnız bırakılması kabul edilemez.</p>

<p>Uluslararası aktörler sadece çıkarlarının gerektirdiği zamanlarda sahaya çıkıp, kriz büyüdüğünde sessizliğe gömülmemelidir.</p>

<p>Türkiye'de “terörsüz Türkiye”, Suriye'de “entegrasyon”, İran'da PJAK'ın silahsızlandırılması, Irak Kürdistanı'nda yeni dengeler...<br />
Bütün bunların aynı tarihsel coğrafyada birbirinden bağımsız gelişmeler olduğunu düşünmek fazlasıyla safdillik olur. Kürt meselesinin farklı ülkelerdeki parçalarının aynı anda yeniden dizayn edildiği bir dönemden geçiyoruz.</p>

<p>Tam da bu nedenle Kürt siyasetinin de günübirlik heyecanlarla değil, uzun vadeli tarihsel ve siyasal akılla hareket etmesi gerekiyor.</p>

<p>Dün dağda mücadele eden Kürt gencine “artık devletin ordusuna katıl, entegre ol” deniliyorsa, bugün o gencin yaşamının, kimliğinin ve onurunun korunmasının da aynı devletin sorumluluğunda olması gerekir.</p>

<p>Aksi halde ortaya çıkan şey barış değil, sadece silahlı çatışmanın biçim değiştirmesi olur.</p>

<p>Bugün Siban'ın öldürülmesi karşısında sorulması gereken soru yalnızca “katili kim?” değildir.</p>

<p>Asıl soru şudur:<br />
Kürtler yeni Suriye'nin neresinde duracak?</p>

<p>Vatandaş olarak mı?</p>

<p>Eşit ortak olarak mı?</p>

<p>Yoksa geçmişte olduğu gibi hakları ertelenen, güvenliği başkalarının insafına bırakılan ve “önce entegre olun, haklarınız sonra konuşulur” denilen bir toplum olarak mı?</p>

<p>Bu sorunun cevabı ertelenemez.<br />
Çünkü Kürt halkının tarihsel mücadelesini sadece bir örgütün, bir liderin, bir devletin veya bir dönemin politik hesabına sıkıştırmak büyük bir haksızlıktır.</p>

<p>Kürtlerin meselesi sadece silah meselesi değildir.&nbsp;</p>

<p>Kürtlerin meselesi halk olmaktan, kimlik sahibi olmaktan, kendi diliyle yaşamak ve eşit, özgür ve güvenli bir geleceğe sahip olmaktan kaynaklanan haklar meselesidir.</p>

<p>Ve bu haklar ne Türkiye'de, ne Suriye'de, ne İran'da ne de Irak'ta başka bir bahara bırakılmalıdır.</p>

<p>Barış istiyoruz.<br />
Ama onurlu barış.</p>

<p>Entegrasyon istiyoruz.<br />
Ama eşitlik temelinde entegrasyon.<br />
Birlikte yaşamak istiyoruz.</p>

<p>Ama inkâr ve korku üzerine değil; hukuk, demokrasi ve karşılıklı güven üzerine.</p>

<p>Siban'ın ölümü bir kez daha gösterdi ki:<br />
Köprüden aynı sular akıyor.</p>

<p>Ama yarının nereye varacağını bugünden düşünmek zorundayız.</p>

<p>Kürtlerin geleceği, başkalarının hazırladığı bir projenin içine sessizce yerleştirilecek kadar basit değildir.</p>

<p>Aklımızı, vicdanımızı ve tarihsel sorumluluğumuzu kaybetmeden barışı savunmalıyız.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 12 Sep 2026 16:20:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emir Kulu Değiliz!</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/emir-kulu-degiliz-715</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/emir-kulu-degiliz-715</guid>
                <description><![CDATA[Emir Kulu Değiliz!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Fakir Baykurt’un sözleri bugün de yankılanıyor: “Öğretmenler egemen sınıfların emir kulu yada yönetici tabakaların &nbsp;çocuk avutucuları değildirler ” Milli Eğitim Bakanlığı’nın peş peşe yayımladığı genelgelerle öğretmenlerin kıyafetine, özellikle kadın öğretmenlerin kıyafetlerine ilişkinbazı düzenlemeler getirilmesi, bu sözü yeniden hatırlatıyor.</p>

<p>Kılık kıyafet bahane edilerek adım adım “makul öğretmen” profili çiziliyor. Bu profil, öğretmeni bir meslek insanı olmaktan çıkarıp ideolojik bir figüre dönüştürme çabasının parçasıdır.</p>

<p>Kadın bedeni üzerinden siyasal kimlik inşa etme girişimleri yeni değildir. İran’da zorunlu örtünme, Afganistan’da Taliban yönetiminde kadınların kamusal alandan silinmesi, Suudi Arabistan’da uzun yıllar süren vesayet sistemi… Bütün bu örneklerde ortak nokta aynıdır: Kadının giyimi, varlığı ve hareket alanı, iktidarın kendini meşrulaştırma aracı haline getirilir.</p>

<p>Türkiye’de de benzer bir mantık işlemektedir. Öğretmenin başörtüsü ya da saçının görünürlüğü,eteğinin boyu,giyeceği &nbsp;tişort yada gömleği,pantolonunun kot mu yada kumaş olacağı,önlük giydirmeye çalişması pedagojik yeterlilikten önce “uygunluk” ölçütü olarak dayatıldığında, mesele eğitim olmaktan çıkar; beden politikasına dönüşür. Bu dayatma, öğretmeni özgür bir özne olarak değil, egemenlerin emir kulu olarak konumlandırır.</p>

<p>Aynı zihniyet “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”nde de kendini gösterir. Model, bilimsel düşünceyi, eleştirel aklı ve çoğulculuğu geri plana iterek Türkçü-İslamcı bir nesil inşa etmeyi hedefler. Cihadı öven, yayılmacı ve emperyal bir hayali besleyen içerikler, çocukları dünyayı anlayan bireyler olarak değil, belirli bir ideolojik kalıba sokulacak yurttaşlar olarak görür. Bu yaklaşım, eğitimi özgürleştirici bir süreç olmaktan çıkarıp ideolojik bir laboratuvara çevirir.</p>

<p>&nbsp;Oysa gerçek eğitim, çocuğun kendi dilinde, kendi çevresinde, bilimsel yöntemle ve ekolojik bilinçle yetişmesini esas alır.</p>

<p>Anadilinde eğitim, demokratik katılım, eleştirel düşünce ve doğayla uyumlu bir yaşam anlayışı olmadan “iyi nesil” yetiştirmek mümkün değildir.</p>

<p>Çocuklarımızın ihtiyaçları bellidir. Parasız, nitelikli eğitim; okulda en az bir öğün ücretsiz yemek; ücretsiz servis… Bunlar lüks değil, temel haktır.</p>

<p>Öğretmeni kıyafetle disipline etmeye çalışan zihniyet, bu somut ihtiyaçları görmezden gelirken, “ahlak” ve “uygunluk” üzerinden kontrol&nbsp;<br />
mekanizmaları kurar.&nbsp;</p>

<p>Oysa öğretmen, yönetici sınıfın cocuk bakıcısı ya da egemenlerin emir kulu değildir!.&nbsp;</p>

<p>Öğretmen, çocuğun düşünme, sorgulama ve özgürleşme hakkını savunan meslek insanıdır.</p>

<p>Baykurt’un sözü bugün de geçerlidir. Öğretmenler egemenlerin emir kulu değildir.</p>

<p>Eğitim, tek tipleştirme değil, çoğulculuk; ideolojik dayatma değil, bilimsel ve demokratik bir süreç olmalıdır.</p>

<p>Çocuklarımız için parasız, eşit, anadilinde, ekolojik ve özgür bir eğitim talep etmek, en temel yurttaşlık görevidir. Kılık kıyafet genelgeleriyle değil, gerçek ihtiyaçlarla ve özgür düşünceyle ilgilenmek zorundayız.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 13:07:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bediüzzaman’ın yanında beş dakika olmak</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/bediuzzamanin-yaninda-bes-dakika-olmak-714</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/bediuzzamanin-yaninda-bes-dakika-olmak-714</guid>
                <description><![CDATA[Bediüzzaman’ın yanında beş dakika olmak]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ramazan Kurt 1947 yılında Siirt ilinin Kurtalan ilçesinin Zokeyt (Kayabağlar) köyünde klasik medresede talebe olarak okuyordu.</p>

<p>Ramazan Kurt ve iki arkadaşı Cizre’de âlim Şeyh Seyda’nın ziyaretine yaya olarak yola çıktılar. Şeyh Seyda’nın medresesine vardıklarında şeyhin yaylaya Bağlarbaşı’na (serdahl) gittiğini söylediler. Ramazan ve arkadaşları hemen yola çıkarak yaklaşık 7 km yaya yol aldıktan sonra yaylaya vardılar. Yaylaya vardıklarında “iğne atsan yere düşmez” âlim, talebe ve bölgenin tanınmış ağaları vardı. Ramazan ve arkadaşları kalabalığa karışarak boş bir yere oturdular. O gün cemaatle namazlarını kıldılar. Ertesi gün erken kalkarak sabah namazına hazırlık yaparken ömürlerinde ilk defa bu kadar güzel ezan okuyan bir ses duydular.&nbsp; Ramazan Kurt ezan sesine öylesine kendini kaptırdı ki yerinden deprenmeden ezan bitinceye kadar ayakta bekledi. Kendi kendine “acaba bu Bilal-i Habeş mi?” dedi. Aradan 75 yıl geçmesine rağmen Mele Ramazan o ezan sesini ilk gün duymuş gibi hafızasında canlılığını koruduğunu söyledi.&nbsp;</p>

<p>Sabah ezanı okunduktan sonra şeyh kalabalık bir cemaatle sabah namazı kıldırdı. Namazdan sonra şeyh odasına çekildi. Ramazan ve arkadaşları kısa bir uykudan sonra kahvaltı için salona geldiler. Çorbalarını içerken gözleri ezan okuyan kişinin üzerindeydi. Ezanı okuyan kişi Iraklı bir misafirdi. Şeyhin halifelerinden biri Iraklı misafire:,“Nereden geliyorsun ne işle meşgulsün” dedi. Iraklı misafir: “Irak’tan geliyorum matbaa işi yapıyorum. Matbaada Risale-i Nurları Arapça basarak yayın yapıyorum” dedi. Şeyhin halifesi, “Şeyhin ziyaretine tövbe etmek, tarikata girmek için mi geldin” dedi. Iraklı misafir, “Hayır şeyhi ziyaret için geldim, camide ziyaret yaptım yarın Isparta’ya Bediüzzaman Said Nursî’yi ziyarete gideceğim” dedi. Şeyhin halifesi, “İnsanlar Medine’den buraya Şeyh Seyda’nın ziyarete gelip tarikatına giriyor, sen Isparta’ya gideceğim” diyorsun. Iraklı misafir, “Bediüzzaman beni beş dakika huzuruna alsa Şeyhin yanında kırk yıl kalmaya tercih ederim ”dedi. Bu sözden sonra yüzlerce insanın birde ayağa kalktı, “Sen nasıl böyle konuşursun” diye öfkeyle bağırdılar. Iraklı,” Ben şeyhin yanında kırk yıl dahi kalsam kurtulup kurtulmayacağım belli değil, hâlbuki Bediüzzaman’ın yanında beş dakika kalsam bana yeterlidir” deyince, gürültü koptu silahını çeken, sopasını eline alan ve taş tutan eller Iraklı’ya yöneldi. Şeyhin halifesi İbrahim hemen araya girerek (Halife İbrahim Bediüzzaman’ın eserlerini okumuş biriydi) İbrahim, “Bediüzzaman bu asrın imamıdır, sahibidir, müceddittir” dedi. Cemaatten İbrahim’e aldırmayıp Iraklının üzerine yürürken müritlerden biri koşarak Şeyh Seyda’nın yanın gitti ve içerde büyük bir olayın olduğunu söyledi. Şeyh Seyda kalabalığın olduğu alana gelince ses kesildi. Seyda cemaate “Oturun oturun” dedi.&nbsp; Sessizlik olunca Şeyh Seyda halifesine, “Neler oluyor” dedi. Halifesi, “Bu Iraklı adam, “Bediüzzaman’ın yanında beş dakika kalmayı, Şeyh Seyda’nın yanında kırk yılda kalmaya değiştirmem ve asrın imamıdır, müceddittir diyor.&nbsp;&nbsp;</p>

<p>Şeyh Seyda bir müddet suskun bekledikten sonra cemaate hitaben, “Bediüzzaman’a peygamber demeyin ne derseniz ona yakışır” deyince cemaat sakinleşti. O gün Mele Ramazan’ın kalbine Bediüzzaman muhabbeti düştü.</p>

<p>Mele Ramazan Kurt 2026 Nisan ayında Batman dershanesinde bu olayı anlattı.</p>

<p><strong>Kaynak:</strong>&nbsp;<u><strong>https://www.youtube.com/watch?v=AcyVE3KnkSM</strong></u></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 11:14:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MAKYAVELİST ÇIKARCILIK VE ONURUN YİTİMİ</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/makyavelist-cikarcilik-ve-onurun-yitimi-713</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/makyavelist-cikarcilik-ve-onurun-yitimi-713</guid>
                <description><![CDATA[MAKYAVELİST ÇIKARCILIK VE ONURUN YİTİMİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Toplumsal dokuyu içten içe kemiren ve yozlaşmanın en temel dinamiği haline gelen omurgasızlık, menfaatçilik ve güç odaklarına göre renk değiştirme hastalığı, günümüz dünyasının en büyük ahlaki krizlerinden biridir.</p>

<p>Dün savunduğu ilkeleri bugün tek bir menfaat uğruna ayaklar altına alan, güç sahibinin gözüne girmek için "siyah" dediğine tereddütsüz "beyaz" diyebilen şahsiyetsiz yaklaşım, bireysel bir ahlak sorunu olmaktan çıkıp toplumsal bir tahribata dönüşmektedir.</p>

<p>​Bu yaklaşımın düşünsel temelini ve metodolojisini anlamak için siyaset bilimi ve felsefe tarihinin en tartışmalı kavramlarından biri olan Makyavelizm’e bakmak gerekir.</p>

<p>Niccolò Machiavelli’nin Prens (Prens) adlı eserinde sistemleştirdiği "Amaca ulaşmak için her yol mübahtır" prensibi, günümüzde yalnızca devlet yönetiminde değil, bireysel ilişkilerde ve toplumsal hayatta da ilkeli duruşun yerini alan karanlık bir rehbere dönüşmüştür.</p>

<p>​Machiavelli, güç elde etmek ve bunu korumak için ahlakın pragmatik bir şekilde araçsallaştırılabileceğini savunurken şöyle der:</p>

<p>​"İnsanlar öyle saf ve anlık ihtiyaçlarına öyle bağımlıdırlar ki, aldatmak isteyen bir kimse her zaman aldanmaya hazır birini bulur."</p>

<p>​Bugün güç odaklarının etrafında kümelenen omurgasız tiplemeler, Machiavelli'nin bahsettiği bu "aldatma ve uyum sağlama" becerisini bir yaşam sanatı haline getirmiştir. Kendi kimliğini ve ilkelerini güce teslim eden bu anlayış, dün lanetlediği düşünceyi bugün baş tacı ederken hiçbir mahcubiyet hissetmez.</p>

<p>​Oysa gerçek güç ve insan olmanın haysiyeti, konjonktüre göre şekil almakta değil, rüzgara karşı dik durabilmektedir.</p>

<p>Tarih boyunca insanlığa yön veren büyük düşünürler, ilkelerinden taviz veren bu çıkarcı anlayışa karşı sert uyarılarda bulunmuşlardır.</p>

<p>​Cemil Meriç, kimliksizleşen ve menfaate göre şekil alan bu tiplemeleri şu sözleriyle özetler:<br />
​"Çıkar konuşunca vicdan susar."</p>

<p>​Vicdanın sustuğu, menfaatin tek geçer akçe olduğu bir toplumda liyakat yerini sadakate, dürüstlük yerini kurnazlığa bırakır.</p>

<p>Güce tapınmayı alışkanlık haline getirenler, gücün el değiştirdiği her an yeni bir renge bürünürler. Bu durum, toplumdaki güven duygusunu temelinden sarsar ve adalet mekanizmasını çürütür.</p>

<p>​İslam düşünce tarihinin önemli şahsiyetlerinden Hazreti Ali'nin duruşa ve omurgalı olmaya dair uyarısı son derece nettir:<br />
​"Haksızlık karşısında eğilmeyiniz; çünkü hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz."</p>

<p>​Çıkar uğruna her gün farklı bir kılığa girenlerin kaçırdığı en büyük hakikat tam olarak budur: Güç odaklarının hoşnutluğunu kazanırken kaybedilen şey, bir daha asla geri kazanılamayacak olan insani şahsiyet ve onurdur.</p>

<p>​Yine Doğu felsefesi ve edebi mirasının en güçlü seslerinden Sadi-i Şirazi, Bostan ve Gülistan adlı eserinde güce göre yön değiştiren riyakarları şu veciz sözle teşhir eder:<br />
​"Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz."<br />
​Kendi özü eğri olan, duruşunu ilkelere değil dönemin güç dengelerine göre belirleyen bir anlayıştan topluma, adalete veya geleceğe dair hayırlı bir sonuç bekleme imkanı yoktur.</p>

<p>​Makyavelist yaklaşım kısa vadede bireye makam, mevki veya maddi imkan kazandırabilir. Ancak uzun vadede bu anlayışın yarattığı tahribat; çürümüş bir toplum, yitirilmiş güven duygusu ve kimliksizleşmiş kuşaklardır.</p>

<p>​Bir toplumun yeniden ayağa kalkması ve yozlaşma sarhoşluğundan uyanması, dün söylediğini bugün unutan omurgasız kurnazların değil; rüzgara göre değil, hakikate göre yön belirleyen ilkeli ve şahsiyetli insanların çoğalmasıyla mümkün olacaktır.</p>

<p>Çünkü tarih, rüzgara göre eğilenleri değil, fırtınaya karşı ayakta kalan şahsiyetleri hatırlar.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 03 Sep 2026 11:22:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ortadoğu’da “Kanton” ve “devrim” düşlemek</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/ortadoguda-kanton-ve-devrim-duslemek-712</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/ortadoguda-kanton-ve-devrim-duslemek-712</guid>
                <description><![CDATA[Ortadoğu’da “Kanton” ve “devrim” düşlemek]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Baba ve oğul Esad yönetimi boyunca Kürtler, Suriye’de devlete ait bir kimlikleri olmadan yaşadı.</p>

<p>Genelde köylerde ağaya marabalık olur ama burada devlete marabalık vardı.</p>

<p>Toprak Araplara dağıtılmıştı.</p>

<p>Vatandaşlıkları olmadığı için Kürtlerin mülk edinme, devlet memurluğu ve yasal evlilik yapma gibi hakları yoktu.</p>

<p>2004’te bir futbol maçı sonrasında başlayan olaylarda, Esad’ın güvenlik güçleri tarafından onlarca Kürt öldürüldü. Binlercesi gözaltına alındı.</p>

<p>2011’de iç savaşın kıvılcımları ülke geneline yayılınca, Kürtlerin yaşadığı bölgelerde de Mazlum Abdi liderliğinde silahlı bir örgütlenmeye gidildi.</p>

<p>PYD’nin siyasi alanda, YPG’nin de zamanla askerî alandaki görünür çıkışları, “Kürtler marabalıktan kurtuluyor mu?” sorusunu sordurdu.</p>

<p>Esad’ın askerlerinin boşalttığı yerlerde “Kanton” ilan edildi. PYD, olup bitene “devrim” dedi.</p>

<p>Ne var ki PYD, federasyon talebinde bulunan ENKS başta olmak üzere diğer Kürt siyasi partileriyle bir bütünlük sağlayamadı. Tam tersine, yöneticilerine ve üyelerine dönük tutuklamalar başlattı.</p>

<p>Bu sırada Esad’ı değil ama Rusya’yı köşeye sıkıştırmak için ABD devreye girdi. ABD’nin duracağı yer ise belliydi: YPG’nin ele geçirdiği ve güvenli hâle getirdiği bölgeler.</p>

<p>IŞİD Kobani’de Kürt katliamı başlattığında ABD Başkanı Obama müdahale emri verdi. Gönülsüz de olsa uçaklar kalktı; kalkacaktı çünkü YPG, onlar için geleceğin müttefiki olacaktı.</p>

<p>Ama IŞİD’i püskürten yine Kürdistan Bölgesi’nden gelen Peşmerge güçleri ile YPG’nin kendisi oldu.</p>

<p>Kobani’de bunlar yaşanırken, IŞİD’e karşı Kandil’den Kerkük’e doğru hareket eden PKK güçleri ile Peşmerge arası pek bir limoniydi. KDP ile YNK arasında da ayrı bir limonilik vardı.</p>

<p>Ateş çemberinde bile yan yana gelemeyen Kürt gerçeği…</p>

<p>Denilebilir ki o günkü bu parçalı duruş, bugünkü fotoğrafın da yaratıcısı oldu.</p>

<p>Kürtlerin "General" dediği, ABD'nin de işleri bitene kadar önünde eğildiği Mazlum Abdi, sonunda cihatçılara mecbur edildi.</p>

<p>Bugün kendine demokrat, hatta sol, hatta sosyalist diyen PYD, IŞİD artığı bir yapıya zorla, baskıyla “entegre” ettirilmiş durumda.&nbsp;&nbsp;</p>

<p>PYD, “kanton” ve “devrim” sözlerini kullandığı günlerde “Acaba?” diye bir yazı yazmıştım. Ortadoğu’nun göbeğinde, herkes bir hesap içindeyken Obama’nın gönülsüz uçaklarıyla “kanton” ve “devrim” o kadar kolay mıydı?</p>

<p>Bazıları pek bir huzursuz olmuştu bu yazıya.</p>

<p>Şimdi sorma hakkım var sanırım:</p>

<p><strong>Kolay idiyse neden olmadı?</strong></p>

<p>Şimdi oraların resmi bir adı yok, devrim de yok!</p>

<p>Aslında çok bir şey beklediğimden değildi o yazı. İçime sindiremediğim şey, olmayan bir durumun olmuş gibi gösterilmesiydi. Çok erken isimlendirme yapılmasıydı.</p>

<p>Birileri yaptığın isimlendirmeyi tanıyacak, uluslararası bir kabul görecek ki resmiyeti, pratik bir değeri olsun. Hatta bir ömrü olsun.</p>

<p>O günkü düşüncem şuydu:</p>

<p><strong>Mücadelenizi verin, adını tarih koysun!</strong></p>

<p>Ama tarih şimdi her şeyi Şam’a hapsetti.</p>

<p>Üstelik fikri, zikri, niyeti apayrı bir Şam.</p>

<p>Baba ve oğul Esad’dan çok da farklı olmayan, hatta yeri geldiğinde çok daha tehlikeli bir Şam.</p>

<p>Her şeyin adını kendisi belirleyen bir Şam.</p>

<p>Kürtçe haftada iki saat “seçmeli ders” olarak okutulacakmış!</p>

<p>Yere düşüp dizini inciten çocuğa, ağlamasın diye şeker tutmak gibi bir şey.</p>

<p>Kürtlere vatandaşlık verilecekmiş!</p>

<p>Yok daha neler! Kimliğin bir tarafına da “uzaydan gelmişler” diye not düşün isterseniz!</p>

<p>Ama haklılar; Ortadoğu’da “kanton” ve “devrimin” olası güzergâhı uzaydır. Yerde olması mümkün değildir!</p>

<p>Halkınıza bundan sonrası için bir sözünüz olacak mı? Mutlaka olacaktır.</p>

<p>Aman ne olur, sıfat kullanmayın da ne diyorsanız deyin.</p>

<p>Bir de tarihi bekleyin.</p>

<p><strong>Siz tarihi yazmayın; bırakın tarih sizi yazsın!</strong></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 10:36:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bundan böyle öğretmenlik değişti</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/bundan-boyle-ogretmenlik-degisti-711</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/bundan-boyle-ogretmenlik-degisti-711</guid>
                <description><![CDATA[Bundan böyle öğretmenlik değişti]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Okulun kalabalık koridorunda bir anda yükselen sesler herkesin dikkatini çekti. 3/B sınıf öğretmeni ile bir veli arasında yaşanan gerginlik, kısa sürede tüm okulun ayağa kalkmasına neden oldu. Diğer öğretmenler sınıflarından çıkarak tartışmayı yatıştırmaya çalıştı. Ancak tartışma bir süre daha devam etti.</p>

<p>Sınıf öğretmeni Zafer, bir haftadır verdiği ödevleri yapmayan Harun adlı öğrencisinin velisine birkaç kez haber göndermiş. Ancak hiçbirinden geri dönüş alamamıştı. Velinin ilgisizliği karşısında sabrı taşan Zafer, öğrencisine “Yarın velin okula gelmezse sen de gelme,”&nbsp; demişti.</p>

<p>Veli öğretmenin sözü duyunca gecenin bir kısmını uykusuz geçirdi ve sabah erkenden, öfkeyle sınıfın kapısını çalmadan içeri girdi. Öğrencilerin gözü önünde öğretmene yüksek sesle çıkıştı: “Sen nasıl çocuğuma okula gelme dersin?” diyerek bağırdı.</p>

<p>Zafer, ne kadar öğrencinin sınıf içindeki durumunu anlatmaya çalışsa da veli onu dinlemedi. Sınıftaki çocuklar korkuyla sus pus olmuştu. Zafer, öğrencisinin sorununu çözmeye çalışırken, kendi psikolojik dengesini yitirme noktasına gelmişti. Gürültüyü duyan diğer öğretmenler ve okulda bulunan bazı veliler sınıfın kapısında toplandı. Araya girenler sayesinde veli güçlükle okuldan uzaklaştırıldı.</p>

<p>Olayın ardından Zafer öğretmen uzun bir süre kendine gelemedi. Sınıfındaki verimi düştü, psikolojik olarak yıprandı. Bir ay içinde birkaç öğretmen daha benzer olayları yaşadı.</p>

<p>Tartışmaların temelinde genellikle benzer cümleler yer aldı: “Ben çocuğumu tanırım, yalan söylemez. Ne diyorsa doğrudur.” Bu tarz ifadeler, öğretmen-veli-öğrenci üçgeninde güven zedelenmesine yol açıyordu; sağlıklı bir iletişim kurulmasını engelliyordu. Çoğu zaman öğretmenle veli arasında bir uzlaşma zemini bulunamıyordu.</p>

<p>Okulun diğer bir köşesinde farklı bir tablo vardı. Aydın adında sınıf öğretmeni, sınıfında neşe içinde ders işliyordu. Öğrencileriyle olan ilişkisi, öğretmenlik mesleğine duyduğu sevgiyle besleniyordu. Bu fark dikkat çekmişti. Diğer sınıflardaki veliler arasında, “Keşke bizim öğretmenimiz de Aydın öğretmen gibi olsa,” şeklinde fısıltılar yayılmaya başlamıştı.</p>

<p>Aydın öğretmen, yılın başında velileri toplayarak onlara şöyle seslenmişti:</p>

<p>“Sayın velilerim, bu çocuklar bizim geleceğimiz. Canlarımız, gözümüzün nurudur. Bu sınıfı onlar için evden daha mutlu ve huzurlu bir yuvaya çevireceğim” dedi.</p>

<p>Yıl boyunca bu sözüne sadık kaldı. Sınıfta yapılan her etkinliği velilerle paylaştı. Özellikle daha hassas olduğunu bildiği velilere ayrı bir özen gösterdi. Bu ilgi sayesinde velilerin kaygıları azaldı, içleri rahatladı.</p>

<p>Öğrencilerle kurduğu sıcak ilişki sayesinde sınıfta güven ortamı oluştu. Veliler, çocuklarının güvende olduğunu hissetti; çocuklar ise korkmadan kendilerini ifade edebildi. Bu ortam sayesinde her öğrenci, öğretmenini üzmemek için çabaladı, derse dikkatle katıldı ve ödevlerini zamanında yaptı.</p>

<p>Veliler, Aydın öğretmenin fedakârlığını fark etmişti. Önerilerine hiç itiraz etmediler; hatta memnuniyetlerini dile getirdiler.</p>

<p>Aydın öğretmenin yaptığı etkinliklerden biri de her ay öğrencilerini dışarıda yemeğe götürmesiydi. Bu gezilerin fotoğraflarını çekerek, velilere gönderdi onları da bu güzel anlara ortak etti. Gülümseyen çocuklarını gören velilerin öğretmene güveni giderek arttı. “İşte aradığımız öğretmen,” diyenlerin sayısı her geçen gün arttı.</p>

<p>Bir gün okula tanınmış bir eğitimci-yazar konferans vermek üzere gelmişti. Tüm öğretmenler salonda yerini almıştı. Eğitimci yazar şöyle seslendi:</p>

<p>“Arkadaşlar, artık ‘eti senin kemiği benim’ dönemi sona ermiştir. Günümüzde ‘Çocuğuma karışma; öğrenmese de öğrenmesin, yeter ki sağlıklı ve mutlu olsun’ anlayışı hâkim olmuştur. Çocuğun çalışma ve öğrenmeye isteği olmasa da, öğretmenin zorlayıcı bir yaklaşım sergileme dönemi geride kaldı.” Ve sözlerini şu cümleyle bitirdi:</p>

<p>“Değerli öğretmen arkadaşlarım, sorunsuz ve verimli bir eğitim yılı geçirmek istiyorsanız, velilerle güçlü bir iletişim kurmak zorundasınız. Başka yolu yok ”dedi.</p>

<p>O gün yazar salondan ayrılırken pek çok öğretmen, değişen dünyanın gerçekleriyle&nbsp;bir kez daha yüz yüze gelmişti.&nbsp;</p>

<p>Artık öğretmenlik, bilgi aktarmanın ötesine geçmişti. Duyguları anlamak, ilişki kurmak, empatiyle yaklaşmak müfredatın önüne geçmişti.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 09:28:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Reflekssiz Toplumun Bitkisel Hayatı</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/reflekssiz-toplumun-bitkisel-hayati-710</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/reflekssiz-toplumun-bitkisel-hayati-710</guid>
                <description><![CDATA[Reflekssiz Toplumun Bitkisel Hayatı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Reflekssiz bir insan, bitkisel hayattaki bir insana benzer. Ölü değildir, ama yaşıyor olduğu da anlamına gelmez. Etrafında olup bitenleri görüyor, duyuyor, hatta hissediyor olabilir; ancak hiçbir tepki vermiyor. Bu metafor, günümüz toplumunda o kadar yaygın ki, adeta bir salgına dönüşmüş durumda.</p>

<p>&nbsp;Gözlerimizi açtığımızda, etrafımızdaki gerçekler bizi bombardımana tutuyor: Eğitim sisteminin çöküşü, sağlık hizmetlerinin erişilemezliği, ekonominin derin uçurumları ve kurumların içten içe çürüyen yapısı. Peki, bu manzara karşısında ne yapıyoruz?&nbsp;</p>

<p>Çoğumuz, korku ve kaygıların esiri olarak sessiz kalıyoruz.Sessizlik, sadece bireysel bir kaçış değil; toplumsal bir felaketin habercisidir.</p>

<p>Düşünün: Eğitim, bir toplumun geleceğinin temel taşı olmalı. Ama bizde ne halde?</p>

<p>Okullar yetersiz, öğretmenler düşük maaşlarla boğuşuyor, çocuklar eşit fırsatlara erişemiyor. Sınıflar kalabalık, müfredat güncelliğini yitirmiş, gençler umutsuzlukla mezun oluyor. Bu gerçekleri gören, haberlerde okuyan, sosyal medyada paylaşan milyonlar var. Ama tepki? Yok denecek kadar az. Neden? Korku devreye giriyor. "Ya işimi kaybedersem?" diye düşünüyoruz. "Ya ses çıkarırsam, başıma bir şey gelirse?" Kaygılarımız, bizi hareketsiz kılıyor.</p>

<p>&nbsp;Eğitimdeki bu çürümeye ses çıkarmayanlar, aslında kendi çocuklarının geleceğini bitkisel hayata mahkum ediyor. Gözümüzün önünde eriyen bir sistem, ama biz sadece izliyoruz tıpkı bir bitkinin rüzgarda sallanması gibi, ama kök salmadan.</p>

<p>Sağlık alanına bakalım: Hastaneler dolup taşıyor, randevu almak mucize, ilaç fiyatları gökyüzünde. Pandemiler, kronik hastalıklar, erişilemez tedaviler... Hepsi ortada. Ekonomik zorluklar yüzünden insanlar doktora gidemiyor, erken teşhisler kaçırılıyor.</p>

<p>Ya Kurumlar? Onlar da çürümüşlükten nasibini almış: Yolsuzluklar, nepotizm, bürokratik engeller. Bir sağlık skandalı patlak verdiğinde, sosyal medyada kısa bir öfke patlaması yaşanıyor, sonra unutuluyor. Neden mi? Yine korku ve kaygı. "Ya sistemle çatışırsam, ya bana da sıçrarsa?" diye düşünüyoruz. Bu sessizlik, sadece bireysel bir korku değil; kolektif bir intihar. Gören ama konuşmayanlar, aslında toplumun can damarını kesiyor. Bitkisel hayatta gibi, nabız atıyor ama ruh yok.</p>

<p>Ekonomi ise ayrı bir facia. Enflasyon yükseliyor, işsizlik artıyor, gelir adaletsizliği uçurumlar yaratıyor. Zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul.</p>

<p>Kurumlardaki çürümüşlük burada zirve yapıyor: Şeffaflık yok, denetim yok, adalet yok. Bir skandal ortaya çıktığında &nbsp;mesela bir ihale yolsuzluğu – herkes biliyor, herkes görüyor. Ama tepki?</p>

<p>&nbsp;İmza kampanyaları, protestolar, sivil toplum hareketleri... Bunlar nadir. Çoğu insan, "Başımı derde sokmayayım" diyor. Kaygılarımız, bizi zincirliyor: "Ya ekmek teknemden olursam?" Bu refleksizlik, ekonomiyi daha da derin bir krize sürüklüyor.</p>

<p>&nbsp;Gören ama ses çıkarmayanlar, aslında kendi ceplerini boşaltan hırsızlara göz yumuyor.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/7ebc4f0f-a011-403f-8f6b-15ab7f3b6605%20(1).jpg" style="height:800px; width:537px" /></p>

<p>Peki, bu sessizliğin bedeli ne? Toplum olarak bitkisel hayata giriyoruz. Ölmüyoruz, ama yaşamıyoruz da. Gerçekler etrafımızı sarıyor, ama biz korku duvarlarının arkasına sığınıyoruz.</p>

<p>Kaygılarımız haklı olabilir – baskılar, tehditler, ekonomik güvencesizlikler gerçek. Ama bu, mazeret değil. Tarih, sessiz kalan toplumların çöküşleriyle dolu.</p>

<p>Değişim, ancak refleks gösterenlerle gelir. Bir imza, bir paylaşım, bir protesto... Bunlar küçük gibi görünür, ama bir araya geldiklerinde dalgalar yaratır.</p>

<p>Sonuç olarak, reflekssiz insan olmak, bitkisel hayatta olmak demektir. Gözümüz açık, ama ruhumuz kapalı. Eğitimden sağlığa, ekonomiden kurumlara kadar her şeyi gören ama ses çıkarmayanlar, aslında kendilerini ve toplumu mahkum ediyor. Korku ve kaygılara yenilmeyelim.</p>

<p>&nbsp;Uyanma vakti geldi. Çünkü gerçek yaşam, tepki vermekle başlar. Sessizliği kırın, yoksa bitkisel hayatımız sonsuza dek sürecek.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 09:52:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bundan sonra sanki şu olur: Teröristlikten Bölücülüğe Terfi</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/bundan-sonra-sanki-su-olur-teroristlikten-boluculuge-terfi-709</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/bundan-sonra-sanki-su-olur-teroristlikten-boluculuge-terfi-709</guid>
                <description><![CDATA[Bundan sonra sanki şu olur: Teröristlikten Bölücülüğe Terfi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">PKK kendini feshedip silah bırakma kararı alınca akla ilk gelen soru şu oldu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:12.0pt">Bundan sonra ne olur?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">İşin henüz başındayız. “Şu olur, bu olur” demek için henüz erken ama “görünen köy kılavuz istemez” diyerek biraz niyet okunabilir sanırım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">70’leri, 80’leri, 90’ları ve 2000’lerin 26 yılını siyasetin bir yerinde yaşamış biri olarak; kendi gözlemlerime, deneyimlerime, hislerime ve bugüne kadar beni hemen hemen hiç yanıltmayan tespitlerime dayanarak iddiam şu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">“Kürt meselesi” denilen meselede, Kürt halkının beklentileri konusunda Türkiye’de devlet gereğini yapmazsa,&nbsp;70’lerde, 80’lerde, 90’larda ve herkesin hapishane yolunu aşındırdığı son 26 yılda ne olduysa bundan sonra da ne eksik ne fazla, aynı şeyler yaşanacaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Birileri Kürtler adına “Bir şey istemiyoruz” diyebilir. Ama devlet, birilerinin ne dediğini önemsemek yerine realiteye bakarak bugüne dek çatışma nedeni olan pürüzleri giderme yoluna gitmezse, sosyal ve siyasal çalkantıda en küçük bir değişiklik olmaz. Fazlası olur, azı olmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Çünkü büyük bir nüfus olan Kürtler, bir örgüt silah bıraktı ya da siyaseti terk etti diye, eziklik hissettikleri noktalarda itiraz etmekten ve seslerini yükseltmekten vazgeçmez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Hani hep derler ya, “Dış güçler kışkırtıyor” diye. Aynen, ben de katılıyorum: Sen ülkende yaşayanların sesini duymazsan elbette birileri kışkırtır. “Gelecekte ne olur?” listesinin en başına bunu bir kere ekleyin.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">DEM Parti “Türkiye partisiyim” deyip sıradan bir sistem partisine dönüşse bile başka bir Kürt partisi çıkar; dilde resmiyet, kimlikte resmiyet, statüde resmiyet talebinde bulunur ve olaylar bu kez onun etrafında dönmeye başlar. Bunu da ekleyin.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">“Bunun çağı geçti, artık olmaz” demeyin. Bazı kafalarda geçmiş olabilir ama döngü aynı döngüdür; bir örgütün yer değiştirmesiyle hakikatler yer değiştirmez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Niyet okuyalım dedim ya… DEM Parti’nin sıradan bir sistem partisine dönüşeceğini kimse beklemesin; kendileri de beklemesin. Bir kimlik olan Kürtler adına yola çıkanların sorumluluğu, maden işçilerinin haklarını savunanların sorumluluğuna benzemez. O nedenle “Gelecekte ne olur?” listesinin omurgasını bu parti oluşturacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Ve eğer devlet, PKK’yi dağıtmanın rahatlığıyla yetinip Kürt’ü Türk’le eşitleyen adımlar atmazsa muhtemelen şunlar olur:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">DEM Parti milletvekilleri, hatta YENİ Parti içindeki Kürt milletvekilleri, Meclis kürsüsünden en azından anadille ve anayasa ile ilgili talepler dile getirir. İlk başta belki sakinlikle karşılanır ama iş ciddiye bindiğinde, talepler biraz daha ileri taşındığında haklarında fezleke hazırlanmaya başlanır; vekillikleri düşürülür ve “bölücülükten” hapse tıkılır her biri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Meclis’te talepler elin tersiyle itilince, vekiller tutuklanınca, silaha duyulan tepkinin aynısının söze de duyulduğunu fark eden kitleler ve sivil toplum örgütleri sokaklara çıkar. Basın açıklamaları, oturma eylemleri, yürüyüşler başını alıp gider.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Ve tabii, güvenlik güçlerinin sert müdahalelerini unutmayalım bu arada. Bir gözaltı foryası başlar. Gözaltına alınanlar “terörist” olarak değil ama birer “bölücü” olarak tek tek hapse atılır. Dağda olanların adresi mezardır; bu kez adres cezaevi olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Kan yine akar; kayıplar, faili meçhuller, gözaltında işkenceler, işkence sonucu ölenler, intihar süsü verilenler…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Ev ve iş yeri baskınları…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Adım başı yol denetimleri…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Kent merkezlerinde ağır silahlı polis devriyeleri…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Kentler üzerinde helikopter ve İHA denetimleri…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Gözdağı niyetine savaş uçağı sortileri…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Bazen bir yerlere “yanlışlıkla” düşen bombalar…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Üniversitelerde Kürt gençleri daha çok sıkıntı yaşayacak. İnşaat ve fındık işçileri hakeza…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Hele Kürtçe müzik dinleyenler, halay çekenler…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Mahalle toplantılarına baskınlar…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Mitinglere müdahaleler…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:12.0pt">En kötüsü ne biliyor musunuz?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Evet, belki dağda kimse olmaz ama devlet ortayı bulmazsa, kavgayı bitiren önlemler almazsa omuzdaki o silahlar bele inecek. Yine köşe başlarında, tuzaklarda insanlar ölecek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Tüm bunların peşinden gelecek OHAL ve sıkıyönetim uygulamalarını da unutmayalım derim. Kim bilir, belki de “dış güçlerin” örgütleyeceği bir darbe.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Bu yazdıklarım size bir kara tablo gibi gelebilir ama PKK’nin silah bırakmasıyla bir yerlerde çağ atlanmadı; sorunlar yerinde duruyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Kürt nüfusu tatmin eden bir anayasa ve yeni bir devlet düzeni oluşturulmazsa “dış güç” de durmaz, “iç güç” de…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Kısacası, yeniden başa döneceğiz; yoksa PKK’nin silah bırakmasıyla şimdiye kadar “terörist” olarak anılanların yalnızca “bölücü” mertebesine yükseltilmesinden başka bir şey olmayacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Peki, 70'lerden bu yana reflekslerini saniye saniye bildiğimiz devlet standardını bozacak mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Sizi bilmem ama bana sorarsanız:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Hayır!&nbsp;</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 27 Aug 2026 13:52:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ayrıların Kardeşliği</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/ayrilarin-kardesligi-708</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/ayrilarin-kardesligi-708</guid>
                <description><![CDATA[Ayrıların Kardeşliği]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Fransız’ı zorla İngiliz’e kardeş edebilir misiniz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Peki, Arap’ı Kürt’e?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Ya da Kürt’ü Türk’e…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Farklı milliyetlerden iki kişinin “Biz kardeşiz” demesi kolay. Peki ya uygulamada? Gerçek hayatta o kadar kolay mı bu?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Farklı milliyetlerden iki kişi birbirlerine “kardeşiz” diyorsa, arada mutlaka menfaate dayalı bir gerekçe vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Bunun dışında, farklı milliyetlerden insanlar arasında gerçek anlamda kardeşlik hukukundan, kardeşlik yaklaşımından ve psikolojisinden söz edilemez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Kan bağıyla birbirine bağlı olan kardeşler bile yeri geldiğinde birbirlerine kardeş gözüyle bakmayabiliyor. Aradaki en küçük bir anlaşmazlık, kan bağı falan dinlemiyor; iki kardeş arasında anında soğukluk ve içten içe çatışma başlayabiliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Bu “kardeşlik” sözcüğü en çok Türkiye’de kullanılıyor. Hafızanızı yoklayın; bunu başka ülkelerde kolay kolay duymazsınız. Başka ülkelerde sosyal ilişkiler üzerinden bir yaklaşım gösterilir. İnsanlar birbirlerine en fazla arkadaş olabilirler. Çünkü oralarda ayrı olanın varlığı kabul edilmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Mesela Amerika’da çok sayıda farklı ulustan insan yaşıyor. Ancak kimse kimseye kardeş olma mecburiyetinde hissetmiyor. Bir İspanyol ile bir Fransız eşit vatandaştır. Dili, kimliği, yaşam şekli ve geleneği herkesin kendisine aittir. Yadırgama, ayıplama ve yasaklama yoktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Peki, Türkiye’de öyle mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Bir Kürt ile bir Türk, Amerika’daki İspanyol ve Fransız kadar rahat mı? Birbirlerine yalnızca ülkenin vatandaşı gözüyle bakıyorlar mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Biri Kürtçe konuşmaya başladığında diğerinin gözleri fal taşı gibi açılıyorsa, demek ki öyle bakmıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Ve yine Türkiye’de Türkçe kamusal alanda, hayatın her alanında serbest; ama Kürtçe evde konuşursan serbest. Sokakta konuşmak bile cesaret ister. Çünkü konuşmaya başladığınızda karşınızdaki size “Birinci kanala geç” der. Kimi zaman da birinci kanala geçmeyenle tartışma başlar ve sopalar, bıçaklar konuşur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">İsterseniz son yaşanan örneklerden söz edeyim;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Zonguldak’ta saldırıya uğrayan Kürt fındık toplayıcıları ile kendilerini Türk zanneden Lazlar kardeş olabilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Yok!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Düzce’de kendini Türk zanneden Lazların yanı sıra Gürcü, Abhaz, Çerkes, Manav, Balkan göçmeni ve diğer Kafkas kökenli topluluklar yaşar. Onlar da Türk ırkçılığı kisvesinde Kürt mevsimlik işçilere saldırdı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Kürt ile Düzce kardeş olabilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Yok!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Amedspor’a dağda ölen PKK militanlarının konulduğu “sarı torba” gösteren Kocaeli seyircisi ile Kürt seyirci kardeş olabilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Yok!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Peki, bunlardan önce Bursa stadyumunda faili meçhul simgelerinden Beyaz Toros ve Yeşil pankartlarını açan Bursalı ile Kürt kardeş olabilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Yok!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Saatlerle sayılabilecek çok taze bir örnek daha vereyim size:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Dün akşam Halk Tv canlı yayınında sunucu hanım DEM Parti sözcüsü Sezai Temelli’ye Abdullah Öcalan ile ilgili soru sorarken cümlenin başına “terörist başı” lafını kondurdu. Bir tur öncesinde de Temelli ve stüdyodaki herkes yeni bir dilden söz ediyordu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Şimdi…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Devlet ile Öcalan elli yıllık bir yarayı iyileştirmek üzere bir araya gelmişken ve yeni bir dil arzusu her tarafta konuşuluyorken, kendine demokrat diyen, eşitlikçi, özgürlükçü diye sunan Halk Tv ile Kürt kardeş olabilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Yok!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Şimdi deniyor ki “çerçeve yasamız” var alimallah biz bu işin üstesinden geliriz, herkesi kardeş ederiz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Kusura bakmayın ama o iş biraz zor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Yüz yılı aşkın süredir hakkaniyet tohumları yerine kin, nefret ve teklik tohumları ektiğiniz bu tarladan verim almanız öyle kolay olmayacak.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 12:43:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Barışıyoruz diye halay çekenler 10 yıl önce yazdığım bu makaleyi iyi okuyun</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/barisiyoruz-diye-halay-cekenler-10-yil-once-yazdigim-bu-makaleyi-iyi-okuyun-707</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/barisiyoruz-diye-halay-cekenler-10-yil-once-yazdigim-bu-makaleyi-iyi-okuyun-707</guid>
                <description><![CDATA[Barışıyoruz diye halay çekenler 10 yıl önce yazdığım bu makaleyi iyi okuyun]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Birlik için sorular?</p>

<p>Yazı Tarihi: 24 Ağustos 2016 Çarşamba</p>

<p>"Lazıyla, Arabıyla, Türkü, Kürdü, Abazası, Çerkeziyle bir bütünüz, kardeşiz!" diye başlayan sözlere aşina olmadığınızı söyleyemezsiniz, çünkü her gün kulak dibimizde böyle bir ses çınlıyor.</p>

<p>Bıkmadan kendini tekrar edip duruyor.</p>

<p>Neymişiz..?</p>

<p>Bütünmüşüz, kardeşmişiz..!</p>

<p>Öyle miyiz hakikaten?</p>

<p>Polis-asker öldüğünde üzülmüyorsak, ailelerinin acısını paylaşamayacak kadar mesafeliysek ne kadar kardeşiz?</p>

<p>Suud kralı öldüğünde hemen yas ilan edip, 54 vatandaşımız bir düğün anında öldüğünde, "hangi millettenler acaba?" diye araştırma gereği duyuyorsak, bırakın yas ilan etmeyi, olay yerine ambulanstan önce gidenleri garipsiyorsak ne kadar bütünüz?</p>

<p>Ve yine ülkenin batısında olunca yasla karşılıyorsak, Avrupa'da olunca bayrakları yarıya indiriyorsak, ama doğuda olunca sıradan bir yaklaşım gösteriyorsak bunun adına nasıl "bütünlük" ve "kardeşlik" diyeceğiz?</p>

<p>"Benim bombam iyi ama seninki can yakıyor" yaklaşımındaysak, hakikaten yok mu bir sorunumuz?</p>

<p>Ülkeyi yönetenler, "bütünlük" ve "kardeşlik" sözünü edenler, kahkahalar içinde görüntü vermek yerine, bu sözlerin gereği olarak kameralara biraz üzgün bir fotoğraf vermeleri gerekmiyor mu acaba?</p>

<p>Birbirimizin ölümlerine aynı derecede üzülmüyorsak, istediğimiz kadar edebiyat yükleyelim, "bütün" ve "kardeş" olabilir miyiz?</p>

<p>Bundan öncekileri geçiyorum, sadece bu son Van, Elazığ, Antep olayları gösterdi ki, bizim edebiyattan önce başka bir sorunumuz var, o da samimiyet, hiç birimiz samimi değiliz!</p>

<p>Sanki başka bir gerçek var ve bunu birbirimizden saklayarak yaşamayı tercih ediyoruz!</p>

<p>"Bütünüz" diyoruz, ama aslında bir kesimi o "bütünlük" içinde saymıyoruz.</p>

<p>"Kardeşiz" diyoruz, yine ülkede aynı kaderi paylaşan bir kesimi bilinçli bir şekilde hem de göstere göstere bu kapsamın dışında tutuyoruz.</p>

<p>"Asker de polis de bizim evladımız!" diyoruz, ama bu sözlerin gereğini yapmıyoruz.</p>

<p>Çok açık bir şekilde kendi kendimize uydurduğumuz, ama aslında zerre kadar bu niyeti taşımadığımız için "bütünlük" ve "kardeşlik" lafları ile bütünlüğü de kardeşliği de, kendi elimizle bozuyoruz, ardından da "bölücü" arıyoruz.</p>

<p>Alın size "bölücülüğün" en bariz ruh hali!</p>

<p>Aslında biz hep beraber bu eksikliği yaşıyoruz; bırakın, şu hakkı, bu hakkı, kendi bünyemizdeki doğruların, hakkaniyetin, adaletin, vicdanın birer sabotajcısı gibi davranıyoruz, iyi sözlerimiz var, ama iyi eylemlerimiz yok!</p>

<p>Yeri geldiğinde doğru söylüyor, ama doğru davranmıyoruz, sözle hak veriyor, ama eylemimizle bu hakkı geri alıyoruz.</p>

<p>Kendi kendimizi reddediyoruz kısacası!</p>

<p>Bu çelişkiler yumağında nasıl "bütün" ve nasıl "kardeş" olabiliriz?</p>

<p>Bu soru, "bütünüz", "kardeşiz" deyip, her şey yolundaymış gibi davranan herkese!</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 20:42:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ekmek Kavgasındaki Emekçi ve Etiketlenen Kimlikler</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/ekmek-kavgasindaki-emekci-ve-etiketlenen-kimlikler-706</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/ekmek-kavgasindaki-emekci-ve-etiketlenen-kimlikler-706</guid>
                <description><![CDATA[Ekmek Kavgasındaki Emekçi ve Etiketlenen Kimlikler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Mevsimlik tarım işçileri, Türkiye ekonomisinin ve tarımsal üretiminin en ağır yükünü omuzlayan kitledir. Şırnak’tan Zonguldak’a, Karadeniz’den Ege’ye uzanan bu yolculuk, zaten zorlu çalışma koşulları ve sosyal güvencesizlik altında gerçekleşmektedir. Ancak bu ekonomik mücadelenin üzerine etnik ve kültürel önyargıların gölgesi düştüğünde, mesele sadece bir sınıf sorunu olmaktan çıkıp toplumsal bir yaraya dönüşmektedir.</p>

<p>Sınıfsal ve etnik dinamiklerin kesişimi burada netleşir. İşçi sınıfının yaşadığı hak kayıpları ve güvencesizlik evrensel bir sorun olmakla birlikte, mevsimlik işçilerin gittikleri bölgelerde konuştuğu dil, dinlediği müzik, oynadığı halay veya giydiği kıyafet nedeniyle hedef haline gelmesi, sorunun etnik boyutunu göz ardı edilemez kılmaktadır.</p>

<p>Bunlar yalnızca yoksul emekçiler oldukları için değil, aynı zamanda Kürt oldukları için de saldırıya uğramaktadır.</p>

<p>&nbsp;Her yıl başta Karadeniz sahili başta olmak üzere doğu illerinden batı illerine ekmeğini kazanmaya giden Kürt emekçiler, bu gerekçelerle linç edilmekte, tehdit edilmekte ve yerlerinden edilmektedir.</p>

<p>Yada Konya’daki Dedeoğlu ailesi örneğinde olduğu gibi, bazı vakalar da &nbsp;ise toptan yok etme noktasına varabilmektedir. Bu, ne ilk ne de son olacaktır.</p>

<p>Cezasızlık Algısı ve Yetkililerin Tutumu bu tablonum en önemli sebebidir.</p>

<p>Bu tür olaylar karşısında yerel otoritelerin ve kolluk kuvvetlerinin takındığı tutum belirleyicidir.</p>

<p>Saldırılara karşı zamanında ve caydırıcı hukuki adımların atılmaması, “cezasızlık” algısını beslemekte ve benzer olayların tekrarlanmasına zemin hazırlamaktadır.</p>

<p>Batı metropollerinde ve tarım havzalarında Kürtlere yönelik saldırılar karşısında yetkililerin sessizliği ya da yetersiz müdahalesi, toplumsal dokuyu zayıflatmaktadır.</p>

<p>Sınıf kardeşliği söylemini savunanlar için bu tablo, işçi-emekçi sınıfına yönelik açık bir saldırıdır; buna sessiz kalmak, aynı sınıfın bir kesimini yok saymak demektir.</p>

<p>Dilin ve Medyanın Sorumluluğu.</p>

<p>Siyasette kullanılan ötekileştirici dil ve medyadaki sansasyonel yayıncılık, toplumdaki kutuplaşmayı tırmandırmakta; en küçük bir adli vakayı dahi etnik bir çatışma zeminine çekebilmektedir.</p>

<p>Faşizm; kendi dışındaki her kesimi mutlak düşman görür ve ortadan kaldırmaya çalışır. Bu hastalıklı grupların beslendiği kaynak, siyasilerin zehirli dili ve basının nefret enjekte eden manşetleridir. Bu yaklaşım ülkenin yararına değildir; varacağı noktayı düşünmek bile istemiyorum.</p>

<p>Toplumsal Barışın Yolu Adalet ve Sosyal Güvenceden Geçer.</p>

<p>Türkiye’nin batısındaki metropollerde ve tarım havzalarında herkesin güvenle, ayrımcılığa uğramadan yaşayabilmesi devletin asli görevidir.&nbsp;</p>

<p>Kardeşlik vurgusunun altını doldurabilmek için yalnızca temenniler yetmez; hukukun üstünlüğü, adil yargılama ve mevsimlik işçilerin insani yaşam koşullarına kavuşturulması şarttır.</p>

<p>Ayrıştırıcı ve nefret söylemine dayalı tutumlara karşı kamu otoritelerinin tavizsiz bir duruş sergilemesi, toplumsal dokunun korunması açısından hayati bir zorunluluktur.</p>

<p>İnsan doğmaz, insan olunur. Bu tablolar karşısında sessiz kalmak, o insanlık sınavını kaybetmek demektir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 14:33:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>On yıl önce &quot;çocukları öldürmeyin&quot; demişim..!</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/on-yil-once-cocuklari-oldurmeyin-demisim-705</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/on-yil-once-cocuklari-oldurmeyin-demisim-705</guid>
                <description><![CDATA[On yıl önce "çocukları öldürmeyin" demişim..!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Cennetlik miyiz?</p>

<p>Yazı Tarihi: 23 Ağustos 2016 Salı</p>

<p>Antep'te yaşanan katliamı, "düğündü, yazıktı" şeklinde değerlendirmek, çok işimize yarayacak mı?</p>

<p>Keşke…</p>

<p>Böyle değerlendirip, bunun üzerinden bir propaganda yaydığımızda işleri hal yoluna koymuş olacak mıyız?</p>

<p>Bu kadar basit olsa..!</p>

<p>Suriye'de bombalanan evinin enkazından çıkan 5 yaşındaki çocuğun kanlı yüzünü, Akdeniz'de kıyıya vuran bebeğin yüzüstü kumsala serpilmiş ölüm halini, fotoğraf makinesini silah sanıp iki elini havaya kaldırarak teslim olan çocuğun o ürkek ve ağlamaklı görüntüsünü servis ettik de ne oldu?</p>

<p>İsrail-Filistin çekişmesinde her yıl afişe ettiğimiz kurşunlanmış, eline yüzüne kan bulaşmış çocuk siluetleri, kime ne fikir verdi?</p>

<p>Halepçe katliamında binlerce çocuk yandı da, anneler halen sakat doğuruyorlar da, bir tekimize akıl fikir mi oldu bu durum?</p>

<p>Daha da geriye gidersek, Hiroşima'ya, Nagazaki'ye atılan atom bombalarından yanan insan cesetleri, Hitler'in fırınlarında köze dönen insan bedenleri, hiç değilse bundan böyle "insan" olmamızda çok mu pay sahibi oldu?</p>

<p>Hemen yanı başımızda daha dün topluca yakılan insanları, kesilen kafaları görünce, kendimize çeki düzen verip çok mu dersler çıkardık?</p>

<p>Ve böyle bir atmosferde, bu nevide bir "insanlık" gerçeğimizde ölenler için her gün bir milyon tane tören düzenleseniz, hayat hikâyelerini allandıra pullandıra anlatsanız, "şehit", "gazi" diye sıfatlarla her birine yüzlerce madalya verseniz, ne yazar?</p>

<p>Evet, birebir yaşadığımız hiçbir acıdan, tek bir olumlu sonuç çıkarmadığımız içindir ki, anlatılan, yazılan, söylenen hiçbir sözün bir etkisi olmuyor.</p>

<p>Irak, Suriye, ya da başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de sivil ölümleri, çocuk kadın, yaşlı ölümleri son zamanlarda sıklıkla görmeye başladık.</p>

<p>Olaylar daha da büyümeden belki bir hal çaresi bulunur dedik, ama tehlikenin boyutları biraz daha artmışa benziyor.</p>

<p>Şimdi de, "Antep'te ölenler Kürt mü, değil mi?" sorusunu sormaya başladık!</p>

<p>Yani bu nevide katliamlar tatmin etmemiş olacak ki, daha büyük katliamlara ihtiyaç duyuyorlar, artık insanları milliyetlerine bölüp, o şekilde ölüm marinalarını tanzim edecekler…</p>

<p>Ve her katliamdan sonra da; elimiz kolumuz, dilimiz ve vicdanımız bağlı bir halde, sadece, "hangi milliyetten?" sorusunun cevabını arayacağız..!</p>

<p>Sonra da dönüp kendimize:</p>

<p>"İnsanız" diyeceğiz.</p>

<p>Kimimiz tanrıya inanıyoruz; iyi ibadet yapıyoruz, Allah'ın yolundan asla ve asla ayrılmıyoruz!</p>

<p>Kimimiz demokratız, soluz, sosyalistiz, burnumuz bir karış havada, "insan haklarından" dem vuruyoruz!</p>

<p>Kimimiz iyi çevreciyiz, o kadar iyi ki, "Yılanları Koruma Derneği" bile kurmuşuz, hatta hayvanları o kadar seviyoruz ki, "Eşek Partisi" adı altına parti bile kurmuşuz!</p>

<p>Her partinin ambleminde bir tane hayvan resmi, ağaç, çiçek resmi olmasa kendimizde eksiklik göreceğiz!</p>

<p>Öyle ya "insanız"!</p>

<p>İster yılanları korur, ister bebekleri uykularında vururuz, bu sadece bizim becerebileceğimiz bir iş!</p>

<p>Ve aslında…</p>

<p>Bilmediğiniz başka bir şey var;</p>

<p>Her birimiz de cennetliğiz..!</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 14:25:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Hizmetin merkezi burasıdır”</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/hizmetin-merkezi-burasidir-704</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/hizmetin-merkezi-burasidir-704</guid>
                <description><![CDATA[“Hizmetin merkezi burasıdır”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kadir İnci ile Musa Yukarı Bediüzzaman’ın nereye gittiğini bilmediklerinden ziyaret için birçok yerde onu ararlar. 1960 yılının Ocak ayında geldikleri Emirdağ’da olduğunu öğrenirler.</p>

<p>Bediüzzamanın evini sora sora bulurlar. Eve geldiklerinde kapıyı çaldıkları anda polis onları yakaladığı gibi karakola götürür. Karakolda saatlerce ifadeleri alınır. Ayrılacakları zaman komiser: “İlk işiniz Emirdağ’ını terk etmek olsun, eğer tekrar yakalanıp gelirseniz sizi döver ve eziyet ederiz” diye söyler.</p>

<p>Kadir İnci ile Musa Yukarı karakoldan çıktıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar Bediüzzaman’ın evine giderler. Kapıyı çaldıktan bir müddet sonra kapı açılır, talebe onları içeri alır. İçeri girdiklerinde Bediüzzaman karyolanın üstünde oturuyordu. Önce Musa Yukarı sonra Kadir İnci elini öptükten sonra gösterilen yere oturdular. Bediüzzaman’ın sesi az çıktığından Zübeyir Gündüzalp konuşulanlarını tekrar ediyordu. Bediüzzaman, “Dinsizliğin bel kemiği kırılmıştır. Artık doğrulamaz” dedikten sonra devamla Risale-i Nurlar’ı çok okumanın kendisini ziyaret etmekten daha ehemmiyetli olduğunu söyler. İzmir’e gitmek istediğini fakat ehl-i dünyanın evhamından şimdilik vazgeçtiğini söyler. Pakistan’dan bir bakanın yanına geldiğini “Üstadım senin kıymetini burada bilmiyorlar, seni memleketime davet ediyorum.” dediğini; cevap olarak: “Ben orada olsam, hatta Mekke ve Medine’de de olsam, hizmet için yine Türkiye’ye gelmem lazım. Çünkü hizmetin merkezi burasıdır” diye söyledi.</p>

<p>Bediüzzaman konuşmalardan sonra, Zübeyir Gündüzalp onlara gitmeleri için müsaade verdiğini söyledi. Onlar da ayağa kalkarak elini öptüler. Bediüzzaman Zübeyir Gündüzalp’a: “Bunları otobüse bindirip öyle gel” der. Dışarı çıktıklarında, araba gelmişti, arabaya binip oradan uzaklaştılar. Eğer biraz geç kalsaydılar, arabayı kaçırıp, tekrar polislerin eline düşme ihtimalleri vardı. Yaklaşık üç ay kadar bir zaman sonra Bediüzzaman’ın vefat haberini alırlar. Kadir İnci Bediüzzaman’ı ziyaretten sonra derslere katılmaya devam etti. Eski İzmir müftülerinden Hacı Sâlih Tanrıbuyruğu Kadir İnci’nin de olduğu bir sohbette: “Bediüzzaman Said Nursî İslâm düşmanları ile mücadele ve mücahede ederken, bizler onun kanatları altında İslâm’a hizmet etmeye çalışıyoruz”&nbsp; sözleri onu çok etkiler.</p>

<p>Ahmed Feyzi Kul, Mehmet Emin Kul, Muzaffer Arslan ve Hasan Atıf Egemen gibi Nur talebeleri köyüne gelip giderlerdi. Özellikle Bayram Yüksel bir sohbet esnasında söylediği şu söz: “Kardeşlerim, Risale-i Nur eserlerinden, her gün müsait vakitlerinizde, bilhassa akşamları yatmadan önce birkaç sayfa mutlaka okuyunuz.” demesi, Risale-i Nurları anlama hususunda Kadir İnci’ye bir anahtar olmuştur. Kadir İnci daha sonraki zamanlarda Risale-i Nur hizmetiyle öne çıkar. 1960 yılından sonraki baskılar ve sıkıntıları Nur talebeleriyle birlikte çekti. Tahkikî imanın verdiği güçle hiçbir baskıdan korkmadı ve Risale-i Nurun yayılması için çalıştı. Beş defa mahkemeye verilen Kadir İnci, birisi askerde olmak üzere üç kez cezaevine girdi. 163. madde hükmünce sürekli gözetim altında tutularak büyük sıkıntılara maruz kaldı. Kendisine isnat edilen suç ise, Kur’ân ve Kur’ân tefsiri olan eserleri okumaktı. 10 Haziran 2025 tarihinde vefat etti.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>Ömer Özcan- Ağabeyler Konuşuyor-2</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 22 Aug 2026 09:50:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İstatistiklerin Arkasındaki Gerçek: Eğitimde Fırsat Eşitliği Nereye Koşuyor?</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/istatistiklerin-arkasindaki-gercek-egitimde-firsat-esitligi-nereye-kosuyor-703</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/istatistiklerin-arkasindaki-gercek-egitimde-firsat-esitligi-nereye-kosuyor-703</guid>
                <description><![CDATA[İstatistiklerin Arkasındaki Gerçek: Eğitimde Fırsat Eşitliği Nereye Koşuyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>​YKS yerleştirme sonuçları açıklandı. Rakamlar, grafikler ve “yüksek doluluk oranları” üzerinden pembe tablolar çizilmeye çalışılsa da verilere biraz yakından bakıldığında, eğitim sistemimizin derin bir yapısal krizle yüz yüze olduğu net bir şekilde görülüyor. Sonuçlar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) yıllardır sürdürdüğü sınav odaklı ve ayrıştırıcı politikalarının acı bilançosunu gözler önüne seriyor.</p>

<p>​Anadolu Liselerinde Yaşanan İrtifa Kaybı</p>

<p>​Liselere Geçiş Sistemi (LGS) ile birlikte okulların "sınavla alan" ve "sınavsız alan" olarak ikiye bölünmesinin yarattığı tahribat artık gizlenemez boyutta. LGS’nin ilk yıllarında Anadolu liselerinden mezun olan öğrencilerin lisans programlarına yerleşme oranı %29 seviyelerinde seyrederken, bu oran son yıllarda %18’lere kadar geriledi. Bir dönem memleketin dört bir yanında eğitimde niteliğin ve toplumsal hareketliliğin taşıyıcısı olan Anadolu liseleri, adeta gözden çıkarılmış durumda.</p>

<p>​Üstelik bu düşüş sadece Anadolu liseleriyle sınırlı değil; Fen liselerinde dahi bir kan kaybı gözleniyor. Anadolu liseleri ile imam hatip liselerinin üniversiteye yerleşme oranlarının "düşük seviyede" birbirine yaklaşması, bir başarı eşitlemesi değil, ne yazık ki nitelikte aşağıda buluşma gerçeğidir. Okulları kategorize eden, öğrencileri erken yaşta etiketleyen bu eleme düzeni sürdükçe, ortaöğretimdeki bu irtifa kaybının durması mümkün görünmemektedir.</p>

<p>​Üniversite Kapısında Biten Umutlar ve Barınma Krizi</p>

<p>​Peki, bir lisans programına yerleşmek gençler için çözüme mi işaret ediyor? Ne yazık ki hayır. Hayat pahalılığının geldiği boyutta barınma, beslenme ve ulaşım gibi en temel insani gereksinimlerini karşılamakta zorlanan binlerce genç için üniversite eğitimi, bir gelecek umudu olmaktan çıkıp bir ayakta kalma mücadelesine dönüşmüştür.</p>

<p>​Son yıllarda yüz binlerce öğrencinin kayıtlı olduğu bölümleri kendi isteğiyle terk etmesi, gençlerin üniversite kapılarında nasıl bir tükenmişlik yaşadığının en somut kanıtıdır. Mezuniyetin ardından karşılaşılan "diplomalı işsizlik" gerçeği de eklendiğinde, MEB ve YÖK’ün yürüttüğü piyasacı eğitim anlayışının gençliği geleceksizliğe sürüklediği açıkça görülmektedir.</p>

<p>​Çözüm Nerede?</p>

<p>​Geleceğimizi istatistik kağıtlarının arkasına gizlenen eşitsizliklere feda edemeyiz. MEB'in acilen liseler arasındaki ayrıştırıcı "sınavlı-sınavsız" modelden vazgeçmesi, kamusal ve nitelikli eğitimi her okulda eşit kılacak adımları atması gerekmektedir. Yükseköğretim bir ayrıcalık değil; barınmasından bursuna kadar devlet güvencesi altına alınmış parasız, kamusal ve bilimsel bir hak olarak yeniden inşa edilmelidir</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 18:39:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nurettin Topçu’nun istediği dua</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/nurettin-topcunun-istedigi-dua-702</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/nurettin-topcunun-istedigi-dua-702</guid>
                <description><![CDATA[Nurettin Topçu’nun istediği dua]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Nurettin Topçu, Bediüzzaman ile Denizli’de aynı zamanda bulunuyordu. İkisi de sürgündü. Nurettin Topçu Denizli lisesinde edebiyat öğretmeni iken Bediüzzamanla tanışması hâkim Muslihiddin Sönmez ile Denizli Lisesinde tarih öğretmeni ablası Seher Sönmez aracılığıyla olmuştu.</p>

<p>Bediüzzaman’ın kaldığı otelde akşam yemeği vakti gelince polis ve çalışanlar çekilip giderdi. Bunu fırsat bilen Nurettin Topçu ve hâkim Müslihiddin odasına ziyarete gittiler. Yarım saatlık bir ziyaretleri oldu. Aralarında din, iman, ahlâk, gençlik ve cemiyet meseleleri ile ilgili sohbet yapıldı.&nbsp;</p>

<p>Sohbet anında Nurettin Topçu, Risale-i Nurun bilirkişi tayiniyle ilgili olarak, “Denizli Ağır Ceza Mahkemesi, eserleri bilirkişiye havale etmiş, liseden iki kişiyi bilirkişi tayin etmişler. Zannediyorum bunlardan biri edebiyat, bir diğeri de tarih hocasıydı. Bunlar dinsiz adamlardı. Hele biri büsbütün yılandı; sonradan feci şekilde ölüp gitti. Bediüzzaman ziyaret esnasında: ‘Onları bana gönder ben onları dine davet edeyim” dedi. Nurettin Topçu, “Efendim onlar çok fena adamlar, vazgeçin” der. Bunun üzerine: “Peki öyleyse ehvenini getir, az fena olanı çağır, ben onları dine davet edeceğim, ben onları affettim” dedi. Nurettin Topçu: Bediüzzaman’daki büyüklüğe bak, biz olsak başını ezmeli deriz, “Ben onları affettim” diyor. İşte büyüklük budur. Ruhî bir ışıktır bu...” dedi.</p>

<p>Nurettin Topçu Bediüzzaman için: “Hareket adamı idi, girişkendi, herkesle konuşurdu. Davasını anlatırdı. Miskinliğe taraftar değildi. Bediüzzaman sohbet anında: “Denizli’de bir zamanlar 62 medrese vardı, bunların hepsi kapatıldı. Bu sebepten ben muallimlere dargınım” dedi.</p>

<p>Nurettin Topçu konuşmasını söyle sürdürdü: “Akşam Bediüzzaman’ın yemeğini getirdiler, mükellef bir sofraydı. Getiren garsona yemeği iade etti: “Bunu fukaralara götür” dedi. Yanında zeytini vardı, yemeği kabul etmedi, ekmeğini zeytin taneleriyle yedi: “Bir ekmeği 15 günde bitirebiliyorum” dedi. Semaveri vardı, çay kaynatıp çay içiyordu, bize de ikram etti. Her tarafta yazılıyordu, köylerde, kazalarda hep Nur Risaleleri çoğaltılıyordu. O devir gönül alıcı bir devirdi. Güneşin doğuşu gibi bir zamandı.”</p>

<p>Nurettin Topçu: “O tarihlerde Denizli’nin Güvençli köyüne gitmiştim. Bir akşam beni bir eve misafir olarak çağırdılar. Gece dama çıktık, lüksü yaktılar. Bediüzzaman’ın yeni bir risalesi çıkmıştı. Köylülere onu okuyacaktım. Tam ben okuyacağım esnada, onlar benden evvel davranıp başka bir risalesini çıkarıp okumasınlar mı? Hayret içerisinde kaldım.”</p>

<p>Nurettin Topçu Bediüzzamanla sohbetin sonuna doğru: “Üniversitede hoca olmak için duanızı istiyorum” dedi. Bediüzzaman: “İmanının selameti için dua edeceğim” diye karşılık verdi.</p>

<p>Nurettin Topçu belki yaşlılığından dolayı duyamamıştır diye sorusunu yeniledi: “Üniversitede hoca olabilmek için duanızı istiyorum” dedi; Bediüzzaman tekrar “İmanının selameti için dua edeceğim” diye cevap verdi. Nurettin Topçu ayrılmak üzere iken tüm cesaretini topladı aynı dua talebini yeniledi, Bediüzzaman gülümseyerek yine aynı cevabı verdi.</p>

<p>Nurettin Topçu “O an çok müteessir oldum ve fakat gördüm ki ilerleyen yıllarda üniversitede hoca olamadım, bir doçent olarak liselerde talebe yetiştirdim. Ama anladım ki bir felsefeciye edilebilecek en güzel duayı bana etti. Ben de imanımı hep göğsümün üzerinde taşıdığımı hissettim” dedi.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, c. 2</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 15 Aug 2026 09:45:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tarihsel Gerçeklikle Yüzleşmeden Kalıcı Barış İnşa Edilebilir mi?</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/tarihsel-gerceklikle-yuzlesmeden-kalici-baris-insa-edilebilir-mi-701</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/tarihsel-gerceklikle-yuzlesmeden-kalici-baris-insa-edilebilir-mi-701</guid>
                <description><![CDATA[Tarihsel Gerçeklikle Yüzleşmeden Kalıcı Barış İnşa Edilebilir mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>​Bir meselenin adını doğru koymadan, o meseleye doğru bir teşhis koymak ve kalıcı bir çözüm üretmek mümkün değildir. Türkiye'nin onlarca yıldır ödediği ağır insani, sosyal ve siyasal bedellerin temelinde, toplumsal gerçekliklerin hukuki ve güvenlik odaklı parantezlere sıkıştırılması yatmaktadır.</p>

<p>Geçmişten bugüne yargı salonlarında veya siyaset kürsülerinde dile getirilen yalın bir hakikat var: Bir halkın varlığı, dili, kimliği ve üzerinde yaşadığı kadim coğrafyanın tarihsel adı; yasaklarla, mahkeme kararlarıyla ya da güvenlikçi söylemlerle yok sayılamaz.</p>

<p>​Kürt meselesinde barış ve demokratik çözüm arayışları konuşulurken ıskalanmaması gereken en kritik eşik, toplumsal onur ve eşit yurttaşlık zeminidir. Red ve inkar anlayışı mantıki sınırlarına ulaşmadığı ve tarihsel hakikatlerle yüzleşilmediği sürece, askeri ya da dönemsel tedbirlerle nihai bir toplumsal huzur ortamı tesis etmek mümkün değildir. Çatışmanın ve toplumsal gerilimin asıl nedeni, taleplerin kendisi değil; bu taleplerin kriminalize edilmesi ve siyasal varlığın yok sayılmasıdır.</p>

<p>Silahların susması hayati bir eşiktir; ancak bunu kalıcı bir toplumsal barışa dönüştürecek olan, reddedilen hakikatlerin hukuki ve anayasal düzeyde tanınmasıdır.<br />
​Demokratik bir çözüm süreci, monolitik ve tek tipçi bakış açılarını kaldırmaz. Çözüm alanında farklı siyasal projelerin bulunması bir tehdit değil, aksine demokratik olgunluğun bir gereğidir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden özerk yapılara, federal/konfederal tartışmalardan tam bağımsızlık arayışlarına veya anayasal vatandaşlık zeminine kadar her talep, şiddeti reddettiği sürece tartışılabilir olmalıdır.&nbsp;</p>

<p>Bu fikirleri dile getirenleri "ilkel milliyetçi", "dış güç projesi" ya da "hain" parantezine alarak yaftalamak, diyalog kanallarını tıkamaktan ve çözümsüzlüğü beslemekten başka bir işe yaramaz. Fikirlerin serbestçe ifade edilemediği bir vasatta demokratik siyasetin alanı daralır ve toplumsal kutuplaşma derinleşir.<br />
​Kalıcı barış, sadece çatışmasızlık hali değil; empati, adalet ve anayasal güvencelerle örülen ortak bir gelecek iradesidir. Kendi etnik kimliğini, tarihini ve coğrafi gerçekliğini dile getiren insanlara suçlu muamelesi yapmak, toplumsal dokudaki duygusal kopuşu hızlandırır. Sultan Sencer'den Abdülmecid dönemine, arşiv kayıtlarından sosyolojik verilere kadar tarihin ve coğrafyanın bir birikimi olan adlandırmaları yok saymak hukukun değil, inkar refleksinin bir sonucudur.</p>

<p>​Gerçek bir toplumsal helalleşme ve sürdürülebilir bir demokratik çözüm, halk olmaktan kaynaklanan temel hakların eksiksiz teslim edilmesiyle mümkündür.</p>

<p>&nbsp;Ötekileştirici dilden vazgeçilip, tüm toplumsal taleplerin özgürce konuşulabildiği anayasal bir güvence sağlanmadıkça atılan her adım eksik kalacaktır. Geleceği inşa etmek; reddi tamamen tarihe gömmekle, hakikati kabul etmekle ve insan onurunu esas alan eşit bir yaşamı cesaretle savunmakla mümkündür.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Aug 2026 16:48:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir mektuptan sonra</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/bir-mektuptan-sonra-700</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/bir-mektuptan-sonra-700</guid>
                <description><![CDATA[Bir mektuptan sonra]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bediüzaman Urfa’da bulunan talebelerinden Zübeyir Gündüzalp, Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram’a şöyle bir mektup gönderir: “Risale-i Nur sadaka-i makbule hükmündedir. Risale-i Nur’a engel olunursa belalar yol bulup gelir…”</p>

<p>Talebeler mektubu hemen çoğaltarak vilayete, savcılık makamına, emniyet müdürlüğüne birer adet verdiler. Emniyet müdürlüğünde karşılaştıkları belediye tabibine de mektubu okudular. Bu durumdan sonra talebelerin ifadesi alındı. Savcı, “Dikkat ediniz. Bediüzzaman tehlikeli ve zararlı bir adamdır. Bunun peşinde gitmeyiniz” deyince Zübeyir Gündüzalp, “Bizi parça parça doğrasanız biz yine Bediüzzaman’dan ayrılmayız” diye cevap verir. Neticede savcılık talebeleri tutuklar.</p>

<p>Hapishanede onları tanıyan gardiyanlar onları iyi bir koğuşa verdiler. Mahpuslar talebelerin dindar insanlar olduklarını öğrenince sorular sormaya başladılar. Sonraki günlerde Risale-i Nur kitaplarından da istediler.&nbsp;</p>

<p>Savcı hapishane idaresine: “Bunları halkın arasına koymayın, onları da zehirlerler” der. Savcı daha sonra talebelerin hapishanedeki faaliyetlerini duyunca emir vererek talebeleri başka koğuşa verdi. Mahpuslar güçlerini kullanarak koğuş kapılarını kapatmayarak aralarındaki görüşmeler eskisi gibi devam etti. Akşam olunca hapishanenin on beş-yirmi koğuşunda sıra ile dersler yapıldı. Talebeler ders için koğuş kapısından içeri girdiklerinde herkes ayağa kalkar onlara saygı gösterirdi. Akıl sağlığı yerinde olmayan üç-dört kişinin dışında herkes kısa zamanda namaz kılmaya başladı. Talebelerin mahkemeye çıkarılmaları uzayınca talebeler hallerinden memnun olduklarını her konuşmada ifade ettiler. Çünkü zaten amaçları Risale-i Nur hizmetine devam etmekti. Talebeler hapishaneye girdikleri ilk günlerde onlara geçmiş olsun diyenlere: “Bize geçmiş olsun demeyin bizi tebrik edin biz buraya iman için, İslamiyet için ve Kur’ân için girdik” dediler.&nbsp;</p>

<p>Bir gün talebeler ve mahpuslar öğle namazı kılarken cumhuriyet başsavcısı içeri girdi, namaz kıldıktan sonra başsavcı: “Biz sizi buraya ıslah olasınız diye getirdik. Siz geldiniz bunları da zehirlemişsiniz” dedi. Hızını alamayan başsavcı harekete geçerek talebelere hücre cezası verdi. Hücre çok küçük ve boğucuydu. Sadece bir yataklık yer vardı. Üç talebe birlikte aynı hücreye atıldı, yer darlığından yatamıyorlardı.</p>

<p>Talebelerin hapishanede zor durumda olduğunu duyan Urfalılar keçe gönderdiler. Böylece nemli yerlere keçe serilerek az da olsa rahatları sağlandı.&nbsp;</p>

<p>Urfa halkı Nur talebelerini sevdiklerinden her gün künefe ve kebap göndermeye başladı. Talebeler onlara teşekkür ederek gelen tüm künefe ve kebaplardan bir lokma dahi yemeden gardiyanlara verdiler. Talebeler baktılar ki yemekler artarak gelmeye devam ediyor gardiyanlara: “Urfa halkına söyleyin bize gönderilen yemekleri yemeyeceğiz, hepsini döküyoruz. Lütfen zahmet çekip göndermesinler, biz hücrede aç kalmaya razıyız. Yeter ki iman ve Kur’ân hizmetinde kusurumuz olmasın” dediler. Talebeler sonraki zamanlarda kâğıt kalem bulup risale yazmaya başladı. En az yazan 40 sayfa risale yazdı.</p>

<p>Talebeler namaz kılmak için gardiyandan rica edince hücre kapıları açıldı. İki kişi dışarı çıkarak hücrede sırayla namaz kıldılar.&nbsp; Sonra Isparta’ya gönderildiler.</p>

<p>Bediüzzaman’ın talebeleri cesarette, mertlikte, insanlıkta Üstadlarını taklid ederek kısa sürede koca bir şehrin sevgisini kazanarak Risaleleri yüreklere yerleştirdiler.&nbsp;&nbsp;</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p><strong>İbrahim Kaygusuz- Zübeyir Gündüzalp-&nbsp;Yeni Asya Neşriyat</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 11:40:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>58emîn Mihrîcana Çand û Hunerê ya Tetwanê bi coş û xiroşeke mezin berdewam dike</title>
                <category>Mülkiye Tekin</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/58emin-mihricana-cand-u-hunere-ya-tetwane-bi-cos-u-xiroseke-mezin-berdewam-dike-699</link>
                <author>m.tekin@vanmed.net (Mülkiye Tekin)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/58emin-mihricana-cand-u-hunere-ya-tetwane-bi-cos-u-xiroseke-mezin-berdewam-dike-699</guid>
                <description><![CDATA[58emîn Mihrîcana Çand û Hunerê ya Tetwanê bi coş û xiroşeke mezin berdewam dike]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Di festîvalê de her roj gelek semîner, konser, pêşengehên kitêb û wêneyan li dar dikevin. Gelek nivîskarên weşanxaneyên cihêreng li standan kitêbên xwe ji bo xwendevanan îmze dikin.</p>

<p>Mihrîcana ku bi dirûşma “Li Tetwanê Çand Heye, Huner Heye, Em Hene” di 31ê Tîrmehê de dest pê kir û bi coşeke mezin berdewam dike, wê di 9ê Tebaxê de bi dawî bibe.</p>

<p>Gelek nivîskaran kitêbên xwe îmze kirin</p>

<p>Mihrîcana navborî bi pêşengiya Şaredariya Tetwanê, Fûara Tetwanê û Organîzasyona Sanatçayê pêk tê. Di mihrîcanê de heta niha gelek nivîskaran li standên weşanxaneyên Nûbihar, Sîtav, Lîs, Belkî, Do, Zarg, Aryen, Morî, Ar, Dara, Aram, Vesta, Lûvî û J&amp;J’yê kitêbên xwe îmze kirine. Di van du rojên dawî de jî wê çalakiya îmzekirinê û semînerên nivîskaran berdewam bikin.</p>

<p>Çend ji wan nivîskarên ku beşdarî mihrîcanê bûne, tevli semîneran bûne yan jî kitêbên xwe îmze kirine (û wê di van du rojan de jî berdewam bikin) ev in:</p>

<p>Salih Kevirbirî, Mîrze Mihemedê Şêrwî, Bedirxan Epozdemîr, Miraz Ronî, Dîba Keskîn, Salîha Ayata, Dîlawer Zeraq, Kevok Mizgîn, Mulkiye Tekin, Leyla Mîhrînaz Engîn, Servet Ozkan, Herdem Merwanî, Veysî Ulgen, Reşatê Şamo, Azad Zal, Mehmet Gur, Muhsin Ozdemir, Mehmet Avşar, Faysal Yacan, Alî Oruç, Mihemed Emîn Sarî, Mehmet Can Demîr, Neslîhan Urzum, Mehmet Şahîn, Nîzamettîn Ozturk, Abdurrahman Çagan, Ronî War, Muhtullah Dag û Orhan Sakçî. Beşek ji van nivîskaran wê heta dawiya mihrîcanê amade bin û kitêbên xwe îmze bikin.</p>

<p>Îro, yanî 8ê Tebaxa 2026an, îmzekirina kitêban berdewam dike. Sadullah Taşan û Newzat Engîn îro; Salih Kevirbirî jî îro û sibe (şemî û yekşem) li Standa Nûbiharê derdikevin pêşberî xwendevanên xwe û kitêbên xwe îmze dikin. Şayanê gotinê ye ku di navbera nivîskar û xwendevanan de sohbet û nîqaşên gelekî berhemdar pêk tên.</p>

<p>Mihrîcan bûye qada konseran jî</p>

<p>Li hêla din, di çarçoveya mihrîcanê de gelek konser jî pêk hatine û di van du rojên dawî de jî wê berdewam bikin. Hunermend û komên ku heta niha derketine ser sehneyê û yên ku wê derkevin ev in:</p>

<p>Şahê Bedo, Neslîhan Edîş, Serhado, Rûken Yılmaz, Mehmet Atlı, Koma Agirê Jiyan, Delîl Dîlanar, Dîwana Dengbêjan (Xalîde, Evîn Sindî, Mihemedê Serhedî), Koma Rengîn, Cevdet Bağca, Koma Agirê Zerdeşt, Eylül Nazlıer, Murat Demîr, Siya Şevê, Servet Kocakaya, Ayfer Düztaş, Bajar, KasedJin Koma Erbaneyê, Arjîn Koma Govenda Jinan, Mizgîn Turan, Tara Mamedova, Serdar Canan, Kamkars, İlkay Akkaya û Koma Amed.</p>

<p>Tevahiya van çalakiyên Tetwanê li ber peravên Gola Wanê pêk tên û di nav bernameyê de nîşandana fîlman jî cih girtiye.</p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>Tatvan 58. Kültür ve Sanat Festivali büyük coşkuyla devam ediyor</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bazı şehirler vardır; yalnızca sokakları, caddeleri ve meydanlarıyla değil, insanlarının kültüre, sanata ve birbirine verdiği değerle anılır. Tatvan da bu anlamda son günlerde bambaşka bir hareketliliğe sahne oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">31 Temmuz’da “<strong>Tatvan’da Kültür Var, Sanat Var, Biz Varız</strong>” sloganıyla başlayan 58. Kültür ve Sanat Festivali, kentin yalnızca sosyal hayatına değil, kültürel hafızasına da önemli bir iz bırakıyor. Van Gölü’nün kıyısında gerçekleştirilen festival, bir yandan sanatçıları ve yazarları okurlarıyla buluştururken diğer yandan konserler, seminerler, sergiler ve film gösterimleriyle Tatvan’ı adeta açık hava kültür merkezine dönüştürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/c1af746e-e09a-4925-8eb1-30436e1a6731.jpg" style="height:600px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bir festivalin başarısını yalnızca sahneye çıkan sanatçıların sayısıyla ölçmek elbette mümkün değil. Asıl mesele, insanların bir araya gelmesi, birbirini dinlemesi, farklı düşüncelerle karşılaşması ve kültürün günlük hayatın bir parçası haline gelmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Tatvan’da son günlerde yaşanan tam da budur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>Kitapların arasında kurulan köprü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Festival alanındaki yayınevi stantları, etkinliğin belki de en kıymetli bölümlerinden birini oluşturuyor. Nûbihar, Sîtav, Lîs, Belkî, Do, Zarg, Aryen, Morî, Ar, Dara, Aram, Vesta, Lûvî ve J&amp;J gibi yayınevlerinin stantlarında okurlar kitaplarla, kitaplar da yazarlarla buluşuyor.</span></span></p>

<p>Salih Kevirbirî, Mîrze Mihemedê Şêrwî, Bedirxan Epozdemîr, Miraz Ronî, Dîba Keskîn, Salîha Ayata, Dîlawer Zeraq, Kevok Mizgîn, Mulkiye Tekin, Leyla Mîhrînaz Engîn, Servet Ozkan, Herdem Merwanî, Veysî Ulgen, Reşatê Şamo, Azad Zal, Mehmet Gur, Muhsin Ozdemir, Mehmet Avşar, Faysal Yacan, Alî Oruç, Mihemed Emîn Sarî, Mehmet Can Demîr, Neslîhan Urzum, Mehmet Şahîn, Nîzamettîn Ozturk, Abdurrahman Çagan, Ronî War, Muhtullah Dag û Orhan Sakçî gibi<span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"> çok sayıda yazarın festival kapsamında okurlarıyla bir araya gelmesi, aslında bir imza etkinliğinden çok daha fazlasını ifade ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Çünkü kitap imzalamak, yazarın kitabının ilk sayfasına attığı imzadan ibaret değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bir yazarla okurun aynı masada oturması, birkaç cümlelik de olsa sohbet etmesi, bir kitabın nasıl yazıldığını, hangi duygudan doğduğunu konuşması; kültürün canlı kalmasını sağlayan en önemli temaslardan biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bugün, 8 Ağustos’ta Sadullah Taşan ve Newzat Engîn’in; bugün ve yarın ise Salih Kevirbirî’nin Nûbihar Standı’nda okurlarıyla buluşması da bu açıdan önemli. Festivalin son günlerine girilirken kitapların etrafında kurulan bu sohbetlerin, etkinliğin kalıcı hatıralarından biri olacağına kuşku yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/7577a286-b367-4202-ad0e-4db7bd6515ef.jpg" style="height:670px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>Sahne ışıkları Van Gölü’ne vuruyor</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Tatvan’ın kültür ve sanatla buluşmasının bir başka yüzü ise konserler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Şahê Bedo’dan Neslîhan Edîş’e, Serhado’dan Mehmet Atlı’ya, Koma Agirê Jiyan’dan Dîwana Dengbêjan’a, Cevdet Bağca’dan Servet Kocakaya’ya, Bajar’dan İlkay Akkaya’ya kadar çok sayıda sanatçı ve grubun yer aldığı program, farklı müzik anlayışlarını aynı festival çatısı altında buluşturuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Burada dikkat çekici olan yalnızca sahne alan sanatçıların çeşitliliği değil. Farklı seslerin, farklı müziklerin ve farklı kültürel birikimlerin aynı mekânda yan yana gelebilmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Ve bütün bunların Van Gölü kıyısında gerçekleşmesi, festivale ayrı bir anlam katıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Gündüz kitapların, resimlerin ve sohbetlerin arasında dolaşan insanlar; akşam olduğunda müziğin ritmiyle göl kıyısında buluşuyor. Bir şehrin kültür hayatı açısından bundan daha güzel bir tablo düşünmek kolay değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>Festivalin asıl kazanımı ne?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bence böyle etkinliklerin en önemli kazanımı, festival bittikten sonra ortaya çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Çünkü konserin sesi bir süre sonra susar, sergiler kapanır, stantlar toplanır ve festival alanı eski haline döner. Fakat insanların zihninde kalan anılar, kurulan dostluklar, okunan kitaplar, dinlenen müzikler ve yapılan sohbetler yaşamaya devam eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">İşte kültürün gücü tam da burada ortaya çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/c46cefed-980e-48aa-ac46-34076ce2fe38.jpg" style="height:600px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Tatvan’ın 58. Kültür ve Sanat Festivali, bu nedenle yalnızca birkaç günlük bir etkinlik olarak görülmemeli. Bu organizasyon, kentin kültürel potansiyelini göstermesi açısından da önem taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Tatvan’ın kültürle, sanatla, edebiyatla ve müzikle daha fazla buluşmaya ihtiyacı var. Çünkü şehirler yalnızca yollar, binalar ve alışveriş merkezleriyle büyümez. Şehirleri şehir yapan; meydanlarında konuşulanlar, sahnelerinde söylenen şarkılar, kütüphanelerinde okunan kitaplar ve insanların birbirleriyle kurduğu bağlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>“Biz Varız” demek</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Festivalin sloganındaki “<strong>Biz Varız</strong>” ifadesi üzerinde özellikle durmak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Çünkü kültür ve sanatın yaşaması için yalnızca sanatçıların, yazarların veya organizatörlerin varlığı yetmez. Okurun, dinleyicinin, izleyicinin, çocuğun, gencin, yaşlının; kısacası toplumun kendisinin de o kültürün parçası olması gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">“Biz varız” demek biraz da “Bu kültüre sahibiz, bu sanata değer veriyoruz, bu şehrin hikâyesinde bizim de sözümüz var” demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Tatvan’da festival boyunca yaşanan kalabalıklar, kitap stantlarında yapılan sohbetler, konserlerde yükselen sesler ve sanat etkinliklerine gösterilen ilgi, bu sözün karşılığının olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Festival 9 Ağustos’ta sona erecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Ama dileğimiz, festivalin yalnızca takvimdeki bitiş tarihiyle sona ermemesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Tatvan’da kitapların daha çok konuşulduğu, sanatın daha çok desteklendiği, gençlerin kültür etkinliklerine daha fazla katıldığı ve farklı düşüncelerin aynı meydanda özgürce buluşabildiği günlerin çoğalması…</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Çünkü bir şehrin en büyük zenginliği yalnızca sahip olduğu doğal güzellikler değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>Bir şehrin asıl zenginliği, o güzelliklerin etrafında ürettiği kültürdür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Ve bugün Tatvan’da Van Gölü kıyısından yükselen ses, bize tam olarak bunu hatırlatıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>Tatvan’da kültür var. Sanat var. Ve evet, biz varız...</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 08 Aug 2026 16:11:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2026/07/mulkiye-tekin-1784188909.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Enflasyon Düşüyor mu, Yoksa Vatandaş Daha da Fakirleşiyor mu?</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/enflasyon-dusuyor-mu-yoksa-vatandas-daha-da-fakirlesiyor-mu-698</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/enflasyon-dusuyor-mu-yoksa-vatandas-daha-da-fakirlesiyor-mu-698</guid>
                <description><![CDATA[Enflasyon Düşüyor mu, Yoksa Vatandaş Daha da Fakirleşiyor mu?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'de temmuz ayı enflasyon verileri açıklandı. TÜİK yıllık enflasyonu yüzde 31,75 olarak açıklarken, ENAG'ın hesaplamasına göre yıllık enflasyon yüzde 50,49 seviyesinde gerçekleşti.</p>

<p>Rakamlar arasındaki fark kamuoyunda uzun süredir devam eden tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Ancak hangi veri esas alınırsa alınsın, vatandaşın mutfağındaki yangının henüz sönmediği gerçeği değişmiyor.</p>

<p>Yaz ayları, normal şartlarda enflasyonun görece yavaşladığı dönemlerdir. Sebze ve meyvenin tarladan pazara bol miktarda ulaştığı, arzın arttığı bu dönemde fiyatların gerilemesi beklenir. Aynı zamanda turizm sezonunun en yoğun yaşandığı aylarda ülkeye giren döviz miktarı artar ve bunun ekonomiye olumlu katkı sağlaması beklenir.</p>

<p>Buna rağmen enflasyonun kalıcı biçimde kontrol altına alınamaması, ekonominin yapısal sorunlarının devam ettiğini göstermektedir.</p>

<p>Ekonomide güven, öngörülebilirlik, güçlü kurumlar ve tutarlı politikalar büyük önem taşır. Para politikası ile maliye politikasının uyum içinde yürütülmesi, kamu harcamalarının disiplinli yönetilmesi ve üretimi artıracak yapısal reformların hayata geçirilmesi, fiyat istikrarının sağlanmasında temel unsurlardır. Aksi durumda, enflasyonun kontrol altına alınması zorlaşırken, hayat pahalılığı toplumun her kesimini daha fazla etkilemektedir.</p>

<p>Bugün açıklanan enflasyon oranları, kâğıt üzerindeki istatistiklerden ibaret değildir. Enflasyon; emeklinin eriyen maaşı, asgari ücretlinin ay sonunu getiremeyişi, memurun alım gücünün azalması, çiftçinin yükselen üretim maliyetleri ve esnafın daralan ticareti olarak günlük yaşamda hissedilmektedir.&nbsp;</p>

<p>Resmî verilerde görülen sınırlı artışlar, vatandaşın markette, pazarda ve kirada karşılaştığı gerçek maliyetlerle çoğu zaman örtüşmediği yönünde yaygın bir toplumsal algı bulunmaktadır.</p>

<p>Sürdürülebilir bir ekonomik istikrar için yalnızca kısa vadeli tedbirler yeterli değildir. Hukukun üstünlüğünü güçlendiren, kurumlara duyulan güveni artıran, üretim ve verimliliği destekleyen, yatırım ortamını iyileştiren ve kaynak kullanımında şeffaflığı esas alan politikalar uzun vadede daha kalıcı sonuçlar doğuracaktır.</p>

<p>Ekonomi, toplumun tamamını doğrudan etkileyen bir alandır. Bu nedenle başarı; yalnızca açıklanan enflasyon oranlarıyla değil, vatandaşın alım gücünün artması, gelir dağılımının iyileşmesi, gençlerin umutla geleceğe bakabilmesi ve toplumun refah seviyesinin yükselmesiyle ölçülmelidir. Çünkü gerçek ekonomik başarı, rakamların düzelmesinden önce insanların yaşam koşullarının iyileşmesiyle anlam kazanır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Aug 2026 14:39:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mersin’in ilk Nur Talebesi</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/mersinin-ilk-nur-talebesi-697</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/mersinin-ilk-nur-talebesi-697</guid>
                <description><![CDATA[Mersin’in ilk Nur Talebesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Abdunnur Sezgin ilk ve ortaokulu Mersin’de, liseyi İstanbul Kabataş lisesinde okudu.</p>

<p>Sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümüne kaydını yaptırdı. Yaz tatilini geçirmek için Mersin’e döndüğünde dayısını ziyaret esnasına “Gençlik Rehberi” kitabını onda görünce okudu ve çok etkilendi. Bir süre sonra dayısıyla birlikte İstanbul’a döndü. Süleymaniye’de “46 numara” medreseye gitti. Medresede: Ahmet Aytimur, Mehmet Emin Birinci, Mehmet Fırıncı, Galip Gigin, Hakkı Yavuztürk ve Üzeyir Şenler ile tanıştı.&nbsp;</p>

<p>1 Ocak 1960 tarihinde İstanbul’a gelen Bediüzzaman’ı Kabataş’ta karşılayıp Piyer Loti Oteli’nde ağırlayan ertesi gün uğurlayan Nur Talebeleri arasında yer aldı.</p>

<p>Bediüzzaman otelde Abdunnur’un da içinde bulunduğu üniversite talebelerine “Artık küfür ölmüştür. Hiç korkmayın, bunlar bana 31 Mart hadisesinde bir şey yapamadılar. Şimdi mi yapacaklar. Korkmayın hiçbir şey yapamazlar. Küfür ölmüştür” diye konuştu.&nbsp;</p>

<p>Abdunnur fakülteyi son sınıfta bıraktı ve aynı yıl askere gitti. Asker dönüşü Mersin’e yerleşti. Mersine geldiğinde Risale-i Nur’u tanıyan kimse yoktu. Mersin’in saff-ı evvel, ilk Nur talebesi oldu ve eşinin desteğiyle Risale-i Nur hizmetini başlattı.&nbsp; Önce evinin bahçesine iki odalı bir ev yaptıktan sonra her gece dersler yaptı. Evi Mersin merkezinde olmasından gece derslerine gelenlerini sayısı bir hayli kalabalıktı. Guruplar halinde derse gelenler; “Nurcular nasıl insanlar, ne yapıyorlar, ne konuşuyorlar, fikirleri nedir?” diye sorularının cevaplarını bulmaya geldiler. Abdunnur bıkmadan usanmadan her gece medresenin kapısını açık tuttu</p>

<p>Abdunnur ailece hizmete devam ederken İstanbul’da kayınpederinin evinin bodrum katında Mehmet Emin Birinci ile birlikte “Risale-i Nur Sönmez” risalesini teksir etti. Tahirî Mutlu’nun Risale teksir ve tashih işlerine, Abdullah Yeğin’in Yeni Lügat çalışmalarına yardımda bulundu.&nbsp;</p>

<p>Abdunnur bir müddet Hür Adam gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Mustafa Polat’ın vefatı üzerine bir ara da Yeni Asya Gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü. Daha sonraki yıllarda kış aylarında İstanbul’da, yazları da Mersin’de ve Toros yaylasında Risale-i Nur hizmetlerine devam etti.</p>

<p>Abdunnur’un eşi Mersin’deki Hanım hizmetlerini hızlandırmakla kalmadı, haftada bir Adana’ya giderek orada da hanım hizmetlerini başlattı.</p>

<p>Abdünnur Sezgin bir dönem 8 ay, 12 Eylül de de 4 ay cezaevinde kaldı.&nbsp;</p>

<p>1973 yılında Mersin öğretmem okulunu kazanmıştım. Hanefi Örnek’in beni medreseye çaya daveti ile risalelerle ilk defa tanımıştım. Medrese beş yol mevkiinde okulumuzdan çok uzaktı. Hafta sonları medresenin uzak olmasına rağmen medrese tıka basa dolu oluyordu.&nbsp;</p>

<p>Abdunnur Sezgin’in 1962 yılında ilk tohumu attığı Risale-i Nur hizmeti sağlam temele oturmuştu. Medreseye gittiğimiz yıllarda Abdunnur İstanbul’da, yazları Toroslar’daki yaylada Risale-i Nur hizmetini yürütüyordu.&nbsp; &nbsp;</p>

<p>O zaman medresedeki vakıf bizlere okuldaki öğretmenlerimizden daha fazla ilgili ve anlayış gösterdiğinden medreseye bir defa giden öğrenci diğer haftalarda gitmeye devam ediyordu.&nbsp;</p>

<p>Bir zaman tembellik edip bir aya yakın medreseye gitmemiştim. Medresedeki vakıf okula kadar gelerek halimi, hatırımı sorarak derslere devamımı sağladı.&nbsp;</p>

<p>Mersin’de ki medresede zamanında çok sayıda Nur talebesi yetişti. Talebenin yetişmesinde Abdunnur’un temelini attığı ilk adımla bu günlere gelinmişti.&nbsp;</p>

<p><strong>Kaynak:</strong></p>

<p>İslam Yaşar, Yeni Asya Gazetesi, 24 Kasım 2024 tarihli yazısı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Aug 2026 09:35:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eksiklerimiz var, nasıl tamamlarız..?</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/eksiklerimiz-var-nasil-tamamlariz-696</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/eksiklerimiz-var-nasil-tamamlariz-696</guid>
                <description><![CDATA[Eksiklerimiz var, nasıl tamamlarız..?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bazen eski yazıları yeniden yayınlamak işe yararar kanısını taşıyorum. Bence bu yazı da yeniden hatırlanmalı. "7 sene sonra ne kadar değiştik?" sorusuna binaen...</p>

<p><strong>2019'da yazdığım bir makale...</strong></p>

<p>"Eksiklerimiz var, nasıl tamamlarız..?</p>

<p>Yaptıklarını beğenmediğiniz birine; “yahu ne biçim insansın!” demek ayrı, yaptıklarını düzeltmesi için yol gösterici birkaç söz etmeniz ayrı.</p>

<p>Şunu demek istiyorum;</p>

<p>İyilik ise amacınız, yardımcı olmaksa niyetiniz, yok etmek değil, düzeltmek olmalı hedefiniz…</p>

<p>Küçük küçük örneklerle Van’daki bazı gerçeklerimizden söz edelim…</p>

<p>31 Mart yerel seçimlerinde Erciş Belediye başkanlığına aday olan biri sosyal medya hesabı üzerinden şimdiki belediye yönetimini eleştiriyor:</p>

<p>“Neredesiniz ey yöneticiler, mahallelere otobüs yok, servis yok…”</p>

<p>Altına biri yorum yazıyor:</p>

<p>“Daha önce kayyum vardı, ona sor!”</p>

<p>Bu yorum yapan kişi, belediye başkanlığına aday olanın, kayyuma yakın biri olduğunu düşünerek bu yorumu yapıyor tabi…</p>

<p>Şimdi yorum yapanı geçtik, hakikaten ilçeye otobüs, servis nasıl sağlanır aday başta olmak üzere bunu düşünmek, çözüm söylemek, hepimizin görevi olmalı, evet, çözüm söylemek, acı söz değil…</p>

<p>O nedenle aday ve biz; otobüs ve servis nasıl bulunur, nasıl sağlanır bunu bir ipucu olarak yetkiliye anlatmalıyız, otobüs yoksa eksikliktir, ama bunu nasıl sağlarız hedef bu olursa iyi niyetliyiz demektir…</p>

<p>Şu kayyum meselesi..!</p>

<p>Şu andaki belediye yöneticilerinin bazı toplantı sohbetleri basına yansıyor, döne dolaşa “kayyum” yönetiminden yakınıyorlar, yakının, eyvallah, yakınma da demiyorum, ama bunu bir kez söyledikten sonra ikinci kez tekrarlamayın, ikincisinde kayyumun yapmadığını yapın, alın size en iyi cevap!</p>

<p>Çevreyi kirletme meselesi…</p>

<p>Mahalleye giden otobüsteyiz, mağazanın önündeki çalışandan aldığı reklam broşürünü iyice buruşturduktan sonra otobüsün camından sokağa attı yanımda oturan kişi, üstüne de şöyle dedi:</p>

<p>“Çöpçüler de kazansın!”</p>

<p>Galiba şöyle düşünüyordu:</p>

<p>“Her çöpe sallanan süpürge, çöpçüye para kazandırıyor”</p>

<p>“Kazanmıyor, eziyet çekiyor!” desem de pek oralı olmadı, “ha ha” demekten başka.</p>

<p>Bir süre sonra da, mezarlığın önünden geçerken, aynı kişinin aniden ellerini kaldırarak dua etmeye başlaması ile sokağa çöp fırlatması arasındaki bağıntıyı düşünmek zorunda kaldım bu kez; demek ki “temizlik imandandır” sözünü, temizlik insandadır diye düzeltmek gerekiyor dedim kendi kendime.</p>

<p>Demek ki mezarlığın önünden geçerken dua gerekliliği kadar, eldeki çöpü sokağa atmama gerekliliği de hükmetse beynimize, ortada kirlilik sorunumuz kalmaz.</p>

<p>Göl kirlenmesi…</p>

<p>Anladım ki gölü şu aralar en fazla kirletenler, tekne ile Akdamar’a seyahat edenler…</p>

<p>İçtiği suyun petini göle atanlar, elindeki her bir yiyeceğin fazlasını atanlar, “gel teskere gel” kıvamında şapka fırlatanlar, gizliden çorap, mendil, bez sarkıtanlar…</p>

<p>Bir uyaran olmayınca tabi olacak bunlar.</p>

<p>Bindiğimiz bir teknede gördüklerimize şöyle çözüm buluyoruz bir öğretmenle:</p>

<p>“Tekne kaptanı önceden yolcuyu uyarmalı, sırf bunun için görevliler olmalı tekne içinde…”</p>

<p>Olur mu sizce?</p>

<p>Gayret edilse, ilgi duyulsa neden olmasın!</p>

<p>Ama biz kıyıda “Van Gölü kirlenmesin” diye kendimizi paralarken, içinde yaşanan böyle de bir gerçek var.</p>

<p>İşte buna, “yetkililerin bilgisine” diyelim, çözüm önerimiz de bu, teknede özel bir görevli olsun, önlem alınırsa iyi olur.</p>

<p>Belki bir başka yazıda daha farklı örnekler veririm, ama sorunlarımız olduğunda, eksiklerimiz olduğunda, bunu sadece bir şikâyet olarak değil de, çözümünü de ekleyerek dile getirirsek çok daha iyi olacak diye düşünüyorum.</p>

<p>Birbirimizin fikirlerine katılmayabiliriz, ayrı evlerden, ayrı işyerlerinden güne başlıyor olabiliriz, ama ortak bir zeminde, ortak bir gök altında, ortak bir havayı solurken, “kin” yerine, iyi niyeti, samimiyeti, yardımlaşmayı esas alırsak sanırım çok daha iyi bir ruh hali olur!</p>

<p>Bu aynı zamanda sorunlarımızı da el birliğiyle çözmeye de vesile olur."</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 30 Jul 2026 18:57:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>33 Kurşun: Unutulmayan Bir Yaranın 83 Yılı ve Özür Bekleyen Hafıza..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/33-kursun-unutulmayan-bir-yaranin-83-yili-ve-ozur-bekleyen-hafiza-695</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/33-kursun-unutulmayan-bir-yaranin-83-yili-ve-ozur-bekleyen-hafiza-695</guid>
                <description><![CDATA[33 Kurşun: Unutulmayan Bir Yaranın 83 Yılı ve Özür Bekleyen Hafıza..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bugün, 29 Temmuz 2026. Tam 83 yıl önce, Van’ın Seray ve Özalp ilçelerine bağlı köylerde yaşanan ve tarihe “33 Kurşun Katliamı” olarak geçen insanlık dışı olayın yıl dönümü. Ahmed Arif’in yüreklere kazınan dizeleriyle ölümsüzleşen bu katliam, sadece 33 masum köylünün hayatına mal olmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin hafızasında derin ve kapanmaz bir yara açtı.</p>

<p>1943 yılının o kara gecesinde, “sınırı ihlal ettikleri” gerekçesiyle gözaltına alınan 33 köylü, dönemin 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle İran _Türkiye sınır hattında bulunan Sefo Deresi’ne götürülerek elleri arkadan bağlı bir şekilde kurşuna dizildi. Bu olaydan tek sağ kurtulan köylü bile, aldığı yaralar nedeniyle kısa süre sonra hayatını kaybetti.</p>

<p>Olayın ardındaki gerçekler, yıllar sonra bazı askerlerin vicdan azabına dayanamayıp askeri mahkemede verdikleri ifadelerle gün yüzüne çıktı. Köylülerin ahırlara kapatılıp eziyet gördüğü, hatta sırtlarına eyer vurularak aşağılandığı tüyler ürpertici detaylar, insanlık onurunun nasıl ayaklar altına alındığını gözler önüne serdi.</p>

<p>Özür ve Anıt Talepleri Büyüyor..</p>

<p>Katliamda 16 akrabasını yitiren Cüzeyri Özkaplan’ın ve Seray Belediye Eşbaşkanı Davut Acar’ın bu yıl dönümünde dile getirdiği talepler, 83 yıldır süregelen acının bir yansıması. Özkaplan, “Devletin halktan özür dilemesi gerekiyor. Bir anıt yapılırsa insanlar içine bir su serpilir” derken, Acar da “Bölgeye bir anıtın yapılması bu barış sürecine katkı sunacaktır” ifadeleriyle ortak bir beklentiyi dile getiriyor: Geçmişle yüzleşme ve mağdurların acılarının bir nebze olsun dindirilmesi.</p>

<p>Anıt yapılması talepleri daha önce reddedilmiş, katliamın yaşandığı Sefo Deresi bölgesi halen askeri yasak bölge olarak kalmıştır. Bu durum, katliamın halkın hafızasından silinmek istendiği algısını güçlendirmektedir. Ancak Ahmed Arif’in dizelerinde de belirttiği gibi, "biz bunu ne olursa olsun diri tutacağız."</p>

<p>Hesabı Sorulmayan Bir Katliamın İronisi.</p>

<p>Katliamın emrini veren Mustafa Muğlalı, yıllar sonra mahkemeye çıkarılmış, idama mahkûm edilmiş ancak yaşı nedeniyle cezası hapse çevrilmiş ve kısa süre sonra serbest bırakılmıştır. Daha da acısı, katliamın hesabı sorulmadı.&nbsp;</p>

<p>Unutulmamalıdır hesabı sorulmayan her katliam yeni bir katliamın sebebidir. Katliamın yıldönümünde katledilenlerin acısını yüreğimizde hissediyor,anıları önünde saygı ile eğiliyor ,katliamcı zihniyeti bir kez daha lanetliyoruz</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 18:45:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siirt’in ilk Nur dershanesi</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/siirtin-ilk-nur-dershanesi-694</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/siirtin-ilk-nur-dershanesi-694</guid>
                <description><![CDATA[Siirt’in ilk Nur dershanesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bediüzzaman’ın talebesinden Ceylan Çalışkan’ın 1951 yılında Siirt’e askere olarak gelmesiyle Bediüzzaman ve Risale-i Nur ismi ilk defa konuşulmaya başlandı.</p>

<p>Korkunun ve baskının hâkim olduğu o yıllarda doğu ve güneydoğu şehirlerinde Diyarbakır ve Urfa hariç birkaç kişinin dışında Risale-i Nuru okuyan ve sahip çıkan pek kimse olmadı. Diğer şehirlerde olduğu gibi Siirt’te de Risale-i Nura sahip çıkacak Nur talebesi yok gibiydi.</p>

<p>Risale-i Nurların yayılmaya başladığı 1950 yılın ikinci yarısından sonra Bediüzzaman, Tillo’lu Said Özdemir’i yanına çağırdı: “Kardeşim git Siirt’te bir Risale-i Nur medresesi aç” dedi. Said Özdemir Siirt’i ve Siirt’teki Risale-i Nur talebelerinin sayısını ve risaleleri anlayarak okuyanları düşündü kendi kendine: “Bir yerde Risale-i Nur medresesi açmak zor bir iş değil, onu sahiplenmek kapısını açıp, kapısını kapayacak birilerin olması lazım. Kimse yoksa medrese açmak ne ifade eder” diye düşündü. Bediüzzaman bir müddet sonra yine Said Özdemir’e “Siirt’te medrese açın” dedi. Böylece Bediüzzaman Said Özdemir’e Siirt’te medrese açma meselesini birkaç defa daha tekrar etti.&nbsp;</p>

<p>Said Özdemir, “Üstadım ben gidip açmasına açayım ama medresede kalacak kimse yok” dedi. Bediüzzaman, “Kardeşim senin görevin gidip oraya medrese açmaktır. İçinde kalacakları göndermek Allah’ın vazifesidir. Sen git vazifeni yap, Allah’ın vazifesine karışma” dedi.&nbsp;</p>

<p>Bu ısrarlı emir üzerine Said Özdemir vakit kaybetmeden hemen Siirt’e gitti. Çarşıbaşı mevkiinde derme çatma bir ev buldu ve Siirt’te ilk medreseyi açmış oldu. Said Özdemir, medrese sahipsiz kalacak diye beklerken birkaç ay sonra Fethi Yücedağ adında bir Nur talebesi geldi, medresenin kapısını Siirtlilere açtı. Sonraki zamanlarda Risale-i Nur gönüllerde ve akıllarda yerini aldı.&nbsp;</p>

<p>Siirt’te Risale-i Nurları tanıyanların başında Hacı Osman Kıngır gelir. Ardından Molla Muhammed Aksoy, Molla Sabri Bilgili, Kenan Sağlam, Rıdvan Sağlam, Mehmet Yardım, Öner Ergenç ve Sağlam ailesinin anneleri bu kervanın ilk emektarlarıdır. Bu talebeler zor zamanları cesaretle, ihlâsla, sadakatle ve fedakârlıkla Siirt ve çevresine sağlam temeller atarak Risale-i Nur’un yayılmasını sağladılar.&nbsp;</p>

<p>Bir de Siirt’i farklı kılan Birinci Dünya Savaşında Bediüzzaman’la savaşa katılan dostu ve arkadaşı Şeyh Celâlî’nin burada yaşamasıdır. Nur talebeleri 1973 yılında vefatına kadar onu yalnız bırakmayarak Bediüzzaman’ın emanetine saygıda kusur etmediler.&nbsp;</p>

<p>Siirt’in ilk Nur talebelerinde Kenan Sağlan, Rüstem Garzanlı’ya verdiği röportajında, “Bediüzzaman Hazretlerinin saf-ı evvel talebelerinden ziyaretinde bulunduğum Hüsrev ağabey, Sungur ağabey, Abdullah Yeğin ağabey gibi çok değerli ağabeylerden çok hayretengiz hatıralar dinledim, onlar beşeriyet için birer örnek ve pişdar idiler. Cenab-ı Hak onların hayır ve sevaplarından bizleri mahrum etmesin” diye ifade etti.&nbsp;</p>

<p>İman nurunu söndürmeye çalışanlara karşı Nur talebeleri birer itfaiye eri olarak imansızlık yangınını söndürmeye çalıştı. Siirt’teki fedakâr, cefakâr, kahramanları Nur talebeleri de bu görevin hakkıyla yerine getirerek Risale-i Nurlar’ın bu günlere gelmesine katkıda bulundular.</p>

<p><strong>Kaynak:</strong></p>

<p>1- Taha Çağlaroğlu, Suyu Taşıyan Nehir- Said Özdemir</p>

<p>2- Rüstem Garzanlı, Yeni Asya Gazetesi, 01.08.2017&nbsp; &nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 09:47:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eğitimde ‘Ortalama’ Sancısı: 2026 YKS Tablosu Bir Uyarıdır..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/egitimde-ortalama-sancisi-2026-yks-tablosu-bir-uyaridir-693</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/egitimde-ortalama-sancisi-2026-yks-tablosu-bir-uyaridir-693</guid>
                <description><![CDATA[Eğitimde ‘Ortalama’ Sancısı: 2026 YKS Tablosu Bir Uyarıdır..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>ÖSYM’nin 21 Temmuz 2026’da açıkladığı YKS sonuçları, Türkiye’nin eğitim sistemindeki kronik yarayı bir kez daha kanattı. 2,5 milyona yakın gencin girdiği sınavda TYT Temel Matematik’te 40 soruda ortalama 6,8 net, Fen Bilimleri’nde 20 soruda 4,3 net… Puanı dahi hesaplanamayan 67 binden fazla aday. Bu rakamlar istatistik değil, bir neslin geleceğine vurulmuş ağır bir damgadır.</p>

<p>Köklü okullardan çıkan birkaç şampiyonun başarı öyküleri, asıl tabloyu gizleyemez. Kartal Anadolu İmam Hatip’ten, Kabataş Erkek’ten birinciler çıkarken, kitlesel bir öğrenme kaybı yaşanıyor. Bu, “öğrenciler tembel” diye geçiştirilemeyecek kadar derin ve yapısal bir krizdir.</p>

<p>Yirmi Yıllık Deneylerin Bedeli...</p>

<p>Son yirmi yılda eğitimde sayısız “reform” yapıldı. Sistemden müfredata, sınavdan öğretmen atamalarına kadar neredeyse her şey değişti. Gece yarısı kararnameleriyle yürürlüğe konan kurallar, ne öğrenciye ne öğretmene istikrar bıraktı. Sürekli değişen hedefler, eğitimde tükenmişlik yarattı; öğrenciler “bu sene ne çıkacak?” kaygısıyla, öğretmenler ise belirsizlik içinde kaldı.</p>

<p>Müfredat değişiklikleri ise en büyük sorunlardan biri. Pedagojik ilkeler, bilimsel veriler ve saha deneyimi yerine, tepeden inen, kapalı kapılar ardında şekillenen içerikler dayatıldı. Öğretmenler, akademisyenler ve veliler yeterince dahil edilmedi. Sonuç ortada: Sorgulama yeteneği zayıf, analitik düşünceden yoksun, temel fen ve matematik okuryazarlığı alarm veren nesiller.</p>

<p>Öğretmenler de bu tablonun mağduru..</p>

<p>Her başarısızlığın sorumlusu olarak hedef gösterilmeleri, mesleki itibarlarını aşındırdı. Buyurgan üslup, siyasi atamalar ve pedagojik özerkliğin kısıtlanması, okul iklimini zehirledi. Motivasyonu düşen öğretmenle kaliteli eğitim olmaz.</p>

<p>Eşitsizlik ve Piyasa Mantığı.</p>

<p>YKS verileri, devlet okulları arasındaki uçurumu da gözler önüne seriyor. Parası olan özel okullara veya etütlere yönelirken, dar gelirli ailelerin çocukları sistemin çatlaklarında kayboluyor. Kamusal eğitimin niteliğinin düşmesi, eğitimi sınıfsal bir ayrışma aracına dönüştürdü.<br />
Üstelik diploma artık güvence olmaktan çıktı. Lise ve üniversite mezunları işsizlik veya güvencesiz çalışma kıskacında. Çıraklık ve MESEM gibi uygulamalar, erken yaşta ucuz iş gücüne yönlendirme eleştirilerini haklı çıkarıyor. Eğitim, gençleri nitelikli bireyler olarak yetiştirmek yerine, piyasanın kısa vadeli ihtiyaçlarına göre şekillendiriliyor gibi görünüyor.</p>

<p>Eleştirinin Ötesinde Gerçek..</p>

<p>Elbette sorun tek boyutlu değil. Ailelerin eğitim desteği, sosyoekonomik koşullar, dijital çağın dikkat dağınıklığı ve kültürel faktörler de etkili. Ancak bunlar, kamu politikasının sorumluluğunu azaltmaz.</p>

<p>&nbsp;Uluslararası testlerde (PISA, TIMSS) yıllardır süren düşük performans, “münferit” değil, sistematik bir başarısızlığın göstergesi.<br />
Eğitim politikaları, ideolojik tercihlerden ve günübirlik hesaplaşmalardan arındırılmadıkça; liyakat, istikrar ve bilimsel yaklaşım ön plana çıkarılmadıkça bu tablo düzelmeyecek.</p>

<p>Kamusal, erişilebilir, kaliteli ve analitik düşünmeyi merkeze alan bir eğitim modeli şart.</p>

<p>67 bin gencin puansız kalması, matematiğin 6,8’de kalması kimsenin “kaderi” değil. Bu, eğitim sistemimizi yöneten anlayışın karne notudur. Artık halı altına süpürme zamanı geçti. Ya köklü bir zihniyet ve yapı değişikliği yapacağız ya da her yıl aynı acı tabloyu izlemeye devam edeceğiz.</p>

<p>Gençlerin geleceği, siyasi rekabetin veya kısa vadeli hesapların malzemesi olamayacak kadar değerli. Eğitimde acil, cesur ve kapsayıcı reformlar gerekiyor. Aksi takdirde “ortalama”nın sancısı, toplumun tamamına sirayet edecek.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Jul 2026 10:08:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hayalleri gerçek oldu</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/hayalleri-gercek-oldu-692</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/hayalleri-gercek-oldu-692</guid>
                <description><![CDATA[Hayalleri gerçek oldu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Servet Armağan’a ortaokul yıllarında bir arkadaşı, Eşref Edip’in Bediüzzaman’ın küçük “Tarihçe-i Hayat” adlı kitabını verdi.</p>

<p>Kitabı okuduktan sonra Risale-i Nurları merak etti. Bediüzzaman’ın talebesi Abdullah Yeğin’i yıkık, bakımsız ve kimsenin oturmadığı Rıdvaniye Camisinin hücresindeki yerinde ziyaretine gitti. Kısa bir tanışmadan sonra Servet Armağan, “Ne yapıyorsunuz ne ediyorsunuz?” diye sorular sordu. Abdullah Yeğin kısa bir açıklamadan sonra Servet Armağan’a daktiloyla yazılmış Risale-i Nur’dan birkaç parça yazı verdi, “Bunları oku geri getir” dedi. Yazıları okuduktan sonra geri getirdi. Böylece Risale-i Nurlar’la ilk defa ciddî tanışmış oldu.</p>

<p>Abdullah Yeğin Rıdvaniye Cami hücresinde sabahtan akşama kadar risaleleri anlatacak birilerini beklerdi. Bazı günler bir kişi dahi gelmezdi.&nbsp;</p>

<p>Abdullah Yeğin Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi son sınıf öğrencisi iken okulu bırakıp Risale-i Nur’un zahmetli hizmetine talip olunca Bediuzzaman, “Urfa’ya git” demiş, o da gitmişti.</p>

<p>Servet Armağan liseden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı. Mezun oluncaya kadar Kirazlı Mescit sokağı 46 numaralı Risale-i Nur dershanesine devam etti. Bediüzzaman’ın İstanbul’a son gelişinde ziyaretine gitti. Yüz yüze geldiğinde izdiham yüzünden elini öpemedi. Bu ziyaret için “Üstadı uzaktan görebildim” dedi.&nbsp;</p>

<p>İstanbul yıllarında Bediüzzaman’ın talebeleriyle tanıştı ve derslerine katıldı. Dershanede kaldığında baskına uğradı ama cezaevine girmedi. Bekir Berk’in yazıhanesine giderek ona yardımcı oldu. Daha sonra aynı fakültede “anayasa hukuku kürsüsü” asistanı olarak kabul edilince Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in talebesi oldu. Bediüzzaman’ın talebelerinden Mustafa Sungur ve birkaç Nur talebesiyle Ali Fuat Hocanın ziyaretine giderek Risale- Nurlar hakkında sohbette bulundu. Sohbette Ali Fuat Başgil, “Risale-i Nurlar İbni Rüşd’ün tarz ve ifadesine benziyor” dedi.</p>

<p>Servet Armağan Risale-i Nur camiası içinden yetişen ilk akademisyen olarak bilindi. 1970’li yılların başlarında Ankara’da akademik çalışmalarına devam ederken Bediüzzaman’ın talebesi Bayram Yüksel, “Servet Armağan gibi olmak lazım” diye onu talebelere örnek gösterdi.&nbsp;</p>

<p>Servet Armağan 1990-1992 yılları arasında Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı olarak göreve başladı. Ardından 1992’de Şanlıurfa Harran Üniversitesi’nin kurucu rektörü olarak göreve getirildi.&nbsp;</p>

<p>Servet Armağan rektör olduktan sonra Rıdvaniye Camii’ne gitti. Çocukluk yıllarında Rıdvaniye Camii’nde Abdullah Yeğin’den dinlediği Risale-i Nur derslerini hatırladı. Ardından Bediüzzaman’ın talebelerinden Zübeyir Gündüzalp ve Hüsnü Bayram’ın sohbetleri aklına geldi. Çocukluğunda gittiği yıkık, bakımsız, rutubetli, sobasız, yakacaksın, soğuk odanın soğukluğunu hissetti.&nbsp;</p>

<p>Rıdvaniye Camii’nden çıktıktan sonra “Hayallerimi gerçekleştirme fırsatı” diyerek hemen Rıdvaniye Camii’ni restore çalışması başlattı. 25 hücrenin restoresini tamamladıktan sonra kapılarını taktı. En büyük hücreyi valilik izniyle rektörlük misafirleriyle görüşme odası yaptı. Geniş odada; öğretim üyeleri, bakanlar ve yabancı misafirleri ağırladı. Abdullah Yeğin ile ilk ders yaptığı odayı düzenleyerek Risale-i Nur derslerinin okunduğu bir oda yaptı.</p>

<p>Hiç kimseye kolay kolay nasip olmayan bu çalışmalar Servet Armağan’a nasip oldu. Çocukluk hayallerini büyük bir cesaret ve fedakârlıkla gerçekleştirmişti.&nbsp;</p>

<p>Demek ki insan bir şeyi ihlâsla çok isterse ve fiilî duasını da yaparsa olmayacak bir şey yoktur.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>Ömer Özcan, Ağabeyler Anlatıyor-4</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Jul 2026 09:18:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gücü Eşeğe Yetmeyince Semerini Dövmek: İran’ın Çaresizlik Faturası Yine Kürtlere Kesiliyor</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/gucu-esege-yetmeyince-semerini-dovmek-iranin-caresizlik-faturasi-yine-kurtlere-kesiliyor-691</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/gucu-esege-yetmeyince-semerini-dovmek-iranin-caresizlik-faturasi-yine-kurtlere-kesiliyor-691</guid>
                <description><![CDATA[Gücü Eşeğe Yetmeyince Semerini Dövmek: İran’ın Çaresizlik Faturası Yine Kürtlere Kesiliyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>​Orta Doğu, küresel aktörlerin ve bölgesel diktatörlüklerin kendi çıkarları uğruna sahneye koyduğu kanlı senaryoların merkez üssü olmaya devam ediyor. Bu karmaşık denklemde, başından beri haklı ve onurlu bir duruş sergileyerek "Bu savaş bizim, yani Kürtlerin savaşı değildir" diyenlerin ne kadar öngörülü olduğu bugün yaşanan gelişmelerle bir kez daha kanıtlanıyor. Savaşın başladığı günlerde Bu konuda bir yazı kaleme almıştım.</p>

<p>İran coğrafyasındaki Kürt örgütlerinin bu kirli savaşa dahil olmayacaklarını deklere etmesi, emperyalist planları ve onların bölgedeki taşeronlarını kuşkusuz çılgına çevirdi. Kürtleri piyon olarak kullanmayı başaramayan &nbsp;Trump yönetimi ve Tom Barrack gibi Orta Doğu temsilcileri, kirli senaryoları devreye sokarak Kürtleri "silah hırsızlığıyla" itham edecek kadar alçaldılar. Her ne kadar sonradan ABD Dışişleri "yanlış yönlendirme" kılıfıyla geri adım atsa da, bu durum egemen güçlerin Kürt halkına yalnızca bir "aparat" gözüyle baktığının en somut göstergesiydi.</p>

<p>​Ancak madalyonun diğer yüzünde, bölgesel sıkışmışlığının acısını Kürtlerden çıkarmaya çalışan çaresiz bir İran rejimi var. Kürtler ne kadar tarafsız kalmaya, kendi topraklarını ve halkını bu ateş çemberinden korumaya çalışsa da, İslam Cumhuriyeti’nin kadim Kürt düşmanlığının hedefi olmaktan kurtulamıyorlar.</p>

<p><strong>​Çaresizliğin Füzeleri: Erbil ve Süleymaniye..</strong></p>

<p>​Kürtçede çok anlamlı bir söz vardır: “Qeweta wî ji kerê re tunne bu, bela xwe di kûrtên de dide” (Gücü eşeğe yetmiyordu, semerine çatıyordu). Bugün İran’ın içine düştüğü tam olarak bu acziyet halidir.</p>

<p>​ABD ve İsrail, İran’ın neredeyse bütün üst düzey askeri ve sivil liderlerini, generallerini kendi kalelerinde nokta operasyonlarla ortadan kaldırdı. İran, bu saldırılarda binlerce askerini ve prestijini kaybetti.</p>

<p>İran ise ittifaka şimdiye kadar kayda değer bir zarar veremedi.Tabiri caiz ise ittifaktan tek bir onbaşıyı bile cezalandıramadı.</p>

<p>&nbsp;Askeri ve istihbari olarak kelimenin tam anlamıyla "felç olan" Tahran rejimi, içerideki ve dışarıdaki bu muazzam itibar kaybını örtbas etmek için yüzünü savunmasız Kürt coğrafyasına dönüyor.</p>

<p>​Gücü küresel güçlere yetmeyen İran; hıncını, öfkesini ve yenilgisini Erbil’e, Süleymaniye’ye füze yağdırarak kapatmaya çalışıyor.</p>

<p>Son olarak dün Komele’nin (Kürdistan Emekçiler Topluluğu) Zirgiwêze Üssü’ne yönelik gerçekleştirilen terör saldırısı ve 9 peşmergenin şehit edilmesi, bu kör öfkenin ve derin korkunun son halkasıdır. PJAK’ın da yaptığı açıklamada dikkat çektiği üzere; bu saldırılar münferit askeri operasyonlar değil, Kürt halkının özgür iradesine yönelik sistematik bir soykırım siyasetinin devamıdır.</p>

<p><strong>​Kürdistan Bölgesi’ne Yönelik Bitmeyen Ambargo ve Can Kayıpları</strong></p>

<p>​Bugüne kadar Irak Kürdistan Federe Bölgesi, İran’ın adeta "günah keçisi" ve açık hedef tahtası haline getirildi.</p>

<p>Sadece son birkaç yılı incelediğimizde bile bilançonun ve vahşetin boyutu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır:</p>

<p>​Sivil Katliamlar ve Füze Saldırıları: İran, Erbil’de iş insanlarının evlerini "Mossad üssü" bahanesiyle füzelerle vurarak henüz beşikteki bebekleri, sivilleri katletti.</p>

<p>Süleymaniye ve Erbil kırsalındaki mülteci kampları, siyasi parti büroları defalarca kamikaze İHA'lar ve balistik füzelerle hedef alındı.</p>

<p><strong>​İçeride İdam, Dışarıda Suikast:</strong><br />
&nbsp;</p>

<p>İran rejimi bir yandan Doğu Kürdistan’da (Rojhilat) her gün Kürt gençlerini uyduruk mahkemelerle darağacına gönderirken, sınır hatlarında ekmek parası için dağları aşan Kolberleri acımasızca katlediyor. Diğer yandan sınırın ötesine, Güney topraklarına sızarak siyasi sığınmacılara suikastlar düzenliyor.</p>

<p><strong>​ABD ve İran’ın Kürtleri Kışkırtan Ortak "Kumpası"</strong></p>

<p>​Burada görülmesi gereken en tehlikeli oyun, birbirine "düşman" gibi görünen ABD ve İran’ın, Kürt halkını kışkırtma ve istikrarsızlaştırma noktasında nasıl gizli bir paralellik içinde hareket ettiğidir. Bir yandan ABD, Kürtleri kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda cepheye sürmek için diplomatik ve askeri baskı uygulayıp zemin hazırlarken; diğer yandan İran, bu baskıyı bahane ederek Kürtlerin kazanımlarına saldırmaktadır. İki güç de Kürt halkının kendi ayakları üzerinde duran, tarafsız ve barışçıl bir strateji izlemesinden rahatsızdır. Kürtleri sürekli bir çatışmanın içine çekerek istikrarsızlaştırmak, her iki egemen gücün de bölgesel planlarına hizmet etmektedir.</p>

<p><strong>​Sonuç Yerine..</strong><br />
&nbsp;</p>

<p>​Komele üssünde şehit düşen 9 peşmergenin ve bugüne kadar bu topraklarda toprağa verilen yüzlerce Kürt evladının kanı, bize tek bir hakikati haykırmaktadır: Ulusal birlik ve ortak mücadele.</p>

<p>​İran’ın sivil alanları bombalayarak, peşmergeyi hedef alarak yaratmak istediği korku iklimi, aslında kendi sonunu gören bir diktatörlüğün can havliyle çırpınışından başka bir şey değildir. Kürt halkı, ne ABD’nin Orta Doğu’daki paravan askeri olmayı kabul edecek ne de İran’ın yenilgi psikolojisini tatmin edeceği bir kum torbası olacaktır. Tarih, gücü eşeğe yetmeyip semerini dövenlerin değil; kendi meşru ve onurlu davasında kenetlenen halkların zaferini yazacaktır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 18:20:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tarih ile Umut Arasında - Van’ın Kültürel Durumu  </title>
                <category>Mülkiye Tekin</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/tarih-ile-umut-arasinda-vanin-kulturel-durumu-690</link>
                <author>m.tekin@vanmed.net (Mülkiye Tekin)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/tarih-ile-umut-arasinda-vanin-kulturel-durumu-690</guid>
                <description><![CDATA[Tarih ile Umut Arasında - Van’ın Kültürel Durumu  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Van: Tarih ile Umut Arasında - Van’ın Kültürel Durumu &nbsp;<br />
Geçmişin Anılarından Yarının Hayallerine</p>

<p><strong>Önsöz &nbsp;</strong><br />
Van sadece büyük bir göl ve meşhur kahvaltısı değildir. Van bir ruhtur, bir hikayedir, bir sestir. Dağların arasında, gölün kıyısında binlerce yıldır burada insanlar kültür üretiyor. Peki bugün soruyoruz: Bu kültür nerede? Nasıl oldu ve nasıl olacak? Bu yazı bu sorulara cevap arıyor.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/445e8962-590e-4852-8142-b34d45867056.jpg" style="height:800px; width:671px" /></p>

<p><strong>1. Dün: Van Kültürünün Derin Kökleri &nbsp;</strong><br />
Tarihi Miras &nbsp;<br />
Van’ın tarihi Urartularla başlar. Başkentleri "Tuşba" buradaydı. Kayaların üzerindeki Van Kalesi hala Urartu krallarının hikayesini anlatıyor. Sonra Ermeniler, Selçuklular, Moğollar, Akkoyunlular ve Osmanlılar geldi. Her biri bu topraklarda bir iz bıraktı. Adadaki Akdamar Kilisesi, Ulu Cami, Hoşap Kalesi, Muradiye Köprüsü... Bunların hepsi taş kitaplar.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/968a8df4-4871-467e-ad2d-3f6bf0f64c6e.jpg" style="height:333px; width:800px" /></p>

<p><strong>Sözlü Kültür ve Sanat &nbsp;</strong><br />
Van yüzyıllarca Dengbejliğin merkeziydi. Dengbej türküsüyle tarih, aşk ve acıyı anlatırdı. 3 adımlı Van Halayı, rengarenk kıyafetler, kadınların altın ve gümüşleri kimlikti. &nbsp;<br />
Vanlı kadınlar elleriyle halı, kilim ve heybeler dokur. Her motif bir hikayedir. Van gümüş işlemeciliği tüm Doğu’da meşhurdu. Ve farklı gözlü "Van Kedisi" de şehrin sembolü oldu.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/af21ea37-c265-4e13-88c4-4d2dbe7411fe.jpg" style="height:800px; width:531px" /></p>

<p><strong>Dil ve Bilim &nbsp;</strong><br />
Van her zaman çok dilli bir şehirdi. Medreselerinde Kürtçe, Türkçe, Arapça ve Farsça birlikte okutulurdu. Alimler, şairler ve filozoflar burada yetişti. Bu zenginlik Van’ı medeniyetlerin kavşak noktası yaptı.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/15e8e0d8-e850-4116-aa61-a9dc4b025533.jpg" style="height:586px; width:800px" /></p>

<p><strong>2. Bugün: Van’da Işık ve Gölge &nbsp;</strong><br />
Olumlu Yönler &nbsp;<br />
- Üniversite ve Gençler: Yüzüncü Yıl Üniversitesi ile Van gençleşti. Edebiyat dernekleri, öğrenci tiyatro grupları, duvar gazeteleri açıldı. Gençler umutlu.<br />
- Festivaller ve Etkinlikler: Son yıllarda Van Kültür Yolu Festivali, konserler, sergiler ve tiyatrolar şehre renk kattı. Bu yeni kapılar açıyor.<br />
- Dijital ve Medya: Gençler bugün Youtube ve TikTok’ta Kürtçe müzik, komedi ve şiir üretiyor. Kültür artık sadece sahnede değil, avuçlarının içinde.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/e90bf18a-b99d-44ee-a926-47336dcb93ae.jpg" style="height:800px; width:675px" /></p>

<p><strong>Zorluklar ve Yaralar &nbsp;</strong><br />
- Göç ve Kopuş: Büyük göçle köy ve yaşlılarla bağ koptu. Annelerimizin söylediği ninni, masal ve hikayeler azaldı.<br />
- Destek Eksikliği: Yerel bir sanatçı albüm yapmak için, bir yazar kitap bastırmak için destek bulamıyor. Birçok kişi bu yüzden sanatından vazgeçiyor.<br />
- Unutulma Tehlikesi: Dengbej kalmadı. Bazı el sanatları sadece müzelerde kaldı. Hızlı davranmazsak bu miras 10-15 yıl içinde kaybolacak.<br />
- Altyapı Eksikliği: Gece 12’ye kadar açık kütüphaneler, profesyonel tiyatro salonları, bağımsız sanat galerileri yeterince yok.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/9aa38080-4966-4eab-817f-b9bfd8048d9a.jpg" style="height:800px; width:500px" /></p>

<p><strong>3. Yarın: Bir Başka Van İçin Hayaller ve Öneriler &nbsp;</strong><br />
Van’ın kültür başkenti olması için ortak bir çalışmaya ihtiyaç var. Bu 5 adım yolu açabilir:</p>

<p><strong>1. Yerel İnsana Yatırım &nbsp;</strong><br />
Yazar, ressam, filmci ve müzisyen gençler için fon, burs ve ödüller konulmalı. Ücretsiz atölyeler açılmalı. Sanat lüks değil, ihtiyaçtır.</p>

<p><strong>2. Kültürel Altyapı Kurmak &nbsp;</strong><br />
Her mahalleye kütüphane. Her ilçeye kültür merkezi. Gerçek bir şehir tiyatrosu. Bunlar masraf değil, geleceğe yatırımdır.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/d165f0ea-8814-4e86-9f46-599b19668afc.jpg" style="height:800px; width:599px" /></p>

<p><strong>3. "Van Arşivi Projesi" &nbsp;</strong><br />
Acele etmeli ve yaşlılarla, dengbejlerle röportajlar yapmalıyız. Tüm türküler, masallar, fıkralar ve Van ağzı kameraya alınmalı ve dijital bir arşive girmeli. Bu ahlaki görevimiz.</p>

<p><strong>4. Kültür Turizmi: Gölün Ötesi &nbsp;</strong><br />
Turistler sadece kahvaltı için gelmesin. "Dengbej Yolu", "Gümüş İşleme Atölyeleri", "Sözlü Kültür Müzesi" için de gelsinler. Kültür ekonomiyi de döndürebilir.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/85976453-70ec-498a-8be5-a8569d4371f0.jpg" style="height:508px; width:800px" /></p>

<p><strong>5. Birlikte Yaşama Ruhunu Canlandırmak &nbsp;</strong><br />
Van’ın büyüklüğü her zaman çok dilliliğinde ve hoşgörüsündeydi. Bu mirası yeniden yaşamalıyız. Çünkü kültür farklılıklara yer verdikçe zenginleşir.</p>

<p><strong>Son Söz: Umut Mesajı &nbsp;</strong><br />
Van göl gibi derindir. Doğru taşı atarsak dalgası uzağa gider. &nbsp;<br />
Van’ın gerçek zenginliği gölün dibinde değil, insanlarının dilinde ve kalbinde. &nbsp;<br />
Bugün bir dengbejin sesine, bir ressamın çizgisine ve bir şairin yazısına sahip çıkarsak, sadece kültürü korumuş olmayız. Çocuklarımızın geleceğini korumuş oluruz. &nbsp;<br />
İnanıyorum. Van yapabilir.</p>

<p>_Saygı ve sevgilerimle</p>

<p>----------------------------</p>

<p><strong>WAN: DI NAVA AV, KEvir Û ÇÎROKAN DE - 3000 SALÎ SERBILINDÎ</strong></p>

<p>PÊŞEKI<br />
Wan tenê bajarekî li ser nexşeyê nîne. Wan pirtûkek vekirî ye. Her rûpelek wê bi av, kevir û dilê mirov hatiye nivîsandin. Li rojhilatê Tirkiyê, li ber Gola Wanê rûniştiye mîna dayikek pîr û jîr. 3000 salî dîrok, çand, êş û hêvî di nav laşê wê de dijîn. Kovarên cîhanê gava behsa "cihên ku divê bêne dîtin" dikin, navê Wanê bêguman tê gotin. Lê Wan ji wêneyan mezintir e. Wan tê jiyîn.</p>

<p>Ev nivîs hewl dide Wanê bi hemû rengên xwe bide naskirin: bi erdnîgariya wê, dîroka wê, ronahiyên wê, huner û çanda wê.</p>

<p>1. ERDNÎGARÎ: KEÇEKA ÇIYA Û GOLÊ<br />
Wan li herêma Rojhilatê Anatoliyayê, li bilindahiya 1720 metreyî hatiye avakirin. Derdora wê bi dîwarekî xwezayî hatiye dorpêçkirin: Çiyayê Sîpan 4058m, Çiyayê Erek 3186m, Çiyayê Artos 3550m. Ev çiya hem Wanê diparêzin hem jî avhewayê dijwar dikin.</p>

<p>Gola Wanê dilê vê coğrafyayê ye. Ew gola herî mezin a Tirkiyê ye û ya herî mezin a sodalî ya cîhanê ye. Rûerda wê 3713 km² ye. Ava wê şor e, nayê vexwarin lê derman e. Di havînê de kesên bi nexweşiyên çerm tên seravê. Rengê wê roj bi roj diguhere: sibê şîn, êvarê zêrîn.</p>

<p>Zivistanên Wanê dirêj û bi berf in. Carinan 2 metre berf dibare. Lê ev dijwarî mirovan hîn kiriye ku bibin xwedî hêz. Havîn kurt lê xweş in. Êvarên li kenarê golê sermayeke sivik heye, tew di Tebaxê de jî.</p>

<p>Wan li ser riya koçberiya çûkanda ye. Her sal bi hezaran cureyên çûkan ji vir derbas dibin. Herêm herwiha xwedî kaniyên germ û zinarên volkanîk e. Erdê volkanîk tovê xweş çêdike. Ji ber vê yekê zeviyên Wanê dewlemend in.</p>

<p>Pişika Wanê sembola herî girîng a vê erdnîgariyê ye. Di cîhanê de tenê li vê hewzeyê dijî. Çavên wê yek şîn yek zer in. Li gor efsaneyê, ew ji hezkirina golê avjeniyê fêr bûye.</p>

<p>2. DÎROK: HER KEvir ÇÎROKEK E<br />
Dîroka Wanê bi Keyaniya Ûrartûyan MÖ 9. sedsal dest pê dike. Paytexta wan Tûşpa bû û îro em jê re dibêjin Kela Wanê. Kela li ser zinarekî 80 metre bilind radiweste û tevahiya bajar û golê di bin kontrola xwe de digire. Li ser dîwaran hîn jî nivîsên Qeuneformî yên Padîşah Sardurî û Xerxa hene. Ûrartiyan li vir perestgeh, avahî û kanalên avê çêkirin. Çawûştepe, Ayanis, Toprakkale hemû ji wê serdemê mane.</p>

<p>Piştî Ûrartûyan, Med, Faris, Îskender, Roma û Sasaniyan li vir hukum kirin. Lê ya herî girîng bandora Çanda Ermeniyan bû. Di sala 921an de li Girava Axtamarê Dêra Xaça Pîroz hat çêkirin. Kevirên wê mîna dantelê hatine xêzkirin. Sahneyên ji Încîlê: Adem û Hewwa, Nûh, Îsa. Ev dêr îro mîraseke cîhanî ye.</p>

<p>Di sedsala 11an de Selçûkiyan hatin. Di 1548an de Wan ket bin destê Osmaniyan û bû Eyaleta Wanê. Di vê demê de çanda bajêr du beş bû: hundirê kelê û derve. Mizgeft, medrese, kervansaray hatin çêkirin.</p>

<p>Sedsala 20an ji Wanê re dijwar bû. Koçberî, şer û erdhejîn. Lê her carê Wan ji nû ve rabû. Îro li her kolanê şopeke dîrokê heye. Tu di nav kolanan de dimeşî, tu di nav 3000 salan de digerî.</p>

<p>3. JÎYANA RONYAHÎ Û ENTELEKTUEL<br />
20 salên dawî ji bo Wanê serdema ronahiyê bû. Zanîngeha Yüzüncü Yıl a Wanê 1982 hate damezrandin. Îro bi dehan hezar xwendekar hene. Fakûlteyên wêje, dîrok, civaknasî û hunerê bûne navenda fikrê ya herêmê.</p>

<p>Wêje: Wan her tim dayika wênesazan bû. Bi Tirkî: Yakup Kadri Karaosmanoğlu ji Wanê ye. Yılmaz Güney bi fîlmên xwe êşa Anatoliyayê anî cîhanê. Bi Kurdî: helbestvan û nivîskarên ciwan îro bi kovarên wekî Wanê, Rûpel, Hevî dengê xwe bilind dikin. Mijarên sereke: gol, sirgûn, windabûn, lê di heman demê de berxwedan.</p>

<p>Sînema û Şano: Festîvala Fîlma Kurt a Martiya Zêrîn her sal ciwanên ji tevahiya Tirkiyê tîne Wanê. Şanoyên bajarî bi Kurdî û Tirkî tên lîstin.</p>

<p>Çapemenî: Rojname û malperên herêmî rojane behsa pirsgirêk û çareseriyan dikin. Wan êdî tenê "bajarekî sînorî" nîne, bajarekî ku diaxive ye.</p>

<p>Ronahiyên Wanê dizanin ku çand tenê bi dîrokê nabe. Divê pirtûk jî bê xwendin, fîlm jî bê dîtin, helbest jî bê gotin.</p>

<p>4. ÇAND: KED, DENG Û MÊVAN<br />
Çanda Wanê li ser 3 stûnan radiweste.</p>

<p>A. Muzîk û Dengbêjî &nbsp;<br />
Dengbêjî kevnarîna herî mezin a Wanê ye. Dengbêj bi tenê, bê amûr, an jî bi saz û tembûrê çîrokên dirêj dibêje. Mijar: evîn, mirin, sirgûn, kahramanî. Şakiro, Karapetê Xaco ji vê axê derketin. Îro ciwan vê kevneşopiyê bi awayekî nûjen didomînin. Govend jî beşeke girîng e. Di dawetan de dest bi dest dibin û êşê vediguherînin hêzê.</p>

<p>B. Hunerên Destan &nbsp;<br />
Jinên Wanê bi destên xwe dîrokê dinivîsin. &nbsp;<br />
- Zîvkarîya Telkarî: Zîv bi destan tên kişandin û dibin zeng, guhar, kemer. Her yek yekta ye. &nbsp;<br />
- Xaliyê Wanê: Bi rengên sor, şîn û zer. Her nexşe xwedî wate ye: "çav", "dar", "av". &nbsp;<br />
- Battaniyeya Wanê: Ji hiriya bizinan tê çêkirin. Sar nagire.</p>

<p>C. Rûreşm û Mêvanperwerî &nbsp;<br />
Li Wanê derî ji bo mêvan vekirî ye. Yê were malê, berî her tiştî çay tê pêşkêş kirin. Paşê taştê. Newroz bi agirên mezin tê pîroz kirin. Di dawetan de 3 roj govend tê lîstin.</p>

<p>5. HUNER Û XWARIN: TAMA WANÊ<br />
Hunerên Dîtbarî: Fakûlteya Hunerên Ciwan a YYÜ û galeriyên serbixwe her meh pêşangehan vedikin. Mijara herî bijarte: rojava li ser golê. Ressam saetan rûdinişin û rengên avê dişopînin.</p>

<p>Xwarin: Ger tu behsa Wanê bikî û behsa xwarinê neke, tu tiştek negotiye. &nbsp;<br />
- Taştêya Wanê: Di cîhanê de ya herî dewlemend. 30 cureyî zêdetir: peynîrê giyayî, qaymeq, murtuğa, kavut, hêk, zeytûn. &nbsp;<br />
- Kavut: Ji ardê genim û rûn tê çêkirin. Xwarina zivistanê ye. &nbsp;<br />
- Ayran Aşî, dewîn Kube, Keledoş, İçli Köfte &nbsp;<br />
- Otlu Peynir: Peynîrê ku di nav çerm de bi giyayên çiyê tê hilanîn. Tama wê tenê li vir heye. &nbsp;<br />
- Soda: Ji golê tê derxistin û di pîşesaziyê de tê bikaranîn.</p>

<p>Xwarina Wanê mîna mirovan e: sade lê kûr, germ û têrker.</p>

<p>6. WAN BI ÇI NAVDAR E? LÎSTEYA SERBILINDIYÊ<br />
1. &nbsp;Gola Wanê - Deryayeke bê deryayî<br />
2. &nbsp;Kela Wanê - 3000 salî şahidê dîrokê<br />
3. &nbsp;Dêra Axtamarê - Hunerê kevirî<br />
4. &nbsp;Pişika Wanê - Sembola bajar<br />
5. &nbsp;Taştêya Wanê - Tescîlkirî<br />
6. &nbsp;Dengbêjî - Mîrateya zimanê devkî<br />
7. &nbsp;Zîvkarî û Xalî - Hunerê destan<br />
8. &nbsp;Festîval - Gola Wanê Kültür Sanat Festivali</p>

<p>DAWÎ: WAN ÇI YE?<br />
Wan bajarekî birîndar e. Gelek erdhej, gelek koç, gelek êş dîtiye. Lê Wan tu carî serî netewandiye. Çimkî gol heye. Çimkî ciwan hene. Çimkî her malek pirtûkxaneyek e.</p>

<p>Wan cihê ku borî û pêşeroj hev dibînin e. Tu li kelê radiwes</p>

<p>Ger tu bixwazî Tirkiyê fêm bikî, divê tu bî Wanê. Ger tu bixwazî mirovahiyê fêm bikî, divê tu li çavên mirovekî Wanî binihêrî. Li wir tu hem xemgîniyê dibînî hem jî hêviyê.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Jul 2026 10:26:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2026/07/mulkiye-tekin-1784188909.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ZİLAN KATLİAMI ÜZERİNDEN 96 YIL GEÇTİ</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/zilan-katliami-uzerinden-96-yil-gecti-689</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/zilan-katliami-uzerinden-96-yil-gecti-689</guid>
                <description><![CDATA[ZİLAN KATLİAMI ÜZERİNDEN 96 YIL GEÇTİ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Van’ın Erciş ilçesine bağlı Zilan Deresi’nde 13 Temmuz 1930’da binlerce Kürt’ün hayatını kaybettiği katliamın üzerinden 96 yıl geçti.</p>

<p>Adını olayın yaşandığı Zilan Deresi’nden alan Zilan Katliamı’nın üzerinden 96 yıl geçmesine rağmen acısı hala unutulmadı.</p>

<p>Zilan Deresi’nde, onbinlerce Kürt’ün kadın, çocuk ve yaşlı demeden katledilmesinin üzerinden 96 yıl geçti.</p>

<p>1930 yılının Temmuz ayında Ağrı Dağı Ayaklanması sırasında Ferik Salih Omurtak komutasındaki 9. Kolordu tarafından Zilan Deresi’ne sığınan onbinlerce Kürt vahşi bir şekilde katledildi. Katliamda insanlığın en ağır suçları işlendi. Anne karnındaki bebekten en yaşlısına kadar onbinlerce Kürt şehit edildi.</p>

<p>Zilan Deresi’nde hamile kadınların karınları deşilerek bebeklerin cinsiyetine bakıldı. İnsanlar birbirine bağlanarak kurşuna dizildi.</p>

<p>Çemê Gurcemê vadisinde, binlerce insan birbirlerine bağlanarak toplu bir şekilde vahşice katledildi.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/157b1c72-6d75-415c-9dcd-8c93719ce6e7.jpg" style="height:800px; width:761px" /></p>

<p>16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre 15 bin kişi, bizzat Ağrı Dağı ayaklanmasında da yer alan Kürt yazar Hesen Hişyar Serdi'ye göre, Ademan, Sipkan, Zilan ve Hesenan aşiretlerden oluşan 18 köyden 47 bin kişi, Ermeni araştırmacı Garo Sasuni'e göre, 5.000 kadın, çocuk, ve yaşlı öldürülmüştür.</p>

<p>200 köy yakıldı</p>

<p>Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi ise, “Zilan Bölgesi vadilerinden birinde 1.550 kişi kesildi, Erciş bölgesinde 200 köy yakıldı, Patnos sahasında yakılıp yıkılmayan tek köy kalmadı, Türk askerleri, Kürtlerin hayvanlarını da alıp aşırdılar” şeklinde aktardı.</p>

<p>Türk Ordusu katliamda, iki kolordu (7. Kolordu ve 9. Kolordu) ve 80 uçaktan oluşan hava gücü kullandı.</p>

<p>Cumhuriyet gazetesi 16 Temmuz 1930 tarihinde Zilan Katliamı için, “Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Zilan Katliamı’nda görev alan bir asker anılarında insanları makineli tüfeklerle öldürdüklerini belirtiyor.</p>

<p>Katliamda görev alan asker, şu ifadeleri kullanıyor:</p>

<p>“Kadın, çocuk ve bebekler dahil herkesi, bölgedeki bütün köylerin halkını, binlerce insanı, Zilan deresine doldurdular.</p>

<p>Etraflarını makineli tüfeklerle çevirdiler. Makineli tüfeklerin başında bizler, yani erler vardı. Ellerimiz tetikteydi ve namlular topluluğa dönüktü. Bizim arkamızda erbaşlar sıralanmıştı. Elleri tüfeklerin tetiğinde namluyu bize yöneltmişlerdi. Onların arkasında, üçüncü sırada subaylar tabancaların namlusuna mermiyi sürmüş bekliyorlardı.</p>

<p>Biz ateş etmesek erbaşlar bizi vuracaklardı. Onlar bizi vurmazsa subaylar onları ve bizi vuracaklardı. Tetiğe bastık. Binlerce mermi deredeki insan topluluğunun üzerine ateş kustu. Kadınların, çocukların, yaşlı, genç erkeklerin korkunç çığlıkları dereyi sardı. Bir süre sonra çığlıklar iniltiye dönüştü. Ve sonra iniltiler de kesildi. Yaşlı ve genç erkeklerin yanında, binlerce kadının, çocuğun, kundaktaki bebeklerin cesetleri bir kan gölü içinde bırakıldı. Kurda, kuşa yem edildi. Bir süre sonra cesetler koktu, çürümeye terk edildi.”</p>

<p>Askerler ateş açıp, oradaki neredeyse tüm insanları katlettiler</p>

<p>Katliamdan sağ kurtulanlardan biri de 102 yaşındaki Haci Tahir Nas, katliama ailesiyle birlikte yaşadıkları Pelexalî (Sicali) köyünde, henüz 12 yaşında iken tanık olmuş.</p>

<p>Nas, çok küçük yaşta tanık olup, unutamadığı o günü şöyle anlatıyor:</p>

<p>“Derviş Bey adında Elazığ Alay Komutanı vardı. Kürtlerin büyük bir bölümü de onun emrinde askerdi. Bir alay askerle önce Karaköse (Ağrı), ardından da Geliye Zilan’a geldi. Orada 24 köyü katliamdan geçirdi. Xoçali’den Karakilise ve Hasanabdal'a kadar ne kadar köy varsa yıkıp, bizim köye geldiler. Köye gelen askerler önce yemek yedi. Sonra da kadın ve erkekleri ayırarak, bizi Sarkoy köyünün yanındaki dereye götürdüler. Alanda neredeyse 2-3 bin kişi vardı. Biz çocuklar o alanda annelerimizin kucağında kendimizi güvende hissediyorduk. Derviş Bey orada bir köylünün ağzına sıkarak infaz etti. Bizler için de; 'yukarıya götürüp öldürün' diye emir verdi. Hepimizi toplayıp Mülk ve Kundik köyleri arasına götürdüler. Çoluk çocuk, kadın, genç bağırışlar, çağırmalar oldu. Sonra askerler ağır makineli tüfekleri tepeye kurup, 'sizin üzerinizden havaya ateş edeceğiz kaçmayın!' dediler. Muhtar da bize kaçmamamızı söyledi. Sonra askerler ateş açıp, oradaki neredeyse tüm insanları katlettiler. Askerler kurşun sıkmaya başlayınca çocuklar sanki başı kesilmiş tavuklar gibi havaya fırlayıp yere düşüyorlardı. Bazı kişiler cesetlerin altında kaldığı için kurtuldu. Ben bunların hepsini canlı olarak yaşadım.</p>

<p>Kurşun bacağıma değince yere düştüm. Sonra da tepeye doğru gittim. Orada kurtulan birkaç kişiyle aşağıda yaşananları izlemeye başladık. Benim topal bir amcam vardı. Oradan amcama 'bir cesedin altına gir' diye bağırdılar. O da kucağında kızıyla bir cesedin altına girdi. Ancak sonrasında onlara kurşun yağdırıp, öldürdüler. Ben de olduğum yerde yaşanları izliyordum. Sonra biri bana bir kurşun daha sıktı ama değmedi.”</p>

<p>Katliamın ardından boşalan Zilan Deresi bölgesine daha sonra Kafkaslardan getirilen &nbsp;Türkler ve Afganlar yerleştirildi. Bu katliamda haksız ve hukuksuz bir şekilde katledilen başta kadın ve çocuklar olmak üzere yaşamını yitiren tüm canları saygıyla özlemle yad ediyoruz. Rabbimiz tarafından Maide Suresi'nde, "Kim, bir insanı haksız yere öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür” buyuruluyor.Bu insanlar kime ne etti de bu şekilde katledilmeyi hak etti.Tek suçları Kürt olmaktı.Oysa Hucurat süresi 13.ayette Allah (c.c)" Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız."evet bir birinizi daha iyi tanımamız için Allah'ın yarattığı bir farklılık burada Kurd'ün katliamın sebebi olmuş.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Jul 2026 10:31:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Herkes Şampiyonları Konuşurken: Sistemin Dışına İtilen 342 Bin Çocuk ve Eğitimde Yirmi Üç Yıllık Enkaz...</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/herkes-sampiyonlari-konusurken-sistemin-disina-itilen-342-bin-cocuk-ve-egitimde-yirmi-uc-yillik-enkaz-688</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/herkes-sampiyonlari-konusurken-sistemin-disina-itilen-342-bin-cocuk-ve-egitimde-yirmi-uc-yillik-enkaz-688</guid>
                <description><![CDATA[Herkes Şampiyonları Konuşurken: Sistemin Dışına İtilen 342 Bin Çocuk ve Eğitimde Yirmi Üç Yıllık Enkaz...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>​Her haziran ve temmuz ayında aynı tanıdık tiyatroyu izliyoruz. Kameralar flaş patlatıyor, mikrofonlar uzatılıyor ve LGS’de tüm soruları doğru yanıtlayarak 500 tam puan alan şampiyonların başarı hikayeleri çarşaf çarşaf medyada yer buluyor. Elbette o çocukların emeği, ailelerinin fedakarlığı takdire şayan. Ancak bu parıltılı vitrin, arkasındaki devasa karanlığı örtmeye yetmiyor.</p>

<p>​Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Gümüş’ün ortaya koyduğu veriler, tam da bu vitrinin arkasındaki gerçeği tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Biz 452 birincinin gururuyla avunurken, asıl sormamız gereken soru şu: Bu sınava hiç başvurmayan, sistemin daha en başında dışına itilen 342 bin çocuk nerede?</p>

<p>​Bitmeyen Deneyler, Değişmeyen Başarısızlık...<br />
​Türkiye’de eğitim, son 23 yıldır adeta bir "yap-boz" tahtasına dönüştürüldü. LGS, TEOG, SBS, OKS... İsimler değişti, binalar değişti, sınav formatları değişti ama değişmeyen tek şey, her yeni sistemin bir öncekini aratması oldu.</p>

<p>​Bugün "yerli ve milli" söylemlerinin arkasına gizlenerek dayatılan müfredat değişikliklerinin, yapısal dönüşümlerin başarıyı getirmediği ortada. Aksine, her müfredat değişikliği eğitimi bilimsel, laik ve rasyonel zemininden biraz daha uzaklaştırdı. Sonuç?</p>

<p>Geçen yıl 719 olan tam puanlı öğrenci sayısı bu yıl 452’ye geriledi.</p>

<p>&nbsp;Köklü Anadolu ve fen liselerinin kontenjanları sistematik olarak daraltıldı. Kabataş, Vefa, İzmir Atatürk, Kadıköy Anadolu gibi bu ülkenin göz bebeği eğitim kurumlarının kapıları öğrencilere biraz daha kapatıldı.</p>

<p>​Peki, bu kontenjanlar neden azaltılıyor?</p>

<p>Yanıt gizli değil: Öğrencileri genel ve akademik eğitimden kopararak, meslek liselerine ve imam hatiplere mecbur bırakmak. Oysa bir devletin temel görevi, çocukların 18 yaşına kadar çok yönlü, özgür ve çağdaş bir eğitim almasını sağlamaktır; onları siyasi ajandalar doğrultusunda erken yaşta belli kalıplara zorlamak değil.</p>

<p>​Çağ Nüfusunun Yüzde 25'i Yok: Bu Çocuklar Nerede?</p>

<p>​Eğitimdeki asıl büyük tehlike, başarı oranlarının düşmesinden ziyade, çocukların eğitim hakkından tamamen mahrum kalmasıdır.</p>

<p>Prof. Dr. Adnan Gümüş’ün işaret ettiği gibi, Türkiye’deki 13 yaş grubu nüfusu esas alındığında, sınav çağındaki çocukların yüzde 25,6’sı bu sınav sistemine dahil bile olamamış.</p>

<p>​Yaklaşık 342 bin çocuk... Bu sayı, birçok ülkenin toplam öğrenci nüfusundan fazla.<br />
​Bu çocuklar okulu mu bıraktı?</p>

<p>​Çocuk işçi olarak merdiven altı atölyelere mi mahkum edildiler?</p>

<p>​Eğitim sisteminin dışına itilerek geleceksizliğe mi terk edildiler?</p>

<p>​Milli Eğitim Bakanlığı, şampiyonlarla fotoğraf çektirmeyi bırakıp bu soruların hesabını kamuoyuna vermek zorundadır. "Yerlilik ve millilik" iddiasıyla yola çıkıp, bu ülkenin her dört çocuğundan birini sistemin dışına itmek, bu ülkenin geleceğine yapılabilecek en büyük kötülüktür.</p>

<p>​Netice..<br />
​Eğitim, bir ülkenin sadece bugünü değil, yarınıdır. Yirmi üç yıldır aralıksız sürdürülen sistem ve müfredat denemeleri, geride ne yerli ne de milli bir başarı bıraktı. Ortada kalan tek şey; niteliksizleştirilen okullar, elinden geleceği alınan yüz binlerce çocuk ve sadece şanslı bir azınlığın erişebildiği nitelikli eğitimdir.</p>

<p>​Eğitimi ideolojik bir laboratuvar olarak görmekten vazgeçmediğimiz, her çocuğu eşit ve nitelikli eğitim hakkına sahip birer değer olarak kabul etmediğimiz sürece, parıltılı vitrinlerin arkasındaki bu karanlık tablo büyümeye devam edecektir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 13:01:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sevgi evi</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/sevgi-evi-687</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/sevgi-evi-687</guid>
                <description><![CDATA[Sevgi evi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Okulların kapanmasına bir hafta kalmıştı.</p>

<p>Okul müdürü, Cuma günü yapılan bayrak töreninde öğrencilerine seslendi: “Sevgili gençler, karne törenimiz konferans salonunda yapılacaktır. Her öğrencimiz karnesini anne ve babasıyla birlikte alacak. Amacımız, bu güzel anı ailelerinizle paylaşmanızdır.” Bu sözler birçok öğrenciyi heyecanlandırırken, dokuzuncu sınıf öğrencisi Hasan’ın yüreğine derin bir hüzün bıraktı.</p>

<p>Karne günü salon, aileleriyle gelen öğrencilerin neşesiyle doldu. Müdür, ailenin önemini anlatan kısa konuşmasının ardından öğrencileri tek tek sahneye davet etti. Her öğrenci anne ve babasıyla birlikte karnesini alıyor, sevinçle sarılıyor ve fotoğraf çektiriyordu. Hasan ise sessizce sırasını bekliyordu.</p>

<p>Hasan, yıllar önce anne ve babasını bir trafik kazasında kaybetmişti. Yakını olmadığı için önce yetiştirme yurduna, daha sonra Sevgievi’ne yerleştirilmişti. Kendini bildi bileli gerçek bir aile sıcaklığını yaşamamıştı. Salondaki sevgi dolu görüntüler, içindeki yalnızlık duygusunu daha da büyütüyordu. “Tek başıma sahneye nasıl çıkacağım?” diye düşünüyordu. Bir ara salondan kaçmayı bile istedi. İçinden sessizce, “Allah’ım, hep kimsesiz mi kalacağım?” dedi.</p>

<p>Bir süre sonra adı anons edildi. Hasan, başını öne eğerek ağır adımlarla sahneye yürüdü. Kimsenin yüzüne bakamıyordu. Tam karnesini almak üzereyken arkasından ayak sesleri duydu. Başını kaldırdığında bütün öğretmenlerinin sahneye çıktığını gördü. Her biri onun etrafında sevgiyle durmuş, görünmez bir aile çemberi oluşturmuştu.</p>

<p>O anda salonda güçlü bir alkış yükseldi. Okul müdürü mikrofonu eline aldı ve duygulu bir sesle konuştu: “Bugün birçok öğrencimiz ailesiyle birlikte karne aldı. Hasan’ın ailesi ise biziz. Onun ailesi, bu okulun bütün öğretmenleridir. Hiçbir çocuğun kendisini yalnız hissetmesini istemeyiz.”</p>

<p>Bu sözler Hasan’ın yüreğindeki yükü hafifletti. Gözlerinden süzülen yaşlar artık acının değil, mutluluğun gözyaşlarıydı. Müdür karnesini uzatırken salon uzun süre alkışladı. Ardından bütün öğretmenleri sırayla Hasan’ı kutladı, ona sarıldı ve başarılarını tebrik etti.</p>

<p>Okul müdürü, Hasan’ın omzuna elini koyarak, “Bizi her zaman annen ve baban gibi görebilirsin. Sen çalıştıkça ve umut ettikçe biz her zaman yanında olacağız.” dedi.</p>

<p>Hasan, karnesini eline alıp salondan ayrılırken yüzündeki gülümseme hiç kaybolmadı. Sevgievi’ne doğru yürürken artık yalnız olmadığını hissediyordu. O gün, insanı hayata bağlayan en güçlü şeyin sevgi, ilgi ve sahiplenilmek olduğunu öğrenmişti. Öğretmenlerinin şefkati, yıllardır içinde taşıdığı kimsesizlik duygusunu silmiş, geleceğe umutla bakmasını sağlamıştı. Kendi kendine gülümseyerek, “Demek ki insanlar sandığım kadar kötü değilmiş.” dedi. O günden sonra hayatın karşısına daha güçlü, daha umutlu ve daha güvenle çıkacağına bütün kalbiyle inandı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 09:45:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kölelik: Zihinden Bedene Dönen Esaret..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/kolelik-zihinden-bedene-donen-esaret-686</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/kolelik-zihinden-bedene-donen-esaret-686</guid>
                <description><![CDATA[Kölelik: Zihinden Bedene Dönen Esaret..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kölelik veya esaret, insanın geçici ya da ömür boyu mal sayılması ve sahibinin keyfine göre kullanılmasıdır. Sahibi tarafından köle muamelesi görmek, sadece fiziksel bir boyunduruk değil, aynı zamanda ruhsal bir teslimiyettir.</p>

<p>Doğuştan köle olan bir insan, bütün dünyayı esaret üzerinden bilir. Özgürlük duygusu onda filizlenmemiştir bile. Köleci sınıflar ise işlerine geldiği için özgürlük fikrine amansız düşmandır.</p>

<p>Çünkü özgürlük düşüncesi, sistemin temelini sarsar.</p>

<p>20.yüzyıla kadar kölelik, çoğu toplumda “normal” kabul ediliyordu. Yasalar köle alım-satımını, miras bırakmayı, kiralamayı meşrulaştırmıştı. Köle, efendisinin dediğini yapmak zorundaydı. “Ben de insanım, efendi de insan; aramızdaki fark nedir?” diye sormak aklına bile gelmezdi.<br />
Eski çağlarda bugün makinelerin yaptığı ağır işleri köleler yapardı. Köle, mirasın kendisiydi.</p>

<p>Bazı yasalara göre köleler mülk edinebiliyor ve fidye ödeyerek özgürlüğünü satın alabiliyordu.</p>

<p>Ancak başka bölgelerde kölelik kalıtsaldı; çocukları da doğuştan köle sayılıyordu. Yani esaret, bazen para ile bitebiliyor, bazen de atalardan miras kalıyordu. Köle sahibi durumdan memnundu. Köle ise zaten kaybetmişti; en azından çocuklarının geleceğini düşünmeliydi.</p>

<p>Roma İmparatorluğu’nda kölelerin hiçbir hakkı yoktu. Antik Yunan’da, Mezopotamya’da, Mısır’da kölelik doğal bir olgu olarak görülüyordu. Dikkat çekici olan şudur: Bu uygarlıklar, devletli toplumların öncüleridir.</p>

<p>Avcı-toplayıcı topluluklarda doğayla mücadele zor olsa da, köle-köle sahibi ayrımı henüz oluşmamıştı. Kölelik, uygarlığın “ilerlemesiyle” birlikte ortaya çıktı.<br />
İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirgesi’nde “insanlar özgür ve eşit doğar” denmesine rağmen, kölelik fiilen uzun süre devam etti.&nbsp;</p>

<p>Britanya İmparatorluğu 1807’de köle ticaretini, 1834’ten itibaren de köleliği yasakladı.&nbsp;</p>

<p>ABD’de 1865’te, Milletler Cemiyeti ise 1926’da köleliği uluslararası düzeyde mahkûm etti.&nbsp;</p>

<p>Avrupa’da işçi sınıfının, halkların mücadelesi bu değişimi hızlandırdı.&nbsp;</p>

<p>Feodal tımar sisteminde serfler kısmen özgür olsa da, köleci zihniyet tamamen yok olmadı.</p>

<p>Peki bugün ne oldu?<br />
Kölecilik kılıf değiştirdi. Artık zincirler demirden değil, çoğu zaman zihinsel ve ekonomik.</p>

<p>Yoksulluk ve çaresizlik hâlâ “kader” gibi sunuluyor. Köle sahibi ile köle arasındaki ilişki, patron-işçi, sistem-birey şeklinde devam ediyor. Üretici güçler maddi olarak güçlenmedikçe, zihinlerdeki kölelik yenilgiye uğratılamaz.</p>

<p>Tarih bize şunu gösteriyor: Kölelik, insanlığın uzun ve karanlık bir dönemiydi. Ancak aynı tarih, özgürlük mücadelesinin de zaferlerini kaydetti. Yoksulluğun ve çaresizliğin kader olmadığını anladığımız anda, kazanan biz olacağız.</p>

<p>Zihnimizdeki esareti kırdığımız gün, gerçek özgürlük başlayacak.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Jul 2026 14:39:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ölüm saati</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/olum-saati-685</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/olum-saati-685</guid>
                <description><![CDATA[Ölüm saati]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bediüzzaman, Denizli Cezaevi’nden tahliye edildikten bir süre sonra iki talebesini yanına çağırdı ve şöyle dedi: “Atalar Mahallesi, Serdar Geçidi’nde Hasan Feyzi beni çok görmek istiyor. Onu bana getirin.”</p>

<p>Bu sırada Hasan Feyzi de Bediüzzaman’ın talebelerinin evine doğru yola çıktığını hissetti. Hanımına:</p>

<p>“Birazdan kapı çalınacak. Hazırlanıp hemen geliyorum. Beklemelerini söyle” dedi.</p>

<p>Kısa bir süre sonra kapı çalındı. Bediüzzaman’ın talebeleri kapıda göründü. Hasan Feyzi, talebelerle birlikte Bediüzzaman’ın yanına gitti. Aralarında uzun süre sohbet oldu.</p>

<p>Bediüzzaman ona şöyle dedi: “Burada fazla kalamayacaksın. Seni Sarayköy’e sürecekler. Orada da seni rahat bırakmayacaklar. Sonra hasta olacaksın. Kendine dikkat et.”</p>

<p>Ardından Bediüzzaman, takkesini Hasan Feyzi’ye hediye etti. Vefatından önce başına koymasını ve o şekilde Hafız Ali’nin yanına, Cennete gitmesini istedi. “Vefatına on beş dakika kala takkeyi başına tak” dedi ve dualarla onu uğurladı.</p>

<p>Bediüzzaman, Denizli’den ayrıldıktan sonra Emirdağ’da sıkı gözetim altında tutulmaya başlandı. Kısa bir süre sonra, Bediüzzaman’ın söylediği gibi Hasan Feyzi de Sarayköy’e sürgün edildi. Gittiği yerde jandarma ona rahat yüzü göstermedi. Önce külliyesi kapatıldı, sonra ders vermesi engellendi, ardından kitapları toplatıldı.</p>

<p>Hasan Feyzi bu duruma çok içerledi. Yaşadığı sıkıntılara dayanamayarak: “İmanı, İslâm’ı anlatamadım; feyzimi, nurumu saçamadım” diyerek mahzun oldu ve kendinden geçerek yataklara düştü.</p>

<p>Bu arada Bediüzzaman’a da Emirdağ’da rahat yüzü gösterilmedi, onu fizikî takiple ve akıl almaz yöntemlerle sürekli rahatsız ettiler. Son olarak vücudunu ortadan kaldırmak için planlar yaptılar. Düzenlenen suikastlardan bir sonuç alamayınca bu kez zehirlediler. Bediüzzaman ölümün eşiğine geldi; günlerce ateşler içinde yandı.</p>

<p>Hasan Feyzi, Bediüzzaman’ın Emirdağ’da hasta ve büyük sıkıntılar içinde olduğunu duyunca derinden kederlendi. Bediüzzaman’a bir şey olursa yaşayamayacağını biliyordu. Nur hizmetinin engellendiğini ve buna ilaveten Bediüzzaman’ın zehirlendiğini öğrenince fenalaştı ve yatağa düştü.</p>

<p>Denizli hapsinde Hafız Ali, Bediüzzaman için hayatını feda etmişti. Hasan Feyzi de Bediüzzaman Denizli’den ayrıldığında bir şiirinde: “Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak” diyerek onun uğruna ölme arzusunu dile getirmişti. Kısa bir süre sonra Hasan Feyzi de ateşler içinde yanmaya başladı.</p>

<p>Hasan Feyzi, Sarayköy’de ağır hastalanınca Denizli’ye getirildi. Gün geçtikçe hastalığı ağırlaştı. Bir gece rüyasında öleceğini gördü. Rüyadan sonra vefat edeceğini anlayınca askerde bulunan oğlu İlhan’a bir mektup yazdı: “Şu tarihte öleceğim. İzin al, gel.”</p>

<p>İlhan, komutanına babasının yazdıklarını anlatarak izin istedi. Komutan: “Oğlum, bu nasıl iştir? Madem baban öleceğini biliyor, saatini de bildirsin” dedi.</p>

<p>Hasan Feyzi, ikinci mektubunda öleceği saati de yazdı. Hastalığı giderek şiddetlendi. Ölüm anına adım adım yaklaşıyordu. Bir gün hanımı ile kardeşinin eşi Necmiye Hanım odadayken, yattığı yerden başucundaki saate baktı. Ölümüne tam on beş dakika kalmıştı.</p>

<p>Hasan Feyzi, Bediüzzaman’ın kendisine hediye ettiği takkeyi istedi. Eşi takkeyi ona verdi. Bediüzzaman’ın tavsiyesine uyarak takkeyi başına koydu. Dualar okuyarak son nefesini Hakk’a teslim etti.</p>

<p>Böylece Bediüzzaman’ın bir buçuk yıl önce verdiği haber aynen gerçekleşmiş oldu.</p>

<p>Tarih, 13 Kasım 1946 Çarşamba günüydü.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>Mustafa Oral- Rüyalar Rahlesinde Hasan Feyzi Yüreğil.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Jul 2026 08:03:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ÖĞRETMENİ GÖREMEYEN EĞİTİM POLİTİKALARI BAŞARİI GETÎRMEZ..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/ogretmeni-goremeyen-egitim-politikalari-basarii-getirmez-684</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/ogretmeni-goremeyen-egitim-politikalari-basarii-getirmez-684</guid>
                <description><![CDATA[ÖĞRETMENİ GÖREMEYEN EĞİTİM POLİTİKALARI BAŞARİI GETÎRMEZ..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizde eğitim sistemi adeta bir çıkmaza sürükleniyor. 2025-2026 eğitim-öğretim yılında Eğitim-Sen’in 62 ilden derlediği verilere göre 71 bin 757 ücretli öğretmen okullarda görev yapıyor. Aynı dönemde 55 ilden gelen norm kadro ihtiyacı ise 80 bin 449 öğretmen açığını ortaya koyuyor. Yüz binlerce öğretmen atama beklerken, dershanelerde, köy okullarında ve büyükşehirlerin kalabalık sınıflarında “öğretmen yok” denilerek ücretli öğretmenler devreye sokuluyor.</p>

<p><br />
Üstelik bu ücretli öğretmenlerin yarısından fazlası eğitim fakültesi mezunu değil. %42,55’i eğitim fakültesi, %49,27’si diğer lisans ve %8,17’si ön lisans mezunu. Asgari ücretin biraz üzerinde, sınırlı sigortayla çalıştırılan bu öğretmenler, sistemin “palyatif çözümü” haline getirilmiş durumda.</p>

<p><br />
İşin vahim tarafı burada bitmiyor. Eğitim fakültesinden mezun olan bir genç, artık doğrudan sınıfa giremiyor. Öğretmen Akademilerine giriş sınavına girmeleri ve bu sınavı da kazanmaları gerekir. Sınavı kazananlar güvenlik ve arşiv soruşturmasından geçtikten sonra, &nbsp;3 yıllık &nbsp;bir akademik “eğitim” süreci başlıyor.Hem akademiye girişte ve mezuniyette arşiv-güvenlik soruşturmaları derken süreç uzadıkça uzuyor.</p>

<p>Akademilerde eğitim &nbsp;alan eğitimcilere ise asgari düzeyde ücret ödeniyor. Bir genç, eğitim fakültesine girdiği andan itibaren ortalama 8 yıl harcıyor. Mezuniyetin sonunda ise bugünün koşullarında 50-60 bin TL civarında bir maaşla hayata tutunmaya çalışıyor. Bu, açıkça bir emek ve umut israfıdır.</p>

<p>Atama bekleyen öğretmen sayısı ülkemizde 600 bine dayanmışken (yeni mezunlarla birlikte 700 bine yaklaşan tahminler var), Milli Eğitim Bakanlığı’nın 15 binlik atama kontenjanları adeta alay konusu oluyor.<br />
Planlama nerede?</p>

<p>&nbsp;Eğitim fakültesi kontenjanları yıllardır ihtiyaçtan kopuk bir şekilde artırılıyor, formasyonlar dağıtılıyor, ama kadrolu atama yok denecek kadar az</p>

<p>Bu politikaların yarattığı tabloyu düşünün: En yetenekli gençler ya pes ediyor ya da başka sektörlere kayıyor. Sınıflara giren ücretli öğretmenlerin bir kısmı ise mesleğin temel formasyonundan yoksun. Öğrenciler kalitesiz eğitimle karşı karşıya kalıyor, eğitim eşitsizliği derinleşiyor. Uzun vadede ise öğretmenlik mesleğinin itibarı yerle bir oluyor, motivasyon çöküyor, nitelikli insan kaynağı ülke dışına ya da farklı alanlara akıyor.</p>

<p>Önceliğimiz eğitim olmalı, önceliğimiz nitelikli ve kadrolu öğretmen olmalı. Ücretli öğretmenlik gibi geçici çözümler, akademi süreçlerindeki belirsizlikler ve komik ücretler bir neslin geleceğini çalıyor.</p>

<p>&nbsp;Sayıştay raporları, sendika uyarıları yıllardır aynı şeyi söylüyor: Bu sistem sürdürülebilir değil.<br />
Eğitimde köklü bir reform şart.</p>

<p>&nbsp;Kontenjanlar ihtiyaç doğrultusunda planlanmalı, atamalar yeterli ve adil yapılmalı, öğretmenlik mesleği hem maddi hem manevi olarak cazip hale getirilmeli. Aksi takdirde yarınlarımızın temeli olan eğitim sistemimiz, bugünün plansız politikalarının faturasını ağır ödeyecek.</p>

<p>Ülkemizin geleceği sınıflarda şekilleniyor. O sınıflara ehil öğretmenler göndermek, siyasi tercihten öte, milli bir zorunluluktur</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 01 Jul 2026 12:05:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Babası için kazandı</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/babasi-icin-kazandi-683</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/babasi-icin-kazandi-683</guid>
                <description><![CDATA[Babası için kazandı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sıradan bir öğrenci olan Davut, ortaokulu bitirdikten sonra meslek lisesine kaydını yaptırdı.</p>

<p>“Yarın ne olacağım?” diye bir düşüncesi olmadı. Üniversiteye gitmek aklının ucundan bile geçmedi. Çevresinde veya tanıdıkları arasında üniversite okuyan kimse de yoktu.</p>

<p>Meslek lisesinden mezun olduktan sonra, sınıf arkadaşlarının dershaneye kayıt yaptırdıklarını duyunca babasına: “Ben de dershaneye gitmek istiyorum” dedi. Babası: “Tamam” diyerek Davut’un dershaneye kaydını yaptı ve ücretini ödedi.</p>

<p>Dershanede dersler ona çok ağır gelmişti. Çoğu konuyu ilk defa görüyordu. İş olsun diye derslere devam etti. Sene sonunda sınavlara girdi. Sonuç çok kötüydü. Dershanedeki birçok arkadaşı üniversiteyi kazanmıştı.</p>

<p>Davut babasına: “Bu yıl da dershaneye kaydımı yaptır, mutlaka kazanacağım” dedi. Davut dershaneye gitti ama durumunda bir değişiklik olmadı. Sınavda bir yer kazanamamıştı.</p>

<p>Davut, iki yılın verdiği enkazla babasıyla dayısının toptancı dükkânına bazı ihtiyaçları almak için gitmişti. Dükkânın içi bir hayli kalabalıktı. Gelenlerin çoğu sandalyelere oturmuş konuşuyordu. Davut’un babasını tanıyan biri sesini yükselterek ve gururlanarak: “Oğlum üniversite sınavını kazandı” deyince içeridekilerin hepsi: “Gözün aydın” dediler.</p>

<p>Sonra adam, Davut’un babasına döndü: “Senin oğlun ne yaptı?” dedi. Davut’un babası: “Kazanamadı” dediğinde birden küçüldü ve un ufak oldu. Rengi sarardı, başı önüne düştü. Davut, babasının “kazanamadı” sözünü söylediğini duyduğunda onu izliyordu. Babasının içine düştüğü durumu izlerken yaşadığı mahcubiyeti defalarca içinde hissetti.</p>

<p>Birden çocuğu üniversiteyi kazanan adam, Davut’un babasına zafer kazanmış bir edayla: “Boş ver, seneye kazanır inşallah” dedi.</p>

<p>Davut o birkaç dakika içinde yüz yıl ateşe düşmüş gibi oldu. Beyni, yüreği ve tüm bedeni yanmış gibiydi. Birden içinden bir ses: “Utanmaz Davut, sende hiç mi vicdan, merhamet yoktur? Baban kazandığı birkaç kuruşu da dershanene verdi. Peki sen ne yaptın? Dershaneye pikniğe gider gibi gittin. Dershaneye gitmeseydin bile bu iki yıl aldığın puanı alabilirdin. Babanı arkadaşlarının arasında küçük düşürmeye; parasal, psikolojik olarak yıkmaya, sağlığını bozmaya ne hakkın vardır? Sen gerçekten işe yaramaz, beş para etmez birisin” dedi.</p>

<p>Davut, birden içinden şimşek gibi aydınlık bir ses duydu: “Davut, ayağa kalk ve derslere çalışmaya başla. Artık bahane zamanın bitti. Öyle bir çalış ki herkes babana ‘gözün aydın’ desin. Babanı o mahcubiyetten kurtar, onu sevindir” dedi.</p>

<p>Davut: “Çok çalışacağım” diye saatlerce yeminler etmeye başladı.</p>

<p>Davut için o gün milat olmuştu. Ertesi sabah erken kalktı ve kütüphaneye gitti. Akşam geç saatlere kadar konuları okudu ve ardından soruları çözdü. Akşam eve döndü, yemekten sonra odasına çekildi ve gece geç saatlere kadar çalıştı.</p>

<p>Davut için o yıl çok zor geçmişti. Çok yoruldu ama hiçbir yorulma ve hiçbir zorluk onu mahcup olmak kadar yormamıştı. Sınav gününe kadar çalışmaya devam etti. Sınava girdi ve sonucu bekledi. Sonuç açıklandığında, arkadaş grubu içinde sadece o kazanmıştı.</p>

<p>“Kazandı” yazısını gördükten sonra yüreğindeki sevinç gözyaşları akarken mutluluğu tarif edilemez boyuttaydı. Davut sınavı kendisi için değil, babası için kazanmıştı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 10:44:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>2025-2026 Eğitim Yılı: Karanlık Bir Tablo..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/2025-2026-egitim-yili-karanlik-bir-tablo-682</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/2025-2026-egitim-yili-karanlik-bir-tablo-682</guid>
                <description><![CDATA[2025-2026 Eğitim Yılı: Karanlık Bir Tablo..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>2025-2026 eğitim-öğretim yılının son ders zili &nbsp;26/06/2026 tarihi (dün)itibarıyla çaldı.&nbsp;</p>

<p>Geride bıraktığımız döneme baktığımızda, Türkiye’nin eğitim sisteminin kronik sorunlarının daha da derinleştiğini görüyoruz.</p>

<p>Eğitim Sen’in yıl sonu raporunda ortaya konan veriler, kamusal eğitimin adım adım tasfiye edildiği, laiklik ilkesinin aşındırıldığı ve çocukların geleceğinin ağır riskler altında olduğunu gösteriyor.</p>

<p>Ülke genelinde yaklaşık 74 bin okulun neredeyse her 4’ünden biri artık özel statüde. 2002’de %1,9 olan özel öğretim payı bugün %8’e yükselmiş durumda. Devlet yatırımlarından çekildikçe veliler özel okullara yöneltiliyor.</p>

<p>Okullaşma oranları yaş ilerledikçe dramatik biçimde düşüyor; liselerde %82,85’e geriliyor ve yüz binlerce genç örgün eğitim dışına itilerek açık öğretimle idare ediliyor.</p>

<p>En endişe verici gelişme, okul öncesi eğitimde yaşanan dinselleşme. “Toplum Temelli Kurumlar” adı altında hızla artan dini eğitim kurumları (çoğu Diyanet bağlantılı) bir yılda %33 büyüyerek 163 binden fazla çocuğa ulaştı. 4-6 yaş arası çocuklar bilimsellikten uzak, tekçi referanslı yapılara teslim ediliyor. ÇEDES projeleriyle imamlar, vaizler okullara “manevi danışman” olarak giriyor; PDR uzmanları geri plana itiliyor. Yeni müfredat (“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”) ve Din Öğretimi bütçesindeki devasa artış (9 kattan fazla), eğitimi ideolojik bir projeye dönüştürme çabasını açıkça ortaya koyuyor.</p>

<p>Ekonomik krizin yansımaları da ağır. Okullarda temizlik personeli kadro yetersizliği nedeniyle ya hiç yok ya da İŞKUR’un geçici güvencesiz programlarına bırakılmış durumda. Bazı sınıflar öğretmen ve öğrenciler tarafından temizleniyor.</p>

<p>Çocuk yoksulluğu OECD ve TÜİK verilerine göre alarm seviyesinde; kantinler parası olmayan çocuklar için yasak bölge haline gelmiş. “Bir öğün ücretsiz sağlıklı yemek ve temiz su” talebi hâlâ karşılanmıyor.</p>

<p>MESEM uygulamaları ise çocuk işçiliğini devlet eliyle kurumsallaştırmış görünüyor. 2025’te en az 94, 2026’nın ilk yarısında 23 çocuk iş cinayetinde hayatını kaybetti. “Beceri eğitimi” adı altında ucuz işgücü olarak fabrikalara gönderilen çocuklar, eğitimden ziyade sömürüye maruz kalıyor.</p>

<p>Öğretmen tarafında da tablo karanlık: 64 bin 500’den fazla sözleşmeli öğretmen güvencesiz çalışıyor, ücretliler asgari ücretin altında mevsimlik işçi gibi istihdam ediliyor.</p>

<p>Okullarda şiddet olayları artıyor, güvenli ortam kayboluyor.<br />
Eğitim Sen’in vurguladığı gibi, anadilinde eğitim hakkı, kadrolu personel istihdamı, MESEM’in sonlandırılması, protokollerin iptali ve bilimsel-laik müfredat gibi talepler, sistemin acil ihtiyaçlarını özetliyor.</p>

<p>2025-2026 yılı, eğitimde köklü bir değişim yapmazsak kaybedilen nesillerin yılı olarak tarihe geçebilir. Siyasi iktidarların ideolojik tercihleri ile piyasanın kâr mantığı arasında sıkışan eğitim, ancak bilimsel, laik, kamusal ve eşitlikçi bir vizyonla düzelebilir. Aksi takdirde her yaz tatili, yeni bir umutsuzluk döneminin başlangıcı olacak.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 11:24:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Van’da Tarihi Buluşma: Kürt Edebiyatı Tuşba’da Bir Araya Geldi</title>
                <category>Mülkiye Tekin</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/vanda-tarihi-bulusma-kurt-edebiyati-tusbada-bir-araya-geldi-681</link>
                <author>m.tekin@vanmed.net (Mülkiye Tekin)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/vanda-tarihi-bulusma-kurt-edebiyati-tusbada-bir-araya-geldi-681</guid>
                <description><![CDATA[Van’da Tarihi Buluşma: Kürt Edebiyatı Tuşba’da Bir Araya Geldi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tuşba Belediyesi öncülüğünde, Kurdîwar ve Yew-Kurd iş birliğiyle düzenlenen Tuşba Edebiyat ve Kitap Günleri, Van’ın kültür hayatında önemli bir dönüm noktası olarak kayıtlara geçti.</p>

<p>Bu yıl ilk kez düzenlenen etkinlik, yalnızca bir kitap fuarı değil; Kürt yazarları, şairleri, yayıncıları ve okurları aynı çatı altında buluşturan büyük bir kültür şölenine dönüştü.</p>

<p>Yaklaşık 40 yayınevinin katıldığı organizasyon, dört gün boyunca Van’ı edebiyatın, sanatın ve kültürel dayanışmanın merkezi haline getirdi.&nbsp;</p>

<p>Van’ın yanı sıra Erciş, Muradiye, Özalp, Saray, Çaldıran, Başkale ve diğer ilçelerden; ayrıca bölgenin farklı kentlerinden gelen konuklar fuara yoğun ilgi gösterdi.</p>

<p>Milletvekilleri, belediye eş başkanları, siyasi parti temsilcileri, sivil toplum kuruluşları, yazarlar, şairler ve binlerce kitapsever etkinlik alanında bir araya geldi.</p>

<p>Açılışa Van Milletvekilleri Gülderen Varlı ve Zülküp Uçar’ın yanı sıra çok sayıda ilçe belediye eş başkanı ve davetli katıldı.&nbsp;</p>

<p>Tuşba Belediyesi Hizmet Binası bahçesinde kurulan fuar alanı, dört gün boyunca yalnızca kitaplarla değil; şiir dinletileri, söyleşiler, imza günleri, kültürel etkinlikler ve halaylarla da renklendi.</p>

<p>Yazarlarla okurların buluştuğu söyleşiler büyük ilgi görürken, alanda kurulan stantlar gün boyu ziyaretçilerle doldu.</p>

<p>Kürtçe yayın yapan yayınevlerinin ağırlıkta olduğu fuarda Türkçe yayın yapan yayınevleri de yer aldı.&nbsp;</p>

<p>Birincisi düzenlenen Tuşba Belediyesi Edebiyat ve Kitap Günleri etkinliği geleneksel hale getirilerek sonraki yıllarda devam edecektir.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/7b53f69c-ffa7-456a-a622-b0f67f307a97.jpg" style="height:600px; width:800px" /></p>

<p><strong>Li Wanê Hevdîtineke Dîrokî: Wêjeya Kurdî Li Tuşbayê Hat Cem Hev</strong></p>

<p>Rojên Wêje û Pirtûkê yên Tuşbayê yên ku bi pêşengiya Şaredariya Tuşbayê û bi hevkariya Kurdîwar û Yew-Kurd hatin lidarxistin, di jiyana çandî ya Wanê de wekî xaleke zivirînê hatin tomar kirin. Ev çalakiya ku îsal cara yekem hat lidarxistin, ne tenê pêşangeheke pirtûkan bû; bû şenatiyeke çandî ya mezin ku nivîskar, helbestvan, weşanxane û xwendevanên Kurd li bin sîwaneke yekê civandin. Nêzî 40 weşanxaneyan tevlî vê rêxistinê bûn û çar rojan Wan kirin navenda wêje, huner û hevgirtina çandî. &nbsp;</p>

<p>Ji bilî Wanê, ji navçeyên Erciş, Muradiye, Özalp, Saray, Çaldıran, Başkale û yên din; herwiha ji bajarên cuda yên herêmê mêvanan bi eleqeyeke mezin beşdarî pêşangehê bûn. Parlamenter, hevserokên şaredariyan, nûnerên partiyên siyasî, rêxistinên sivîl, nivîskar, helbestvan û bi hezaran xwendevan li qada çalakiyê hatin ba hev. Parlamenterên Wanê Gülderen Varlı û Zülküp Uçar digel gelek hevserokên navçeyan û mêvanên vexwandî beşdarî vekirinê bûn. &nbsp;</p>

<p>Qada pêşangehê ya ku li baxçeyê Bineya Xizmetê ya Şaredariya Tuşbayê hat avakirin, çar rojan ne tenê bi pirtûkan; herwiha bi şevên helbestê, axaftinan, rojên îmzeyê, çalakiyên çandî û bi govendan jî rengîn bû. Axaftinên ku nivîskar û xwendevan hatin ba hev, eleqeyeke mezin dîtin, û standên li qada hatin avakirin tevahiya rojê tijî mêvan bûn. Di pêşangehê de weşanxaneyên ku bi Kurdî weşanan dikin di pêş de bûn, lê weşanxaneyên ku bi Tirkî weşan dikin jî cihê xwe girtin. &nbsp;</p>

<p>Rojên Wêje û Pirtûkê yên Şaredariya Tuşbayê yên ku cara yekem hatin lidarxistin, dê bibin kevneşopî û di salên pêş de jî bidomin.</p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/b62d0741-76e1-45e0-80bb-51161c2d2a37.jpg" style="height:800px; width:597px" /></p>

<p><img alt="" src="https://www.vanmed.net/public/images/detay/a549f34f-1f8b-42d9-a9d7-b72d9d902fbd.jpg" style="height:800px; width:591px" /></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 13:14:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2026/07/mulkiye-tekin-1784188909.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bayram Balcı&#039;yı da uğurladık</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/bayram-balciyi-da-ugurladik-680</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/bayram-balciyi-da-ugurladik-680</guid>
                <description><![CDATA[Bayram Balcı'yı da uğurladık]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İki tatlı kelimeden oluşan bir isim:</p>

<p>Bayram Balcı.</p>

<p>Ama ne hayat ona bir bayram yaşattı ne de kurulu düzenden tatlı bir söz duyabildi.</p>

<p>Hayatına hükmeden her şey sanki onu hasta etmeye yeminliydi.</p>

<p>Bayram Balcı’yı Van’da tanıdım. Yıl 1995’ti. Gündem gazetesi kapatılmış, yayın hayatına Özgür Yaşam adıyla devam ediyorduk.</p>

<p>Gazete merkezi tarafından Van bürosunda çalışmak üzere gönderilmişti.</p>

<p>Köşe başlarında ölümün kol gezdiği yıllardı.</p>

<p>İlk olarak, çalıştığı güney illerinde ölümle tehdit edildiğini anlattı. Birkaç gün sonra birlikte Hakkari’ye gittik. Hedefimiz Çukurca’ydı; sınıra gidip haber yapacaktık.</p>

<p>Hakkari’de çay kaşığı kolay bulunmaz, çay kırtlama içilir. Kaşık gelmeyince Bayram önündeki çayı kalemiyle karıştırmıştı.</p>

<p>Çukurca’ya gitme önerimize odadaki herkes karşı çıktı.</p>

<p>“Gidersiniz ama geri dönüşünüz garanti değil,” dedi biri.</p>

<p>Vazgeçtik.</p>

<p>Van’a döndüğümüzde polis nefes aldırmadı. Gittiği her yerde arkasında bir polis vardı.</p>

<p>“Neler oluyor?” diye sordu.</p>

<p>“Burası böyle,” dedim. “Ben de aynı durumdayım.”</p>

<p>“Her yer böyle aslında,” dedi o da.</p>

<p>Bir hafta sonra İstanbul’a gitmesi gerekti. Sonraki yıllarda farklı şehirlerde olsak da aynı gazetelerde çalışmayı sürdürdük.</p>

<p>Samimi, emektar, içten ve zorluklara gönüllü bir duruşu vardı. Doğruda direnmeyi Bayram’da gördüm.</p>

<p>Van’da gazete dağıtımcıları Orhan Karaağar’ın ardından Adnan Işık ve Mehmet Aksarı’nın faili belli cinayetlerine tanıklık ettim. Bitlis Emniyeti’nde intihar ettiği iddia edilen gazeteci Safyettin Tepe de Van’da tanıştığım bir meslektaşımdı.</p>

<p>Şimdi de Bayram Balcı’nın vefatını yazıyorum.</p>

<p>Bunca ölümün arasında yaşama dair bir ışık olsun istiyorum; ama satırlar bir türlü yönünü bulamıyor.</p>

<p>Uğurlar ola sevgili dostum.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 23 Jun 2026 16:03:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Affet Bizi Öğretmenim…</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/affet-bizi-ogretmenim-679</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/affet-bizi-ogretmenim-679</guid>
                <description><![CDATA[Affet Bizi Öğretmenim…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bir ülkenin geleceğini inşa edenlerin, yani öğretmenlerin, kendi gelecekleri konusunda bu kadar belirsizlik içinde bırakılması nasıl açıklanabilir?</p>

<p>Her yıl yaklaşık yüz bin öğretmen adayı mezun oluyor. Ancak atama bekleyen öğretmen sayısı milyonlarla ifade ediliyor.</p>

<p>&nbsp;Üniversitelerde yıllarca emek veren, hayaller kuran gençler; mezuniyet sonrası “atanacak mıyım?” kaygısıyla yaşamaya başlıyor. Öğretmenlik gibi toplumun en temel mesleklerinden biri, gençler için umut kapısı olmaktan çıkıp uzun bir bekleyişe dönüşüyor.</p>

<p>Türkiye’de yaklaşık 75 bin okul bulunuyor. Bunun yaklaşık 14 bin 700’ü özel okul.</p>

<p>Toplam öğretmen sayısı 1 milyon 200 bin civarında.</p>

<p>Özel okullarda görev yapan yaklaşık 180 bin öğretmen ise eğitim sisteminin önemli bir yükünü omuzlarında taşıyor.</p>

<p>Ancak asıl sorulması gereken soru şu:<br />
Bir öğretmenin emeği neden çalıştığı kurumun sahibinin insafına bırakılıyor?</p>

<p>Özel okul öğretmenleri de aynı üniversitelerden mezun oluyor, aynı formasyon süreçlerinden geçiyor, aynı çocuklara eğitim veriyor. Ancak çalışma koşulları, özlük hakları ve iş güvenceleri açısından kamudaki meslektaşlarıyla aynı haklara sahip olamıyorlar.</p>

<p>Bir öğretmenin maaşı, tatili, çalışma süresi, geleceği neden patronun ekonomik tercihleriyle belirleniyor?<br />
Eğitim bir ticari faaliyet olabilir mi?</p>

<p>&nbsp;Okullar işletme mantığıyla yönetilebilir mi? Öğretmenin emeği bir maliyet kalemi olarak görülebilir mi?<br />
Öğretmen, toplumun vicdanıdır. Çocuğun hayatına dokunan, geleceğin doktorunu, mühendisini, sanatçısını, bilim insanını yetiştiren kişidir. Ancak bugün birçok özel okul öğretmeni düşük ücret, yoğun çalışma temposu ve iş güvencesi kaygısıyla mesleğini sürdürmeye çalışmaktadır.</p>

<p>Kamuda görev yapan öğretmen ile özel okulda görev yapan öğretmen aynı öğrencinin geleceği için emek veriyor. Aynı sorumluluğu taşıyor. O halde neden temel özlük hakları arasında bu kadar büyük farklar var?</p>

<p>Eğitimde fırsat eşitliğini konuşuyorsak, önce eğitimi verenlerin koşullarına bakmalıyız.</p>

<p>Öğretmenin mutsuz olduğu, güvencesiz olduğu bir sistemde öğrencinin mutlu ve nitelikli bir eğitim almasını beklemek mümkün değildir.</p>

<p>Bir ülke öğretmenine verdiği değer kadar geleceğe yatırım yapar.</p>

<p>Bugün atanmayı bekleyen genç öğretmenlere, özel okullarda fedakârca çalışan eğitim emekçilerine ve her sabah sınıfa umutla giren tüm öğretmenlere söyleyecek bir sözümüz olmalı:<br />
“Biz sizin emeğinizi gördük. Sizin mücadelenizi biliyoruz. Daha adil, daha güvenceli bir eğitim sistemi kuramadığımız için…<br />
Affet bizi öğretmenim…”</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 23 Jun 2026 09:28:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hacı Hüseyin Efendi’nin korkusu</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/haci-huseyin-efendinin-korkusu-678</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/haci-huseyin-efendinin-korkusu-678</guid>
                <description><![CDATA[Hacı Hüseyin Efendi’nin korkusu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>25 Kasım 1925’te Şapka Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından birçok şehirde protesto gösterileri düzenlendi. Tutuklananlardan bir kısmı idama mahkûm edildi. İdamlar ve tutuklamalar uzun süre devam etti. Şapka Kanunu’nun oluşturduğu korku, milleti adeta suskunluğa mahkûm etti. Bu kanun, her şehirde farklı yaralar açtı.</p>

<p>Diyarbakır’da ise 1925’te yaşanan Şeyh Said Hadisesi ve ardından gelen Şapka Kanunu, halkı derinden sindirmiş; korku, bütün ağırlığıyla yüreklere çökmüştü.</p>

<p>Bu korkunun hâkim olduğu günlerde, Diyarbakır’ın tanınmış âlimlerinden Hacı Hüseyin Efendi, medresenin bazı ihtiyaçlarını karşılamak için çarşıya çıkmıştı. Bir süre yürüdükten sonra bir jandarma önünü kesti.</p>

<p>“Başındaki sarığı çıkar!” dedi.</p>

<p>Hüseyin Efendi sakin bir şekilde, “Sarığı niye çıkarayım?” diye karşılık verdi.</p>

<p>Jandarma, başındaki sarığı zorla çıkarıp yerine şapka koymaya çalıştı. Hüseyin Efendi sükûnetini koruyarak, “Git yavrum, benimle uğraşma.” dedi.</p>

<p>Ancak jandarma güzel sözden anlamadı. Kendini kanunun temsilcisi gibi görerek Hüseyin Efendi’nin üzerine yürüdü. Bununla da yetinmeyip elini silahına attı ve tehditler savurdu. Tartışma giderek şiddetlendi. Bir anda silahını Hüseyin Efendi’ye doğrulttu.</p>

<p>Hüseyin Efendi, can havliyle kendisine çevrilen silahı jandarmanın elinden almaya çalıştı. Aralarında şiddetli bir boğuşma başladı. Bu sırada silah patladı ve jandarma vuruldu.</p>

<p>Hüseyin Efendi tutuklandı. On bir yıl boyunca akıl almaz işkenceler altında hapis yattı. Cezasını tamamladıktan sonra Diyarbakır’a döndü.</p>

<p>Fakat korku, bir gömlek gibi hâlâ üzerinde duruyordu. Bir gün bir arkadaşından, Bediüzzaman’ın korkusuz ve fedakâr talebelerinden Mehmet Kayalar’ın adını duydu. Gizlice ve çekinerek onun medresesine gitti.</p>

<p>Mehmet Kayalar sohbet sırasında şöyle dedi:</p>

<p>“Ben korkuyu karşıma aldım, alnının ortasına kurşunu sıktım; öldürdüm.”</p>

<p>Bu sözler, Hacı Hüseyin Efendi’nin içindeki korkunun bir nebze olsun hafiflemesine vesile oldu. O günden sonra her akşam, adeta terapiye gider gibi Mehmet Kayalar’ın derslerine katılmaya başladı. Zamanla hem kendisinin hem de Diyarbakır halkının, 1925’ten beri üzerlerine çöken ölü toprağından kurtulduğunu hissetti.</p>

<p>Mehmet Kayalar’ın iman hizmetini duydukça Diyarbakırlılar, Hacı Hüseyin Efendi ile birlikte Risale-i Nur derslerine severek ve isteyerek katılmaya başladılar.</p>

<p>Hacı Hüseyin Efendi, yıllar sonra yaşadığı bu manevî uyanışı şöyle anlatacaktı:</p>

<p>“Ben Şark’ta çok meşayihin ziyaretine gittim. Ekserisiyle görüşmeden geri döndüm. Fakat Mehmet Kayalar’ın mahkûmiyet yılları hariç, yaklaşık 23 yıl boyunca her akşam evine sohbete gittim. Evli ve üç çocuk babası olmasına rağmen bir gün olsun kapıyı yüzüme kapatmadı. ‘Hastadır’, ‘misafirleri vardır’ veya ‘şu an müsait değildir’ gibi hiçbir mazeretine asla şahit olmadım. O da bir beşerdi. Fakat bu hâlin 23 yıl boyunca hiç değişmeden devam etmesi, takat üstü bir fedakârlıktır.”</p>

<p>O yıllarda Bediüzzaman’ın has talebelerinden birinin bir şehirde bulunması bile yeterli oluyordu. Onlar, Risale-i Nur’u akıllarına ve kalplerine hava gibi teneffüs ederek yaşıyorlardı. Hizmetten başka özel bir hayatları yoktu. Hayatlarını Bediüzzaman’a ve Risale-i Nur hizmetine adamışlardı. Onları gören veya dinleyen insanların etkilenmemesi mümkün değildi.</p>

<p>Bugün o tohumlar büyük ağaçlara dönüşmüşse, bunda onların tam sadakatlerinin ve ihlaslarının önemli bir payı vardır.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>İhsan Atasoy, Mehmet Kayalar.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 21 Jun 2026 21:17:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Barışın Sözü Yetmez, Barışın Zemini de Kurulmalıdır..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/barisin-sozu-yetmez-barisin-zemini-de-kurulmalidir-677</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/barisin-sozu-yetmez-barisin-zemini-de-kurulmalidir-677</guid>
                <description><![CDATA[Barışın Sözü Yetmez, Barışın Zemini de Kurulmalıdır..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bir ülkede barıştan söz ediliyorsa, önce barışın hangi zeminde kurulacağına bakmak gerekir. Barış yalnızca silahların susması değildir; aynı zamanda hukukun, siyasetin ve toplumsal iradenin önünün açılmasıdır. Eğer bir yandan “yeni bir dönem”, “çözüm”, “demokratikleşme” gibi kavramlar konuşuluyor; diğer yandan Kürt siyasetinin önemli isimleri cezaevlerinde tutulmaya devam ediyorsa, toplumun aklına haklı olarak şu soru geliyor: Bu nasıl bir barıştır?</p>

<p>Nusaybin eski Belediye Başkanı Ayşe Gökkan hakkında yeniden görülen davada verilen 19 yıl 6 aylık hapis cezası, bu tartışmaların merkezine oturdu. Gökkan’ın mahkemede yaptığı Kürtçe savunmada dile getirdiği “Kürt olduğum için yargılanıyorsam bütün toplumun yargılanması gerekir” sözleri, sadece bir sanığın savunması değil, Türkiye’de yıllardır devam eden kimlik, siyaset ve hukuk tartışmasının bir yansımasıdır.</p>

<p>Elbette hukukta her iddia somut delillerle değerlendirilmelidir. Ancak Türkiye’nin yakın siyasi geçmişine bakıldığında, özellikle Kürt siyasi hareketinin temsilcileri açısından yargı süreçlerinin sadece hukuki değil, aynı zamanda siyasi sonuçlar doğurduğu yönündeki eleştiriler de göz ardı edilemez.<br />
Bir tarafta barış ve demokratik çözüm söylemleri yükselirken, diğer tarafta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi siyasetçilerin uzun tutukluluk süreçleri, yerel siyaset alanında görev yapmış isimlerin durumları ve muhalefete yönelik gelişmeler toplumda güven sorununu büyütmektedir.</p>

<p>Çünkü barış sadece karşı taraftan beklenen bir adım değildir. Eğer devlete düşen görev silahların bırakılmasını sağlamak, toplumsal çatışmayı sona erdirmek ve yeni bir sayfa açmak ise bunun yolu siyaset kanallarını güçlendirmekten geçer.</p>

<p>Siyasetin alanı daraltılırsa, insanların kendilerini ifade edebilecekleri demokratik yollar zayıflatılırsa, “dağdaki insan nasıl gelip siyaset yapacak, nasıl teslim süreci gerçekleşecek?” sorusu cevapsız kalır.</p>

<p>Bir yandan “düz ovada siyaset yapılmalı” denilirken, diğer yandan seçilmiş siyasetçilerin, belediye başkanlarının ve siyasi aktörlerin sürekli ceza tehdidi altında olması büyük bir çelişki yaratmaktadır. Siyaset kurumunun güçlenmediği bir ortamda toplumsal sorunların çözülmesi mümkün değildir.</p>

<p>Aynı şekilde muhalefetin farklı kesimlerine yönelik baskı algısı da demokrasinin genel iklimini etkilemektedir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, sadece bir kesimin değil, bütün toplumun kendini güvende hissedeceği bir hukuk düzenidir.</p>

<p>Gerçek bir barış; geçmişin acılarını yok saymadan, farklılıkları tehdit olarak görmeden, insanların düşüncelerini özgürce ifade edebildiği bir ortamla mümkündür. Cezaevlerindeki siyasetçiler, kapatılan siyasi alanlar ve devam eden güvensizlik ortamı aşılmadan barışın kalıcı olması zor görünmektedir.</p>

<p>Çünkü barışın yolu yalnızca silahların bırakılmasından değil, insanların sözünün duyulmasından geçer.<br />
Bugün sorulması gereken temel soru şudur:</p>

<p>Eğer amaç gerçekten demokratik bir çözüm ve kalıcı bir barış ise, bunun siyasi ve hukuki zemini neden hâlâ oluşturulamıyor?</p>

<p>Barış, sadece konuşulan bir hedef değil; cesaretle kurulması gereken bir toplumsal sözleşmedir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 19 Jun 2026 20:53:29 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ters Kelepçedeki Eğitim: Güvenpark’tan Yansıyan Acı Tablo</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/ters-kelepcedeki-egitim-guvenparktan-yansiyan-aci-tablo-676</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/ters-kelepcedeki-egitim-guvenparktan-yansiyan-aci-tablo-676</guid>
                <description><![CDATA[Ters Kelepçedeki Eğitim: Güvenpark’tan Yansıyan Acı Tablo]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ankara Güvenpark’ta yaşanan ve kamuoyuna yansıyan görüntüler yalnızca bir gözaltı işlemini değil, Türkiye’de eğitimin, eğitim emekçilerinin, hukukun ve demokrasinin içine sürüklendiği tabloyu da gözler önüne sermektedir.</p>

<p>Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası'nın çalışma koşullarının iyileştirilmesi, özlük haklarının güvence altına alınması ve daha önce verilen sözlerin yerine getirilmesi talebiyle gerçekleştirmek istediği eyleme yönelik polis müdahalesi, eğitim emekçilerinin yıllardır yaşadığı değersizleştirme politikalarının son halkası olarak tarihe geçmiştir.</p>

<p>Kamuoyuna yansıyan görüntülerde, eğitimcilerin ters kelepçeyle gözaltına alınması, yerde sürüklenmesi ve bir suçlu muamelesine maruz bırakılması, sadece bireylere yönelik bir müdahale değildir. Bu görüntüler, aynı zamanda bir ülkenin öğretmenine, eğitimine ve geleceğine nasıl baktığının da fotoğrafıdır.</p>

<p>Aralarında Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Başkanı Eren Edebali ile Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal İrmak'ın da bulunduğu eğitim emekçilerinin maruz kaldığı muamele, demokratik hakların kullanımına yönelik tahammülsüzlüğün ulaştığı noktayı göstermektedir.<br />
Bir ülkede insanlar daha iyi çalışma koşulları istemek için meydanlara çıktığında karşılarında müzakereyi değil copu, diyaloğu değil barikatı buluyorsa; orada yalnızca bir sendikal hak ihlali değil, aynı zamanda demokrasi sorunu vardır.</p>

<p>Dün Okullarda, Bugün Meydanlarda.</p>

<p>2025-2026 eğitim öğretim yılı boyunca özellikle Urfa ve Maraş'ta yaşanan saldırılar, okul ortamlarında meydana gelen şiddet olayları ve kaybettiğimiz eğitim emekçileri hafızalarımızdaki yerini koruyor.<br />
O günlerde dile getirdiğimiz temel gerçek şuydu:<br />
"Eğitim emekçilerinin bu ülkede güvenliği dahi garanti altında değildir."</p>

<p>Ne yazık ki bugün Ankara'dan gelen görüntüler bu tespitin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.</p>

<p>Dün okul koridorlarında şiddete maruz kalan öğretmenler vardı.<br />
Bugün ise anayasal haklarını kullanmak isteyen öğretmenler polis müdahalesiyle karşı karşıya kalmaktadır.</p>

<p>Sorun yalnızca bir güvenlik sorunu değildir. Sorun, eğitim emekçisine yönelik bakış açısıdır.</p>

<p>Hukukun Üstünlüğü Yerine Gücün Üstünlüğü.</p>

<p>Demokratik toplumlarda sendikalar, çalışanların hak arama araçlarıdır. Sendikal faaliyetler suç değil, anayasal güvencedir.<br />
Ancak Güvenpark'ta ortaya çıkan görüntüler, hukukun üstünlüğünün yerini giderek gücün üstünlüğüne bıraktığını düşündürmektedir.</p>

<p>Bir hukuk devletinde insanların taleplerini dile getirmesi nedeniyle ters kelepçelenmesi, yerde sürüklenmesi ve gözaltına alınması kabul edilemez.</p>

<p>Çünkü hukuk devletinin ölçüsü, iktidara yakın olanların değil; hak talep edenlerin nasıl muamele gördüğüdür.</p>

<p>Hukukun üstünlüğünün zayıfladığı yerde demokratik haklar daralır, örgütlenme özgürlüğü baskı altına alınır ve toplum korkuyla yönetilmeye başlanır.</p>

<p>Oysa eğitimciler bu ülkenin düşmanı değil; geleceğini inşa eden insanlardır.</p>

<p>Öğretmene Saygı Söylemde Kaldığında<br />
Toplumda sıkça Hz. Ali’ye atfedilen "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" sözü hatırlatılır.</p>

<p>Öğretmenler Günü’nde yapılan konuşmalarda eğitim emekçilerinin fedakârlıklarından söz edilir.</p>

<p>Ancak gerçekler çoğu zaman kürsülerde söylenen sözlerden farklıdır.</p>

<p>Bir yanda öğretmeni kutsayan söylemler...<br />
Diğer yanda yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalışan eğitimciler...</p>

<p>Bir yanda öğretmenin toplumdaki önemine dair nutuklar...</p>

<p>Diğer yanda okulda şiddete, sokakta gözaltına maruz bırakılan eğitim emekçileri...</p>

<p>İşte Ankara'daki görüntüler, söylem ile gerçek arasındaki derin uçurumu göstermektedir.</p>

<p>Sınıftaki Şiddet ile Meydandaki Şiddet Aynı İklimin Ürünüdür...</p>

<p>Son yıllarda sosyal medyada sıkça öğretmenlere yönelik kabul edilemez görüntülerle karşılaşıyoruz.</p>

<p>Sınıfta öğretmenine hakaret eden, ders ortamını sabote eden, şiddete yönelen bazı öğrencilerin görüntüleri milyonlarca kez paylaşılıyor.</p>

<p>Bu görüntüler çoğu zaman bireysel olaylar gibi değerlendirilse de aslında daha büyük bir sorunun parçasıdır.</p>

<p>Öğretmenin itibarsızlaştırıldığı, değersizleştirildiği ve yalnız bırakıldığı bir toplumda saygı kültürü de aşınır.<br />
Bugün sınıfta öğretmenine hakaret eden gençlerle, yarın kamusal alanda eğitim emekçilerine şiddeti meşru gören anlayış arasında güçlü bir ilişki vardır.</p>

<p>Çünkü şiddet yalnızca fiziksel bir eylem değildir; aynı zamanda bir kültür ve zihniyet meselesidir.<br />
Güvenpark'tan Yükselen Soru<br />
Ankara Güvenpark'ta ortaya çıkan görüntüler aslında hepimize aynı soruyu sormaktadır:</p>

<p>Bir ülke öğretmenine bunu yapıyorsa, geleceğine ne yapmaktadır?</p>

<p>Eğitim emekçilerinin ters kelepçeyle gözaltına alınması yalnızca bir sendikanın ya da belli bir kesimin sorunu değildir. Bu durum, hukuk devleti, insan hakları, örgütlenme özgürlüğü ve demokratik toplum ilkeleri açısından değerlendirilmesi gereken ciddi bir meseledir.</p>

<p>Bugün öğretmenlerin yaşadığı bu tablo karşısında sessiz kalmak, yarın aynı uygulamaların toplumun diğer kesimlerine yöneltilmesine de zemin hazırlayacaktır.</p>

<p>Eğitimin itibarı yalnızca okul binalarıyla, müfredatlarla ya da sınav sistemleriyle korunmaz. Eğitimin itibarı, öğretmenin gördüğü saygıyla ölçülür.</p>

<p>Ve ne yazık ki Güvenpark'tan yansıyan görüntüler, Türkiye'nin eğitim emekçilerine ilişkin karnesinde ağır bir kırılmaya işaret etmektedir.<br />
Bir toplum öğretmenini yere yatırıp ters kelepçelediği gün, aslında biraz da kendi geleceğini kelepçelemiş olur.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 11:36:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Barla hayali</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/barla-hayali-675</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/barla-hayali-675</guid>
                <description><![CDATA[Barla hayali]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nur Külliyatı’nı uzun yıllardır defalarca okudum; hâlâ da okumaya devam ediyorum. Bu aralar da Bediüzzaman’ın saff-ı evvel talebelerinden Barla Sadıklarının hatıralarını okuyorum. Akılla izah edilmeyecek fedakârlıkları okudukça hayranlığım bir kat daha artıyor.</p>

<p>Hatıra sayfaları arasında gezinirken birden kendimi hayalen 1930’lu yılların Barla sokaklarında buldum.</p>

<p>Barla sokaklarında gezinirken Muhacir Hafız Ahmed’in (Ahmet Karaca) evine doğru gittiğini gördüm. Biraz daha yürüyünce Şamlı Hafız Tevfik’in (Mehmet Göksu) elinde bir sepetle bir yerlere yetişmeye çalıştığını fark ettim. Sokağın başına geldiğimde Sıddık Süleyman (Süleyman Kervancı), başı önünde, düşünceli düşünceli köyün dışına doğru gidiyordu. Birkaç adım daha yürüyünce Mübarek Süleyman’ı (Süleyman Köse) köyün yukarı kısmında biriyle sessizce konuşurken gördüm. Mustafa Çavuş (Mustafa Güvenç), elinde marangoz malzeme kutusuyla hızlı adımlarla bir işe doğru gidiyordu. Diğer bir sokaktan geçerken Bahri Çağlar evinin bahçe duvarını onarıyordu. Çeşme başından yukarıya doğru yürüdüğümde Abdullah Çavuş’un (Abdullah Yavaşer) elinde bir helke ile gittiğini gördüm. Mus Mescidi’nin önüne geldiğimde ise Şem’i Güneş mescitten içeri giriyordu.</p>

<p>Asıl gitmem gereken yere, Bediüzzaman’ın evine doğru heyecanla yürüdüm. Aklımla, kalbimle ve bütün saf duygularımla kapısının önüne geldim. Kapıyı yüreğimle çaldım. Saygıyla ve hasretle odasına girdim.</p>

<p>Bediüzzaman, bir talebesine şöyle bir mektup yazdırıyordu: “Cenab-ı Hak, Sıddık Süleyman’ı ve Mustafa Çavuş’u, Muhacir Hafız Ahmed’i ve Abdullah Çavuş’u bana ihsan etti. Ben de Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum. Bunlar bana yüzer dost kadar kıymettar göründüler; vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler. Bunlar yüzünden ben bu köyün hayatta olanlarıyla da vefat edenleriyle de alakadar olup her zaman dua ediyorum.”</p>

<p>Mektubunu sesli bir şekilde tamamladı.</p>

<p>Huzur dolu odada bir müddet dünya meşgalelerinden sıyrılarak o has ve samimî havayı teneffüs ettim. Sonra dışarı çıkarak Barla sokaklarını dolaşmayı sürdürdüm. Birkaç sokağı dolaştıktan sonra yeniden Bediüzzaman’ın evinin bulunduğu sokağa geldim. Tam o sırada Sıddık Süleyman, Bediüzzaman’ın evinden çıkıyordu. Elinde yeni yazılmış bir risale vardı.</p>

<p>On kilometre uzaklıktaki Bedre Köyü’nde bulunan Santral Sabri’ye yeni yazılan risaleyi ulaştırdı. Santral Sabri, risaleyi kıymetli bir hazineyi alır gibi göğsüne bastırarak evine girdi. Kâğıt ve kalemlerini çıkarıp risaleden bir nüsha yazdı. Yazdığı nüshayı alır almaz hemen yola çıktı ve İslâmköy’de Hafız Ali’ye ulaştırdı. Hafız Ali de risaleyi alır almaz evine gitti, hazır bekleyen kâğıt ve kalemin başına geçti ve o gece birkaç nüsha yazdı. Daha sonra yazdığı nüshaları Isparta’da Hüsrev Altınbaşak’a gönderdi. Böylece risaleler, Barla Sadıklarının gayretiyle her tarafa yayılmış oldu.</p>

<p>Başımı kitaptan kaldırdığımda, Barla’nın hayali bile beni mest etmişti.</p>

<p>Barla Sadıkları, Risale-i Nurlar’ın bugün bütün dünyaya yayılmasındaki tohum görevini en üst düzeyde yerine getirmişlerdi. Bediüzzaman, talebelerinden son derece memnundu ve onları en yüksek ifadelerle taltif ediyordu.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>Ahmet Özdemir – Barla Rehberi</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 13 Jun 2026 11:57:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Leyla Olmak..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/leyla-olmak-674</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/leyla-olmak-674</guid>
                <description><![CDATA[Leyla Olmak..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Nice Leylalar vardır ki, adlarında “la” hecesi bile yoktur. Nice Leylalar da vardır ki, isminde Leyla diye bir şey aranmaz; fakat özünde Leyla’dan başka bir şey yoktur.</p>

<p>Leyla Qasim, Leyla Xalid, Leyla Zana, Leyla Güven… ve daha niceleri. Bunlar çöllerin değil, dağların asi gülleridir. Kan çiçekleridir onlar.</p>

<p>Sevda ile, aşk ile sulanır; yürek ile büyürler. Bülbül gibi yasaklı bir isim, yasaklı bir dille doğarlar. Ülkeye, sevdaya, barışa, eşitliğe ve kardeşliğe tutkundurlar. Mecnun’lar illegal bir tutkuyla yanarlar. Çünkü Leyla ile Mecnun aslında birdir; ayrılıkları yalnızca görünüştedir.</p>

<p>Aşkın ateşi Leyla’da başlar, Mecnun’da kül olmaz.</p>

<p>Leyla olmak, her kula nasip olmayan bir halettir. Leyla isen, el âlemin idrakinin ötesindesin.</p>

<p>Tanınmazsın, çünkü sen artık “sen” olmaktan çıkmışsındır. Leyla isen; destanda, klamda, halayda, deliloda coşansın. Çobanın kavalında, ozanın sazında, şairin dizesinde dile gelirsin. Dicle’nin ve Fırat’ın çağlayan akışında bend olursun.</p>

<p>Leyla isen; Semsûr’da, Samsat’ta, Reha’da, Halfeti’de, Dilok’ta, Zeugma’da, Batman’da, Heskîf’te boğdurulup sulara gömülsen bile, Göbeklitepe’nin derinliklerinden yeniden doğar, tarihe ışık tutarsın. Çünkü Leyla, zamana ve mekâna sığmaz; o, yeryüzünün en eski isyanıdır.</p>

<p>Bazı ruhlara doğuştan Leyla olmak yazılmıştır. Bu, Yaratan’ın o cana verdiği ağır bir misyondur. Acımasızca gelir bazen. Kaçmak istersin, fakat makus kader seni bir köşe başında bulur. Leylalığın hakkını verebilmek kolay değildir. Zindanlar onu tutsak edemez, urganlar boğamaz, darağaçları kaldıramaz. Bendleri aşıp gülüstana su taşıyan, yüreklere aşk külleri seren bir ruhtur o.</p>

<p>Leyla olmak, başkadır.</p>

<p>O, yalnızca bir isim değil; bir duruştur. Bir felsefedir.</p>

<p>Yasaklanmış bir sevginin, ezilmeye direnen bir halkın, söndürülmeye çalışılan bir ateşin adıdır. Leyla, sevgilidir; fakat aynı zamanda sevginin kendisidir. Mecnun’dur; fakat aynı zamanda deliliğin ta kendisidir.</p>

<p>Onlar Leyla’dır.</p>

<p>Onlar, dağların asi gülleridir; kan çiçekleridir; ve tarihin hiç susmayan türküsüdür.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Jun 2026 15:56:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Telefondaki ses</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/telefondaki-ses-673</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/telefondaki-ses-673</guid>
                <description><![CDATA[Telefondaki ses]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>45 yıllık öğretmenlik hayatımda geçmişime dönüp artılarımı ve eksilerimi düşündüm. Vicdan terazimde, bıçak sırtı gibi bir hayattan geçtiğimi hissettim.</p>

<p>İlk defa öğretmenlik mesleğine 1979 yılı Mart ayının başlarında başladım ve beşinci sınıfı okuttum. Üç ay okuttuğum öğrencileri o yıl mezun etmiştim. O günlerde nasıl bir öğretmenlik yaptığımı pek hatırlamıyorum.</p>

<p>45 yıllık bir çalışmadan sonra emekli oldum. Böylece öğretmenlik mesleğim fiilî olarak sona ermişti. Yarım asra yakın bir çalışmanın sonunda geçmişime bir yolculuk yaparak “Nerede yanlış yaptım?” diye düşündüğüm zamanlar oluyordu. “Neleri iyi yaptım, neleri kötü yaptım?” diye düşünüyorum. İçimdeki iki soru, boğazıma takılan bir kılçık gibi beni rahatsız ediyordu.</p>

<p>Bir gün telefonumda kayıtlı olmayan bir numara beni aradı. Kim olduğunu sorduğumda, adını soyadını söyleyerek öğretmen olduğum ilk yıl okuttuğum beşinci sınıf öğrencilerimden biri olduğunu söyledi. Sosyal medya hesabımdan mail adresimi bulmuş ve beni aramıştı. Öğrencim emekli olmuş, elli beş yaşını geçmişti.</p>

<p>“Öğretmenim…” dedi ve kendini tanıttı.</p>

<p>Biraz durdum ve onu sanki dün görmüşüm gibi hatırladım. Temiz, saf, içten, gösterişsiz ve berrak bir su gibi candan bir sesle beni unutmadığını ve hep saygıyla yâd ettiğini söyleyince, bütün bedenimde bir elektriklenme oldu. Ben de o günlere, yirmili yaşlarıma gittim. Gençliği ve idealizmi yaşadığım köydeki hayatıma geri dönüşü yaşıyordum. Gerçekten çok zaman geçmişti.</p>

<p>İlk öğretmenliğimde nasıl bir öğretmendim? O körpe fidanlara zarar vermiş miydim? Bunu çok merak ediyordum.</p>

<p>Telefondaki ses: “Öğretmenim, sen bizi seviyordun. Yüreğimde, yüreğimi incittiğin hiçbir güzel olmayan sözün yok. Hep sevgiyle seni kalbimde hissettim.” dedi.</p>

<p>Telefondaki konuşmadan sonra uzun bir süre kendime gelemedim. Bir müddet gözlerimden mutluluk gözyaşları döküldü. Sene sonunda karnesinde çok iyi notlarını gören öğrenci gibi çok sevinmiştim. Telefondaki ses beni benden almıştı.</p>

<p>Ben de 45 yıl geçmişe giderek ilk ders verdiğim sınıfa gittim ve on, on bir yaşındaki o saf, temiz çocukları hayal ettim. O körpe yürekleri, o temiz duyguları yeni fırından çıkmış taze ekmek gibi yaşıyor gibi hissettim.</p>

<p>Öğrencilerimi düşündüm. Kimleri hatırlıyordum? Çoğunun hayalini bile kuramıyordum. Ama onlar beni unutmamıştı. Yaptığım davranışlarla, yürek kumbaralarında birkaç iyi sözüm ve davranışım kalmıştı.</p>

<p>45 yıldan sonra şunu öğrenmiştim: İster iyilik olsun ister kötülük, herkesin gönül kumbarasında bir yer alıyor. Hiç kaybolmuyor. İlk günden itibaren öğretmenlik mesleğini sevmiştim. Öğretmen okulunda, iyi öğretmen olmanın tüm süreçlerini yaşayarak geçirmiştim.</p>

<p>Öğretmenliği ilk günden beri seviyordum. Öğretmenliği sevince öğrenci de seviliyor. Öğrenci, öğretmenin onu sevdiğini anladı mı o zaman sınıfa bahar gelmiş olur. Renk renk çiçeklerle her yer gülistan olur.</p>

<p>Yıllardır kafamdaki soru işaretleri, o gün gelen telefonla ve ardından o köydeki diğer öğrencilerimin aramasıyla cevap bulmuştu. Neler ektiğimi ve ürünlerimi görmüştüm. Ürünümün kalitesinin, beni yetiştiren öğretmen okulundaki fedakâr, işini seven ve önem veren öğretmenlerden kaynaklandığını anlamıştım.</p>

<p>Öğrencilerini birer birer arayıp sorması gibi, ben de hayatta olan öğretmenlerimi arayarak ya da yazılarımla teşekkürümü yazarak borcumu ödemeye çalışıyorum.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 10:35:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zamlar Yetmiyor, Yoksulluk Büyüyor</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/zamlar-yetmiyor-yoksulluk-buyuyor-672</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/zamlar-yetmiyor-yoksulluk-buyuyor-672</guid>
                <description><![CDATA[Zamlar Yetmiyor, Yoksulluk Büyüyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>TÜİK mayıs ayı enflasyon rakamlarını açıkladı: Aylık %1,71, yıllık %32,61. ENAG ise gerçekçi bir tablo çiziyor: Aylık %2,16, yıllık %53,13. Aradaki 20 puandan fazla fark, zaten zor geçinen milyonların günlük hayatındaki uçurumu özetliyor.</p>

<p>Konut grubu yıllık %45,59 artmış. Kiracılar için haziran ayı tavan zammı %32,24 olarak belirlenmiş. Yani resmi enflasyonun üzerinde bir konut enflasyonuyla karşı karşıyayız. Gıda %34,86, ulaştırma %34,29 zamlanmış. Emekli ve memur maaşlarına yansıyacak 5 aylık fark ise SSK ve Bağ-Kur emeklilerinde %16,61, memur ve emekli memurlarda %12,41 düzeyinde kalmış.</p>

<p>Bu rakamlar kâğıt üzerinde “artış” gibi dursa da, milyonlarca dar gelirli, memur, işçi ve emekli için tam bir hayal kırıklığıdır.</p>

<p>Düşünün: Bir emekli, beş aylık enflasyon farkıyla maaşına %16,61 zam alıyor. Ama marketteki temel gıda ürünlerine, faturalara ve özellikle kiraya gelen zamlar çok daha yüksek. Konut enflasyonu %45’i aşmışken, kiracı emeklinin cebinden çıkan para maaş zammını çoktan eritiyor. Memur maaşlarındaki %12,41’lik fark ise İstanbul’da, Ankara’da ya da İzmir’de geçinebilmek için komik kalıyor.</p>

<p>Resmi verilerle gerçek hayat arasındaki makas giderek açılıyor. TÜİK’in “gıda aylık %-0,48 düştü” demesi belki bazı sebze-meyve fiyatlarındaki mevsimsel gevşemeyi yansıtıyor; ama yıllık %34,86’lık artış ve ENAG’ın ortaya koyduğu daha yüksek gerçeklik, vatandaşın mutfağındaki yangını söndürmüyor. İnsanlar et, süt, yağ, peynir almakta zorlanıyor; birçok aile temel protein kaynaklarını kısıtlıyor.</p>

<p>İşçiler, memurlar ve emekliler bu ülkede “maaşla geçinen” kesimin omurgasını oluşturuyor. Özel sektörde sendikasız, güvencesiz çalışan milyonlarca kişi ise enflasyon karşısında tamamen savunmasız. Onların maaş zamları bile çoğu zaman TÜİK’in açıkladığı resmi oranın gerisinde kalıyor. Kiralar, faturalar, okul masrafları, ulaşım… Hepsi enflasyonun çok daha fevkinde seyrediyor.</p>

<p>Ekonomik refahı yakalayamayan, açlık ve yoksulluk sınırının altında ezilen bu geniş kesim, sürekli “sabret” çağrılarıyla idare edilmeye çalışılıyor. Oysa sabreden halk, her ay eriyen alım gücüyle boğuşuyor. Bir tarafta resmi enflasyon %32,61 derken, bağımsız araştırmalara göre %53’ü aşan gerçek enflasyon var. Bu fark, istatistik değil, insan hayatıdır.</p>

<p>Yetkililer “enflasyon düşüyor” diye övünedursun; sokaktaki memur, emekli ve işçi her ay faturaları öderken, market rafında fiyatlara bakarken aynı soruyu soruyor: Bu zamlar nereye yetiyor?</p>

<p>Yoksulluk pençesindeki halkın alım gücünü korumak, sadece enflasyon rakamlarını aşağı çekmekle olmaz.</p>

<p>&nbsp;Gerçekçi veriler, adil ücret politikaları ve özellikle konut ile gıda başta olmak üzere temel giderlerde kalıcı çözümler gerekiyor. Aksi takdirde, maaşla geçinen milyonların “geçim mücadelesi” her geçen ay daha da ağırlaşacak ve toplumsal yorgunluk derinleşecektir.</p>

<p>Bu tablo, sadece ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda ciddi bir adalet ve insaniyet meselesidir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 15:43:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İmam Şafiî’nin Bilgece Uyarısı: Doğru Yanlış Olabilir, Yanlış Doğru Olabilir</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/imam-safiinin-bilgece-uyarisi-dogru-yanlis-olabilir-yanlis-dogru-olabilir-671</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/imam-safiinin-bilgece-uyarisi-dogru-yanlis-olabilir-yanlis-dogru-olabilir-671</guid>
                <description><![CDATA[İmam Şafiî’nin Bilgece Uyarısı: Doğru Yanlış Olabilir, Yanlış Doğru Olabilir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bazı sözler zamanın tozunu üzerinden atıp asırlar sonra hâlâ insanın kulağına fısıldar. İmam Şafiî’nin şu vecizesi de öyle: “Benim savunduğum görüş, yanlış ihtimali olan doğru görüştür; hasmımın görüşü ise doğru olma ihtimali olan yanlış görüştür.”<br />
Bu cümle, ilk bakışta mütevazı bir itiraf gibi durur. Oysa derinliğinde hem bir duruş hem de bir davet saklıdır. Hem sabit görüşlülüğü hem de görüşte esnekliği aynı anda mümkün kılar. Hem hoşgörüyü hem de ciddiyeti bir arada barındırır.</p>

<p>Günümüzün kutuplaşmış dünyasında bu sözün hatırlattığı en önemli şey, entelektüel tevazudur. Kendi görüşümüze “mutlak doğru” damgasını vurmak, karşı tarafı da “mutlak yanlış” ilan etmek, aslında en büyük yanılgıdır. Çünkü insan aklı sınırlıdır, bilgi daima eksiktir ve yeni deliller her an kapımızı çalabilir. Şafiî’nin yaklaşımı, “Ben haklıyım, sen haksızsın” kavgacılığından çok farklıdır: “Ben şu anda en doğru olduğuna inandığım görüşü savunuyorum, ama yanılıyor da olabilirim; senin görüşün ise şu anda yanlış görünse de içinde doğruyu barındırıyor olabilir.”<br />
Bu tavır, hoşgörünün temelini oluşturur.</p>

<p>Hoşgörü, “her şey mubah” demek değildir. Aksine, kendi duruşundan emin olmakla birlikte karşı tarafın argümanlarını ciddiye almaktır.</p>

<p>&nbsp;Karşıdakini “düşman” değil, “rakip” ya da daha iyisi “diyalog arkadaşı” olarak görmektedir. Böyle bir zihniyet, tartışmayı kavgaya değil, hakikate yaklaştırma çabasına dönüştürür.<br />
Peki ya sabit görüşlülük? Şafiî’nin sözü, karaktersiz bir yalpalamayı değil, köklü bir istikrarı savunur. İnsan bir görüşü savunduğu zaman onu savunma gerekçeleriyle birlikte taşımalıdır. Rüzgâra göre yön değiştiren, her yeni trendde fikir değiştiren kişiden ziyade, delillere dayalı ve samimi bir duruşu esas alır. Ancak bu duruş, “taş gibi katı” değil, “ağaç gibi” olmalıdır: Kökleri sağlam, dalları rüzgâra göre esneyebilen.</p>

<p>Görüşte esneklik ise burada devreye girer. Esneklik, ilkesizliğin değil, aklın ve vicdanın gereğidir. Yeni bir delil, daha güçlü bir itiraz veya değişen şartlar karşısında görüşünü revize edebilme cesareti, aslında zaaflılık değil olgunluktur. Tarih boyunca büyük âlimler, düşünürler ve devlet adamları bu esnekliği gösterdiği için yol açmışlardır. Katı dogmatizm ise çoğu zaman gerilemenin sebebi olmuştur.</p>

<p>Bugünün Türkiye’sinde ve dünyasında bu dengeye her zamankinden çok ihtiyacımız var. Sosyal medya çağında herkes “kendi doğrusunun militanı” haline gelmiş durumda. Bir taraf “Biz mutlak haklıyız” derken, diğer taraf da aynı şeyi söylüyor.</p>

<p>Karşılıklı sağırlar diyaloğu, artan nefret ve azalan akıl.<br />
Oysa İmam Şafiî’nin yaklaşımı bize şunu teklif ediyor: Kendi görüşünü en güçlü şekilde savun, ama kalbinin bir köşesinde “yanılıyor olabilirim” diye küçük bir kapı açık tut. Karşı tarafın görüşünü de “içinde doğru olma ihtimali var” diye dinle. Bu, ne inançsızlık ne de gevşekliktir. Tam tersine, olgun bir inancın ve medeni bir tartışma kültürünün gereğidir.</p>

<p>Belki de en zoru, bu dengeyi günlük hayatta kurabilmektir. Ailede, iş yerinde, siyasette, akademide… Kendi fikrine âşık olmadan, karşı fikre de kulak tıkamadan durabilmek. İşte o zaman hem kendi doğrumuzu daha sağlam savunur, hem de hakikate bir adım daha yaklaşmış oluruz.</p>

<p>İmam Şafiî’nin sözü, aslında bir dua gibi okunmalı: “Ya Rabbi, bana savunduğum görüşte isabet nasip et, ama yanlışımı da gösterecek basiret ver. Karşımdakinin doğrusunu da görebilecek bir kalp bahşet.”<br />
Bu basiret ve kalp, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeydir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 13:37:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>&quot;Adalet Öldü&quot;: Beşinci Çanın Sesi Kimin İçin Çalıyor?</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/adalet-oldu-besinci-canin-sesi-kimin-icin-caliyor-670</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/adalet-oldu-besinci-canin-sesi-kimin-icin-caliyor-670</guid>
                <description><![CDATA["Adalet Öldü": Beşinci Çanın Sesi Kimin İçin Çalıyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>​Eski bir İngiliz geleneği, toplumun hiyerarşisini kilise çanlarının vuruşlarıyla kulaklara kazırdı. Sıradan bir fani göçtüğünde çan bir kez vururdu; asilzade için iki, kralın yakını için üç, mutlak gücün sahibi kral veya kraliçe içinse dört kez... Bir gün, kasabanın orta yerinde, herkesin masumiyetine emin olduğu sıradan bir adam, hukukun ve vicdanın katledildiği bir tiyatro mahkemesi eliyle idama mahkûm edildi. İnfazın ardından kilisenin kulesinden yükselen çan sesleri ahaliyi dehşete düşürdü. Çan tam beş kez vurmuştu.</p>

<p>​Öfkeyle papaza koşan halk, "Kral öldüğünde bile dört vurur, bu beşinci çan da neyin nesi?" diye sordu. Papazın cevabı, yüzyılları aşıp bugünün Türkiyesi’ne ayna tutacak o yalın gerçekti: "Evet, kral ölse dört kez çalardı. Ama bugün beş kez çaldı; çünkü sıradan bir insan haksızlığa kurban gitti, artık adalet öldü!"</p>

<p>​Bugün bu topraklarda, kulaklarımızı sağır eden o beşinci çanın uğultusuyla yaşıyoruz. Adalet terazisinin kefelerini muktedirlerin siyasi ikbaline göre ayarlayanlar, hukuku bir toplumsal sözleşme değil, muhalefeti hizaya getirme aparatı olarak kullandıkça o çan durmaksızın çalıyor.</p>

<p>​Süreç bir günde buraya gelmedi. Adaletin tabutuna ilk çiviler, DEM/HDP çizgisindeki Kürt siyasi hareketine yönelik haksız, hukuksuz ve sistematik tasfiyelerle çakıldı. Milyonların iradesini temsil eden Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi seçilmiş liderler, evrensel hukuk normlarında karşılığı olmayan gerekçelerle, adeta birer siyasi rehine gibi parmaklıklar ardına konulduğunda, toplumun bir kesimi sessiz kalmayı seçti. "Nasılsa bize dokunmuyor" konforuyla izlenen o süreç, yerel yönetimlerde halkın oylarıyla seçilen belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyım atanmasıyla derinleşti.&nbsp;</p>

<p>Sandığın, yani demokrasinin namusunun gasp edilmesi, sadece Kürt seçmenin değil, bu ülkedeki her bir vatandaşın seçme ve seçilme hakkına indirilmiş ağır bir darbeydi.</p>

<p>​Ancak tarih, adaletsizliğin bulaşıcı bir virüs olduğunu defalarca kanıtlamıştır. Bir kesimin hukuksuzluğa uğramasına göz yummak, o hukuksuzluğun meşrulaşarak büyümesine ve en nihayetinde herkesi yutmasına zemin hazırlar. Nitekim öyle de oldu. Kürt hareketine karşı test edilen ve tahkim edilen bu "hukuku araçsallaştırma" pratiği, gecikmeksizin diğer muhalif odaklara da teşmil edildi.</p>

<p>​Bugün gelinen noktada, ülkenin ana muhalefet partisine yönelik akılalmaz hamleler, hukukun artık bir sınır getiren değil, iktidar eliyle dizayn yapan bir "mühendislik aracı" haline geldiğini gösteriyor. Siyasi partilerin iç işleyişine, kurultay iradelerine "mutlak butlan" gibi hukuki zorlamalarla müdahale edilmesi, eski genel başkanların adeta birer siyasi kayyım gibi partilerin başına monte edilmeye çalışılması, yargının siyasi rekabetin sopası haline dönüştüğünün en açık ilanıdır.​Sayın Cumhurbaşkanı’nın "Yerli ve milli muhalefeti de biz getireceğiz" söylemi, aslında bu trajedinin itirafıdır. Bir demokraside muhalefeti iktidar belirleyemez, icazete bağlı bir muhalefet yaratılamaz. İktidarın kendi eliyle, kendi meşrebine uygun bir muhalefet dizayn etme çabası, çok partili yaşamın, demokrasinin ve en nihayetinde bir devlet olmanın manevi temellerinin tasfiyesidir.</p>

<p>​Hukuk, siyasi iktidarların ömrünü uzatmak için eğip bükeceği, muhalifleri tasfiye etmek için kullanacağı bir aparat değildir. Güçlünün haklı olduğu, yargının saray koridorlarından gelen rüzgara göre yelken açtığı bir düzende, sadece masumlar cezalandırılmış olmaz; o toplumun geleceğe dair inancı, bir arada yaşama iradesi ve devletin meşruiyeti de ölür.</p>

<p>​İngiliz hikayesindeki o beşinci çan, bugün Türkiye’nin dört bir yanında, Edirne'den Kandıra'ya, belediye binalarından parti genel merkezlerine kadar her haksız kararda bir kez daha vuruyor. Ve biz biliyoruz ki, adalet öldüğünde, geriye kalan tek şey sadece gücü elinde bulunduranların geçici zaferleri ve koca bir ülkenin ortak geleceğinin enkazıdır. Kulakları olanlar, o beşinci çanın sesini iyi dinlesin; çünkü o ses, sadece haksızlığa uğrayanların değil, hepimizin çöken ortak çatısının sesidir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 25 May 2026 10:14:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hacı Mirza Demir Ağabeyle</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/haci-mirza-demir-agabeyle-669</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/haci-mirza-demir-agabeyle-669</guid>
                <description><![CDATA[Hacı Mirza Demir Ağabeyle]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:left"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-family:Calibri"><span style="font-size:15,0000pt"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-family:Arial"><span style="color:#333333">1974 yılında, Mersin Öğretmen Lisesi birinci sınıfının ikinci döneminin sonlarına doğru, bir çay sohbeti sırasında Risale-i Nurlarla tanışmıştım.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:left"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;"><span style="font-size:12,0000pt"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-family:Arial"><span style="color:#333333">Yaz tatilinde Batman’a döndüğümde sora sora Risale-i Nur medresesini bulmuş, sonraki günlerde vaktimin büyük kısmını orada geçirmeye başlamıştım. Ancak annem bendeki değişikliği fark edince endişelendi. Babama da yeni yaşantımdan kaygı duyduğunu söyleyerek medreseye gitmeme engel oldular. O yıllarda gazetelerin manşetlerinde sürekli “Said Nursî irtica” ve “Nurcular tutuklandı” gibi haberler yer alıyordu. Çevreden duydukları söylentiler de ailemi korkutmuştu. Özellikle kadınların kendi aralarında söyledikleri “Dinî kitapları çok okuyanlar deliriyor” sözleri annemin kaygısını daha da artırmıştı.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:left"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;"><span style="font-size:12,0000pt"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-family:Arial"><span style="color:#333333">Üzerimde kurdukları baskı her geçen gün artıyordu. Adeta sürekli kontrol altındaydım. Onları üzmemek için bir müddet medreseye gitmedim; fakat evde Risale okumaya devam ettim. Yaz tatili yarılanmıştı. Ne gündüz ne de gece sohbetlerine katılabiliyordum. Bu arada medresedeki ağabeyler beni merak etmişler. Evimi bilmedikleri için hakkımda bir bilgi de alamamışlardı.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:left"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;"><span style="font-size:12,0000pt"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-family:Arial"><span style="color:#333333">Bir öğle sonrası, gittiğim bir kitapçıda sohbetlerde tanıştığım Hacı Mirza Demir ağabeyle karşılaştım. Uzun zamandır ortalarda görünmediğimi söyleyerek beni merak ettiğini ifade etti. Ben de babamın sohbetlere gitmeme izin vermediğini, zarar göreceğimden korktuğunu anlattım. Bunun üzerine Hacı Mirza ağabey şöyle dedi:</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:left"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;"><span style="font-size:12,0000pt"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-family:Arial"><span style="color:#333333"><span style="font-family:Arial,Helvetica,sans-serif">“Madem ailen bizi yanlış anlamış, biz de gelip kendimizi doğru anlatmak isteriz. Okuduğumuz kitapları, sohbetlerde neler konuştuğumuzu paylaşırız. Ayrıca ailene hak veriyorum. Anne babalar çocuklarının kimlerle görüştüğünü bilmek ister. Toplumda dinin kötü amaçlarla kullanıldığına dair söylentiler var. Bunları konuşursak üzerimizdeki şüpheleri giderebiliriz.”</span></span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:left"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;"><span style="font-size:12,0000pt"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-family:Arial"><span style="color:#333333">Bir süre sonra Hacı Mirza Demir ve Hacı Mehmet Uçar ağabeyler, babamın hasta olduğunu duyunca geçmiş olsun ziyaretine geldiler. Elektriklerin kesik olduğu sıcak bir yaz gecesinde kendilerini tanıttılar; okudukları kitaplardan ve sohbetlerinde konuştukları meselelerden bahsettiler. Hacı Mirza ağabey, çantasından küçük bir risale çıkarıp kısa bir ders yaptı. Sohbet birkaç saat sürdü.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:left"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;"><span style="font-size:12,0000pt"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-family:Arial"><span style="color:#333333">Gecenin sonunda şöyle dedi: “Biz, annesine babasına ve topluma zarar verecek bir gençlik yetiştirmiyoruz. Bizim de çocuklarımız var. Gayemiz, ailesine saygılı nesiller yetiştirmektir. Önce kendi nefsimizi ıslah etmeye çalışıyoruz. İnsanların gönüllerine hitap ediyor ve Risale-i Nurları bu amaçla okuyoruz.”</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:left"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;"><span style="font-size:12,0000pt"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-family:Arial"><span style="color:#333333">O gece babamla ağabeyler arasında çok samimi bir sohbet geçmişti. Babam onları sevmiş, üzerimdeki ambargoyu kaldırmıştı. Artık gece gündüz sohbetlere katılmama izin verilmişti.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:left"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;"><span style="font-size:12,0000pt"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-family:Arial"><span style="color:#333333">Hacı Mirza Demir ağabeyle tanışıklığımız elli yılı aşkın bir zamana dayanıyor. Çevrede tanınan bir aşiret ağasının oğlu olmasına rağmen son derece mütevazı ve medenî bir cesarete sahipti. En zor meseleleri bile sade ve anlaşılır bir şekilde anlatabilirdi. Yıllar sonra farklı düşündüğümüz dönemlerde dahi gönlümü kıracak tek bir söz söylemedi. Her karşılaşmamızda güzel hatıraları anlatarak ayrılıklarımızı da güzelleştirdi. Güçlü hitabeti ve cesur üslubuyla, kim olursa olsun Risale-i Nur’dan ezberlediği cümleleri büyük bir samimiyetle aktarırdı. İlk günden itibaren bana örnek olmuş bir insandı. Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.</span></span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 24 May 2026 10:15:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uluslaşma, Resmi Anlatı ve Hafızanın Asimetrisi: Bir Tarafın Bayramı, Diğer Tarafın Yas Günü</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/uluslasma-resmi-anlati-ve-hafizanin-asimetrisi-bir-tarafin-bayrami-diger-tarafin-yas-gunu-668</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/uluslasma-resmi-anlati-ve-hafizanin-asimetrisi-bir-tarafin-bayrami-diger-tarafin-yas-gunu-668</guid>
                <description><![CDATA[Uluslaşma, Resmi Anlatı ve Hafızanın Asimetrisi: Bir Tarafın Bayramı, Diğer Tarafın Yas Günü]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tarih, sadece neyin hatırlandığıyla değil, aynı zamanda neyin unutturulmaya çalışıldığıyla da şekillenir.<br />
Ulus-devletlerin kuruluş süreçlerinde inşa edilen resmi takvimler ve milli bayramlar, kurucu çoğunluğun kolektif kimliğini pekiştirmeyi amaçlarken, aynı toprakların kadim parçası olan azınlık grupların hafızasını görünmez kılma riski taşır. Türkiye’nin modern tarihindeki iki önemli dönüm noktası olan 19 Mayıs 1919 ve 23/24 Nisan 1920, bu hafıza asimetrisinin ve "ortaklaşamayan acıların" en somut örneklerindendir.</p>

<p>19 Mayıs: Karadeniz'in İki Farklı Hafızası.</p>

<p>Resmi tarih anlatısında 19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışıyla somutlaşan, sömürgeciliğe karşı ulusal direnişin ve bağımsızlığa giden yolun ilk adımıdır. Bu yönüyle Türk ulusu için küllerinden doğuşu müjdeleyen bir "Gençlik ve Spor Bayramı’dır.<br />
Ancak madalyonun diğer yüzünde, yüzyıllardır Karadeniz (Pontus) bölgesinde yaşayan Rum nüfusu için bu tarih ve sonrasındaki süreç, tamamen farklı bir anlam taşır. I. Dünya Savaşı’nın başından itibaren tırmanan ve 1919 sonrasında Topal Osman gibi yerel milis güçlerin faaliyetleriyle yoğunlaşan çatışmalar, bölgedeki Rum halkı için kitlesel sürgünler, zorunlu göçler ve can kayıplarıyla neticelenmiştir. 1923 yılındaki nüfus mübadelesiyle nihayete eren bu süreç, Rum kolektif hafızasında bir yurdun kaybedilişi, kan ve gözyaşı olarak yer etmiştir. Bir taraf için egemenliğin ve kurtuluşun başlangıcı olan bu dinamik, diğer taraf için Karadeniz’deki yüzyıllık varlığın sona erişinin miladı olarak anılmaktadır.</p>

<p>Nüfus Verileri (Pontus Rumları):<br />
1910-1912 Ecumenical Patriarchate istatistiklerine göre Karadeniz/Pontus bölgesinde (Trabzon, Sivas, Kastamonu vilayetleri ve çevresi) yaklaşık 397.000-416.000 Rum nüfus yaşıyordu. Yunan kaynakları ve bazı Batılı gözlemciler 400.000-500.000 civarında (bazen daha yüksek) rakamlar verirken, 1914 Osmanlı sayımlarında Yunan Ortodoks nüfusu daha düşük (yaklaşık 350.000-357.000) gösteriliyordu. Bu farklar, sayımların metodolojisi, askerlik ve vergi kaçınma gibi faktörlerden kaynaklanıyordu.</p>

<p>1919 sonrası süreçte (özellikle 1919-1922 arası) bölgede kitlesel kayıplar yaşandı. Bazı Pontus kaynakları ve araştırmalara göre 1914-1923 arasında yüz binlerce Pontus Rum’u hayatını kaybetti veya göç etti; 1923 Lozan Nüfus Mübadelesi ile kalan büyük çoğunluk (yaklaşık 280.000-350.000 Pontus Rum’u dahil) Yunanistan’a gönderildi. Bugün Türkiye’de kalan Pontus Rum nüfusu çok azalmış durumda (resmi tahminler birkaç bin, bazı kaynaklar crypto-Pontians ile birlikte daha yüksek). Yunanistan’da ise Pontus kökenliler yüz binleri buluyor.</p>

<p>23 ve 24 Nisan: Egemenlik ve Büyük Felaket (Medz Yeghern).</p>

<p>Benzer bir zamansal yakınlık ve anlamsal uçurum, Nisan ayının son günlerinde de görülür. 23 Nisan 1920, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışını, saltanatın yerine halk iradesinin ikame edilişini simgeleyen ve dünyaya "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" olarak armağan edilen kurucu bir gündür.<br />
Buna karşılık, hemen bir gün sonrası olan 24 Nisan 1915, Ermeni halkı için tarihin en büyük trajedilerinden birinin başlangıcıdır. İstanbul’da Ermeni aydınların, siyasetçilerin ve kanaat önderlerinin tutuklanmasıyla başlayan bu süreç, 27 Mayıs 1915’te çıkarılan Sevk ve İskân (Tehcir) Kanunu ile Anadolu’nun dört bir yanındaki Ermeni nüfusun Suriye çöllerine (Deyrizor) doğru zorunlu göç ettirilmesine yol açmıştır.</p>

<p>Nüfus Verileri (Anadolu Ermenileri):</p>

<p>1914 öncesi Osmanlı Ermeni nüfusu konusunda tahminler değişkenlik gösterir. Resmi 1914 Osmanlı verilerine göre Gregorian Ermeniler yaklaşık 1.161.000, Katolik ve Protestanlarla birlikte toplam 1.2-1.3 milyon civarındaydı. Ermeni Patrikhanesi ve birçok Batılı/ Ermeni kaynağı 1.5-2 milyon (bazen更高) rakamlar verir. Britannica gibi referanslar 1.75 milyon civarını makul bulur.</p>

<p>Tehcir Kanunu ve sonrasındaki süreçte (açlık, hastalık, saldırılar ve katliamlar nedeniyle) büyük kayıplar yaşandı. Tarihçiler arasında ölüm sayısı 600.000’den 1.5 milyona kadar değişen tahminler vardır; yaygın kabul yaklaşık 1-1.5 milyon kayıp yönündedir. 1920’lerin başında Anadolu’daki Ermeni nüfusu dramatik şekilde azalmış, kalanlar da büyük ölçüde diaspora veya hayatta kalan küçük topluluklara dönüşmüştür. Bugün Türkiye’de Ermeni nüfusu (çoğunlukla İstanbul) on binler seviyesindedir.</p>

<p>Tarihsel Belgeler ve Ulus-Devlet Projesi Bağlamı:</p>

<p>Tehcir Kanunu (27 Mayıs 1915): Resmi adı "Vakt-ı Seferde İcraat-ı Hükûmete Karşı Gelenler İçin Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-ı Muvakkat". Dahiliye Nezareti şifre telgrafları ve talimatlar, "güvenlik" gerekçesiyle yer değiştirme emreder. Bazı Osmanlı belgelerinde mülklerin korunması ve iaşe gibi önlemler belirtilse de, uygulama sırasında kitlesel kayıplar yaşandığı tarihsel kayıtlara yansımıştır. Talat Paşa’ya atfedilen belgelerde nüfus kayıtlarında büyük düşüşler (örneğin 1915-1916’da 970.000 civarı "kaybolan" Ermeni) kaydedilmiştir.</p>

<p>Pontus bağlamında da 1919 sonrası yerel milis faaliyetleri ve mübadele, homojenleşme politikalarının parçası olarak görülür.<br />
&nbsp;Hafıza Silme ve Ortak Acıda Buluşamamak<br />
Ulus-devlet mantığı, homojen bir toplum yapısı yaratmak adına geçmişteki çatışmaları ve ötekinin acısını genellikle "tarihsel bir zorunluluk" veya "savaş koşullarının doğal sonucu" olarak rasyonalize eder.&nbsp;</p>

<p>Bayram ilan edilen günlerin ihtişamı, aynı dönemde yaşanan kitlesel göçlerin, mübadelenin ve can kayıplarının üzerine bir örtü gibi çekildiğinde, bu durum bir tür "kurumsal unutturma" veya "hafıza silme" mekanizmasına dönüşür.</p>

<p>Gerçek bir toplumsal barış ve geçmişle yüzleşme, tarihsel takvimin sadece zaferleri kutlayan tek taraflı bir gurur vesikası olarak değil, aynı topraklarda kaybedilen yaşamların ve yok olan kültürlerin de idrak edildiği bir muhasebe alanı olarak görülmesiyle mümkündür. Bir halkın coşkusu, diğer halkın travması üzerinde yükseldiği müddetçe, geçmişin yaraları kapanmamakta, aksine kolektif hafızalardaki kutuplaşma nesiller boyu aktarılmaya devam etmektedir.<br />
Tarihi tüm çıplaklığı, belgeleri ve insani kayıplarıyla bütünüyle kabul etmek (farklı kaynaklardaki nüfus tahminlerindeki varyasyonları da dikkate alarak), acıları ortaklaştırmanın ve geleceği daha adil bir hafıza üzerine kurmanın ilk şartıdır.&nbsp;<br />
Bu, ulus-devlet inşasının getirdiği asimetriyi eleştirel biçimde sorgulamayı gerektirir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 22 May 2026 17:52:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İşini ne kadar seviyorsun?</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/isini-ne-kadar-seviyorsun-667</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/isini-ne-kadar-seviyorsun-667</guid>
                <description><![CDATA[İşini ne kadar seviyorsun?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Mehmet Esad bundan 300 yıl önce gücün ve şöhretin geçerli olduğu büyük bir şehirde dünyaya geldi. Doğduğu gün evde bayram şenliği yaşandı. Kısa bir süre sonra annesi onu sarıp sarmaladığında, çığlığı arka sokaklardan bile duyulur oldu. “Ne oldu?” diye annenin çığlığına koşanlar, çocuğun sağ tarafının tamamen felçli olduğunu görünce, çığlığın neden koptuğunu anladılar. Aile bayram sevinci yaşayayım derken yüreklerine ölüm sessizliği oturmuştu. Anne uzun süre kendine gelemedi. Ev, günlerce adeta yas evine döndü. Her gün onlarca kişi tebrik yerine “geçmiş olsun” demek için geldi. Esad büyüdükçe anne ve babası yavaş yavaş ona alıştı, ardından kabullenme başlandı.</p>

<p>Özellikle annesi Esad’ın etrafından koşuşup oynayan çocukları görünce eskisi kadar dert edinmedi. “Bu çocuk için ne yapabilirim” diye yeni yollar aradı. Bir zaman sonra Esad büyüdü, anne ve baba ona sahip çıktılar.</p>

<p>Mehmet Esad, sağ tarafının tamamen felçli olması hayatını devam ettirmesine, çalışmasına engel olmayacağını daha küçük yaşta öğrendi. Küçük yaşına rağmen büyük bir istekle hat sanatına ilgi duydu. Sağ kolu ve eli tamamen felçli olduğundan sol eliyle hat yazdı. Bu çabasının sonucunda sonraki zamanlarda ona “Yesarî” (Solak) diye isim takıldı. Esad artık bu isimle tanındı.</p>

<p>Babası, Esad’ın istek ve çabasını görünce hat dersi aldırmak için onu ünlü bir hattata götürdü. O, Yesarî’nin felçli ve çolak olduğunu görünce “Bu işi yapamaz” diyerek, onu talebeliğe kabul etmedi.</p>

<p>Babası, oğlundaki hat öğrenme aşkını görünce, Esad’ı başka bir hocaya götürdü. Hocası Esad’ı görünce ona karşı acıma hissi duydu. Bir müddet düşündü, taşındı. Şefkat ve merhamet duyguları ağır bastırınca, onu öğrenci olarak kabul etmeye karar verdi.&nbsp;&nbsp;</p>

<p>Hoca ertesi gün onu derse aldı. Ümitsizce ilk hat çalışması için ona bir yazı örneğini verdi: “Buna benzer yaz ve getir” dedi. Esad, hocanın ona verdiği hat yazısını kısa bir süre sonra yazdı ve hocasına gösterdi. Hoca yazıya baktı ve kızgın bir sesle: “Evladım sana verdiğim örnek yazıyı niye bana gösteriyorsun, kendi yazdığını bana göster" dedi. Esat, sessizce, “Hocam bunu ben yazdım” diyebildi. Hocası bir an şaşırdı. Hoca öğrencisinden emin olmak için “Gözümün önünde yaz” dedi. Esad titrek eliyle, ürkmüş yüreğiyle aynı güzellikte yazıyı bir daha yazdı. Hocası hayretler içinde bu kadar güzel bir yazıyı yazdığına inanamadı.</p>

<p>O günden sonra hocası, Esad’ı yakın takibe aldı. Felçli, çolak çocuğun sıradan biri olmadığını kısa sürede anlamıştı. Tüm çalışmalarında ona dikkat etti ve yol gösterdi. Hocası, bu öğrencinin geleceğin hat ustaları arasında bir yıldız olacağına tüm benliğiyle inanmıştı. Sonraki günlerde bildiklerini, ona severek ve isteyerek öğretti. Sonunda okulu bitirdi ve büyük bir başarıyla diplomasını aldı. Artık ünü “Yesarî” diye duyuldu. Hat sanatkârları arasında bir yıldız diye ismi kulaktan kulağa yayıldı. Sonunda onu talebeliğe kabul etmeyen ilk hocası, Yesarî’nin başarılarından haberdar olunca “Allah, bu çocuğu bizim kibrimizi kırmak için gönderdi” diyerek, pişmanlığını dile getirmekten geri durmadı.&nbsp;</p>

<p>Hocasının tavsiyesi üzerine zamanın ünlü hattatlarından ek dersler aldı ve onlardan ayrı ayrı diplomalara da sahip oldu. Öyle bir zaman geldi ki Esad, en ünlü hattat olarak şöhret buldu.&nbsp;&nbsp;</p>

<p>Hat sanatında şöhreti cümle âleme duyulunca Sultan, ona sarayda bir görev verdi. Bu görevinden sonra geçimini sağlamanın verdiği rahatlıkla, hayata ve hat sanatına daha fazla bağlandı.</p>

<p>Şöhreti ile birlikte itibarı da artınca çok talebesi oldu. İyi bir hattat olmanın yanında iyi bir hat hocasıydı da. Ders günlerinde, evinin çevresi deyim yerindeyse bir hat okuluna dönüştü. Yetiştirdiği talebeler arasında çok ünlü simalar çıktı. Eserleriyle sultanların ilgisini çekti ve onlardan takdir gördü. Dört ayrı padişah tarafından saraya davet edildi ve değeri bilindi.</p>

<p>İnsanların hayata nasıl başladığı pek önemli değil. Önemli olan yapacağı işi ne kadar çok sevdiğidir, istediğidir.&nbsp; Vereceği kararda “yapabilirim” diye inanarak başlaması, saygınlığı ve başarıyı getirmeye ilk etapta yeter.&nbsp;&nbsp;</p>

<p><strong>Kaynak: Halka Tatlı, Misbah Eratilla</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 19 May 2026 20:28:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>15 Mayıs: Bir Dilin Çığlığı ve Yasaklanmış Hafıza</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/15-mayis-bir-dilin-cigligi-ve-yasaklanmis-hafiza-666</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/15-mayis-bir-dilin-cigligi-ve-yasaklanmis-hafiza-666</guid>
                <description><![CDATA[15 Mayıs: Bir Dilin Çığlığı ve Yasaklanmış Hafıza]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>15 Mayıs 1932. Şam’da, sürgünde bir grup Kürt aydınının çıkardığı "Hawar" dergisinin ilk sayısı yayımlanır. Celadet Ali Bedirxan öncülüğünde Latin alfabesiyle basılan bu dergi, Kürtçe için bir milattır.</p>

<p>Yüzyıllardır sözlü gelenekle, dengbêjlerin ezgileriyle, destanlarla yaşayan bir dil, modern yazılı edebiyatın kapısını aralar. “Hawar” yani “Çığlık”. O çığlık, asimilasyon fırtınalarına, yasaklara ve inkâra karşı atılmış bir adımdır.</p>

<p>&nbsp;2006’dan beri her yıl 15 Mayıs’ı Kürt Dil Bayramı olarak kutluyoruz; çünkü o gün, bir halkın dilini yaşatma iradesinin sembolü haline gelmiştir.</p>

<p>Ne yazık ki bu bayram, Türkiye’de hâlâ tam bir “kutlama” olamıyor. Çünkü Kürtçe, bu toprakların kadim dillerinden biri olmasına rağmen, Cumhuriyet tarihi boyunca sistematik baskılara maruz kaldı. Tek dil, tek millet, tek kültür ideali uğruna, konuşulması, yazılması, öğretilmesi uzun yıllar yasaklandı.</p>

<p>Okullarda, radyolarda, resmi kurumlarda “yasak dil” muamelesi gördü.Kürtçe ıslık çalmak bile suç kapsamına sokuldu ve cezalandırma gerekçesi yapıldı.Kürt Çocuklar ana dilleriyle eğitim göremediği için sınıfta suskunlaştı, başarısızlığa itildi.</p>

<p>Kültürel hafıza, evlerin dört duvarı arasına hapsedildi.</p>

<p>Bugün hâlâ eğitim dili olarak Kürtçenin önündeki engeller büyük ölçüde duruyor.Mardin Artuklu Üniversitesi,Dicle Univesitesi,Dersim Munzur Üniversitesi,Bingol Universitesi v.b gibi üniversitelerin Yaşayan Diller ve Lehçeler bölümlerinden &nbsp;Her yıl &nbsp;binlerce öğretmen mezun olup atamayı beklerken,Mealesef ığretmen ataması yapılırken Kürtçe öğretmenliği için sembolik birkaç kontenjan ayrılıyor.</p>

<p>Ülkemizde &nbsp;5.sınıftan 8.sınıfa kadar ortaokul düzeyinde okuyan oğrenciler &nbsp;“Yaşayan Diller ve Lehçeler” kapsamında haftada iki saat seçmeli ders hakkı tanınsa da, uygulama utanç verici: Yeterli öğretmen yok, idari engeller var, kimi yerlerde ideolojik baskılar devreye giriyor. Bir çocuk ana diliyle okumayı, yazmayı, düşünmeyi öğrenemiyor. Bu dil Suya atılan kar misali her geçen gün biraz daha asimilasyon çarkında çiğnenmekte ve bu coğrafyada adım adım Ölüme Doğru yol olmaktadır.</p>

<p>Oysa Bilimsel gerçek ortada: Ana dilde eğitim, akademik başarıyı artırır, özgüveni yükseltir, kültürel kopuşu önler.</p>

<p>Çocuk Hakları Evrensel Bildirgesi bir çocuğun en az 3 dil öğrenme hakkının olduğunu güvence altına alır. Bunlardan biri ana dilidir. Diğeri de vatandaşı olduğu ülkenin dilidir.Bir tanesi de evrensel bir dindir. Yine UNESCO ve pek çok uluslararası kurum bir kimsenin ana diliyle eğitim hakkını &nbsp;emel bir insani hak olarak tanımlıyor. Ama Türkiye’de hâlâ “bölücülük” paranoyasıyla bu hak tanınmış değil&nbsp;</p>

<p>Kürtçe sadece iletişim aracı değildir. O, bir kimliğin, kültürün, toplumsal hafızanın taşıyıcısıdır. Türkülerde, dengbêjlikte, edebiyatta, günlük hayatta milyonlarca insanın duygularını, acılarını, sevinçlerini ifade eder. Bir dilin kamusal alandan dışlanması, o halkı görünmez kılmak demektir.</p>

<p>Belediyelerde, üniversitelerde, mahkemelerde, hastanelerde Kürtçe hizmetin sınırlı oluşu, eşit yurttaşlık ilkesini zedeler. Anadilde eğitim talebi, bu yüzden yalnızca dil meselesi değildir; demokrasi, eşitlik ve barış meselesidir.</p>

<p>Şu anda devam eden "Barış ve müzakere sürecinde" devletin İlk yapması gereken düzenlemelerin başında kürt çocuklarının Ana dilin eğitim gòrmesinin ònündeki engelleri kaldırmak olmalıdır.</p>

<p>Bu ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak bu: Her çocuğun kendi ana diliyle özgürce büyüyebildiği, her halkın dilinin devlet nezdinde değer gördüğü bir sistem.</p>

<p>15 Mayıs, sadece bir bayram günü değil; aynı zamanda bir hatırlatmadır. Bu coğrafyanın çok dilli, çok kültürlü gerçeğini kabul etmenin, asimilasyon yerine zenginliği kucaklamanın vaktidir.</p>

<p>Kürtçe üzerindeki baskılar sürdükçe, toplumsal barış yarım kalacaktır. Anadilde eğitimin önündeki engellerin kalkması, anayasal güvenceye kavuşması, yalnızca Kürt halkına değil, Türkiye’nin tümüne demokratik bir kazanç olacaktır.</p>

<p>Dil, bir halkın geleceğidir. Hawar’ın çığlığı hâlâ kulaklarımızda. O çığlığı susturmak yerine, çoğaltmak bu ülkenin aydınlık yarınlarına borcumuzdur. 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı kutlu olsun.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 17 May 2026 16:09:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Kürdistan” Kavramı, Tarihsel Gerçeklik ve Siyasette Hakaret Dili</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/kurdistan-kavrami-tarihsel-gerceklik-ve-siyasette-hakaret-dili-665</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/kurdistan-kavrami-tarihsel-gerceklik-ve-siyasette-hakaret-dili-665</guid>
                <description><![CDATA[“Kürdistan” Kavramı, Tarihsel Gerçeklik ve Siyasette Hakaret Dili]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de bazı kavramlar vardır ki, onları konuşmak bile çoğu zaman sağlıklı bir tartışma zemini yerine öfke, korku ve hakaret üretir.</p>

<p>&nbsp;“Kürdistan” kavramı da bunlardan biridir. Oysa tarihsel ve akademik gerçeklikler, günlük siyasetin sert diliyle değil; belgelerle, kaynaklarla ve toplumsal hafızayla değerlendirilmelidir.<br />
“Kürdistan” kelimesi yeni ortaya çıkmış bir kavram değildir.</p>

<p>&nbsp;Selçuklu döneminden Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet öncesi kaynaklara kadar pek çok tarihî metinde bir coğrafi bölgeyi tanımlamak için kullanılmıştır. Nasıl ki Anadolu, Rumeli, Trakya, Mezopotamya veya Balkanlar birer coğrafi tanımlamaysa; Kürdistan da tarih boyunca belirli bir coğrafyayı tarif eden kavramlardan biri olmuştur.</p>

<p>Osmanlı arşivlerinde “Kürdistan Eyaleti” ifadesi yer almıştır. 19. yüzyılda oluşturulan idarî yapılarda bu isim resmî belgelerde kullanılmıştır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde Kürdistan’dan söz etmiş, Şerefhan’ın “Şerefname” adlı eserinde Kürt beyleri ve Kürdistan coğrafyası anlatılmıştır.</p>

<p>&nbsp;Osmanlı’nın önemli devlet adamlarından olan tarihçi ve düşünürler de bu kavramı doğal bir coğrafi tanımlama olarak eserlerinde kullanmıştır.<br />
Burada önemli olan nokta şudur: Bir coğrafi kavramı telaffuz etmek, otomatik olarak bir devlet talebi anlamına gelmez.</p>

<p>&nbsp;Mezopotamya dediğimizde ayrı bir devlet çağrısı yapılmış olmaz. Trakya dediğimizde mevcut sınırlar inkâr edilmiş olmaz. Anadolu dediğimizde başka halklar dışlanmış olmaz. Coğrafi isimler tarihsel hafızanın parçasıdır.</p>

<p>Ahmet Türk’ün açıklamasında dikkat çeken noktalardan biri de budur. Türk, “Kürdistan” ifadesini yalnızca Kürtlerin yaşadığı bir alan olarak değil; Süryani, Ermeni, Arap, Mahalmi ve farklı halkların birlikte yaşadığı tarihsel bir coğrafya olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşım, etnik tekçilikten çok çoğulcu bir tarihsel hafıza vurgusu taşımaktadır.<br />
Amedspor tartışması da tam bu noktada önem kazanmaktadır. Çünkü Amedspor etrafında yükselen tartışmalar yalnızca futbol meselesi değildir. Bir halkın dili, kültürü, müziği ve kimliğiyle kamusal alanda görünür olmasının yarattığı toplumsal gerilimlerin yansımasıdır.</p>

<p>&nbsp;Dünyanın her yerinde spor, kültürün taşıyıcı alanlarından biridir. Barcelona’nın Katalan kimliğiyle, Celtic’in İrlanda kültürüyle veya Bask bölgesindeki takımların yerel kimlikle özdeşleşmesi nasıl doğal görülüyorsa; Kürtçe sloganların, şarkıların veya kültürel aidiyetlerin tribünlere yansıması da sosyolojik bir gerçekliktir.</p>

<p>Tam da bu nedenle siyasetin dili önemlidir.BBP Başkanı Mustafa Desticinin&nbsp;<br />
Ahmet Türk'e karşı kullandığı “Ne Kürdistanı lan” ifadesi,Yine Cumhurbaşkanı Danışmanlarından &nbsp;Oktay Saral'ın Ahmet Türk'e harşı kulladığı dil demokratik tartışma kültürüne zarar veren bir üsluptur. Çünkü mesele artık fikir tartışmasının ötesine geçmekte, aşağılayıcı ve dışlayıcı bir dile dönüşmektedir.</p>

<p>“Lan” kelimesi Türkçede çoğu zaman küçümseyici, azarlayıcı ve kaba bir hitap biçimi olarak algılanır.Etimilojık kökenını bilmemekle birlikte Fransızcada "La/le âne=Eşşek)anlamımda da kullanıldığını Belirtmek isterim. Her ne kadar gündelik dilde farklı tonlarda kullanılsa da, siyasette bu tür ifadeler toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir. Devlet ciddiyeti taşıyan makamların dili daha kuşatıcı, daha dikkatli ve daha saygılı olmak zorundadır.</p>

<p>Bir ülkede barışın yolu, insanların kullandığı tarihsel kavramlardan korkmaktan değil; onları konuşabilmekten geçer. Yasaklayıcı ve ötekileştirici dil, toplumsal hafızayı ortadan kaldırmaz. Tam tersine, kırgınlıkları büyütür.<br />
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; “sen yoksun”, “senin tarihin yok”, “senin coğrafyan yok” dili değil; birlikte yaşamı güçlendiren demokratik bir üsluptur. Çünkü kardeşlik, inkârla değil; karşılıklı tanıma ve saygıyla kurulur.</p>

<p>Bugün Türkiye’de milyonlarca insan Kürtçe konuşuyor, Kürt müziği dinliyor, çocuklarına Kürtçe isim veriyor ve kendi kültürel aidiyetini görünür kılmaya çalışıyor. Bu gerçekliği bastırmaya çalışan sert söylemler toplumsal huzuru büyütmez. Aksine, ortak yaşam duygusunu zedeler.</p>

<p>Tarih bize şunu gösteriyor: Coğrafi kavramlardan korkan toplumlar değil, farklılıklarını konuşabilen toplumlar güçlü olur. Çünkü demokrasi, yalnızca seçimlerden ibaret değildir; aynı zamanda insanların kimliklerini, kültürlerini ve tarihsel hafızalarını korkmadan ifade edebildiği bir birlikte yaşama iradesidir de...</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 15 May 2026 12:37:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sandığın Gölgesinde: Belediyelere Operasyonlar, Siyasi Transferler ve Demokrasinin Aşınması..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/sandigin-golgesinde-belediyelere-operasyonlar-siyasi-transferler-ve-demokrasinin-asinmasi-664</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/sandigin-golgesinde-belediyelere-operasyonlar-siyasi-transferler-ve-demokrasinin-asinmasi-664</guid>
                <description><![CDATA[Sandığın Gölgesinde: Belediyelere Operasyonlar, Siyasi Transferler ve Demokrasinin Aşınması..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>31 Mart 2024 yerel seçimleri, Türkiye siyasal tarihi açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Seçimlerin en dikkat çekici sonucu, yıllar sonra ilk kez ana muhalefet partisi olan CHP’nin ülke genelinde birinci parti konumuna yükselmesiydi. Özellikle İstanbul, Ankara, Antalya, Adana, Bursa, Balıkesir gibi büyükşehirlerde ortaya çıkan tablo, toplumun önemli bir kesiminin iktidara yönelik ekonomik kriz, hayat pahalılığı, hukuk sorunları ve yönetim anlayışı konularında ciddi bir itiraz geliştirdiğini gösterdi.</p>

<p>Ancak seçimlerin ardından yaşanan gelişmeler, sandığın ortaya koyduğu iradenin ne ölçüde korunacağına dair kaygıları büyüttü. Başta DEM Parti olmak üzere muhalefet partilerinin kazandığı belediyelere yönelik soruşturmalar, kayyum uygulamaları, mali baskılar, hizmet üretimini zorlaştıran idari engeller ve ardından özellikle son dönemde CHP’li büyükşehir belediyelerine dönük “yolsuzluk” merkezli operasyonlar, Türkiye’de demokrasinin niteliği üzerine yeniden ciddi tartışmalar başlattı.</p>

<p>Bir hukuk devletinde suç iddialarının araştırılması elbette meşrudur. Hiçbir belediye başkanı, hiçbir siyasetçi hukukun üstünde değildir. Ancak hukukun temel ilkesi, “eşit uygulanmasıdır.” Sorun tam da burada başlamaktadır. Çünkü Türkiye’de uzun yıllardır toplumun geniş kesimlerinde oluşan kanaat şudur: Muhalefet belediyelerine yönelik süreçler hızlı, sert ve görünür şekilde işletilirken; iktidar çevrelerine ilişkin iddialar çoğu zaman görmezden gelinmekte ya da siyasi koruma mekanizmaları devreye girmektedir.</p>

<p>Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, yıllarca Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Melih Gökçek hakkında ortaya atılan ağır iddialardır. Dönemin hükümet yetkililerinden Bülent Arınç tarafından kamuoyu önünde dile getirilen “Ankara’yı parsel parsel sattı” sözü hafızalardaki yerini korumaktadır. Buna rağmen görevden ayrılış süreci herhangi bir kapsamlı yargısal hesaplaşmaya dönüşmemiş, ciddi bir hukuki süreç işletilmemiştir.</p>

<p>Benzer şekilde geçmişte İstanbul, Ankara, Balıkesir ve bazı büyükşehir belediye başkanlarının görev süreleri dolmadan “metal yorgunluğu” gibi siyasi gerekçelerle görevlerinden ayrılmak zorunda bırakılması, ancak sonrasında haklarında kapsamlı yolsuzluk davalarının açılmaması da kamu vicdanında derin soru işaretleri yaratmıştır. Eğer gerçekten kamu zararına yol açan ağır suçlar vardıysa neden bağımsız ve şeffaf soruşturmalar yürütülmedi? Yok eğer böyle suçlar yoktuysa, o halde neden seçilmiş belediye başkanları siyasi baskıyla görevden uzaklaştırıldı?</p>

<p>Türkiye’nin demokrasi sorunu yalnızca kayyum uygulamalarıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda siyasal transferler üzerinden şekillenen “iktidar koruması” algısı da ciddi bir çürüme yaratmaktadır. Geçmişte ve bugün bazı belediye başkanları ya da milletvekilleri hakkında çeşitli iddialar gündeme geldikten kısa süre sonra iktidar partisine geçmeleri ve ardından haklarındaki tartışmaların bir anda gündemden düşmesi, toplumda hukukun değil siyasetin belirleyici olduğu düşüncesini güçlendirmektedir.</p>

<p>Bu durum, iktidarı adeta bir “sığınak” gibi gören siyasal anlayışın gelişmesine neden olmaktadır. Muhalefetteyken soruşturma baskısı hisseden bazı isimlerin, iktidar saflarına geçtikten sonra dokunulmaz bir alana kavuştuğu yönündeki toplumsal algı, hukuk devletine olan güveni ağır biçimde zedelemektedir.</p>

<p>Oysa demokrasi yalnızca seçim yapmak değildir. Demokrasi, sandıktan çıkan iradeye saygı duymaktır. Seçmenin tercih ettiği belediyelerin merkezi idare eliyle sürekli baskı altında tutulması, mali kaynaklarının sınırlandırılması, hizmet üretemez hale getirilmesi ve ardından “başarısız belediyecilik” söylemiyle hedef alınması demokratik rekabetin ruhuna aykırıdır.</p>

<p>Nitekim seçimler öncesinde Recep Tayyip Erdoğan tarafından dile getirilen “Kazansalar ne olacak ki, hizmet üretemezler” yönündeki yaklaşım, bugün yaşanan tartışmalar açısından daha da anlam kazanmaktadır. Çünkü yerel yönetimlerin mali ve idari açıdan merkezi iktidara bağımlı hale getirildiği bir düzende, belediyelerin hareket alanı daraltılarak siyasi sonuç üretmek mümkün hale gelmektedir.</p>

<p>Bugün İstanbul, Bolu,Antalya, Adana ve diğer büyükşehir belediyelerine yönelik operasyonların zamanlaması ve yöntemi de bu nedenle yalnızca hukuki değil, siyasi bir tartışmanın konusu olmaktadır. Toplumun önemli bir kesimi, bu süreçleri yerel seçimlerde ortaya çıkan muhalefet başarısını gölgeleme ve yeni bir siyasal denge kurma girişimi olarak okumaktadır.</p>

<p>Türkiye, geçmişte milletvekili transferleriyle hükümetlerin değiştirildiği, siyasi mühendisliklerle parlamenter dengelerin altüst edildiği dönemlerin sancısını yaşamış bir ülkedir. Seçilmiş iradeyi zayıflatan her müdahale, kısa vadede iktidarlara avantaj sağlasa da uzun vadede devlete ve demokrasiye zarar vermiştir.</p>

<p>Çünkü sandığın itibarı zedelendiğinde yalnızca muhalefet değil, devletin meşruiyet zemini de yara alır.</p>

<p>Gerçek bir hukuk devletinde ölçü; kişinin hangi partiden olduğu değil, hukukun herkese eşit uygulanmasıdır. Eğer belediyelerde yolsuzluk varsa, kim olduğuna bakılmaksızın soruşturulmalıdır. Ancak bu mücadele yalnızca muhalif belediyelerle sınırlı kalıyor, iktidar çevresindeki iddialar ise sistematik biçimde görmezden geliniyorsa, ortaya çıkan şey hukuk değil; siyasallaşmış yargı algısı olur.</p>

<p>Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, kayyumlarla, baskılarla, siyasi transferlerle güç tahkim etmek değil; sandığın iradesine saygı duyan, bağımsız yargıyı esas alan ve hukuku herkes için eşit uygulayan gerçek bir demokratik düzendir. Çünkü demokrasi, yalnızca kazandığında alkışlanan değil; kaybettiğinde de saygı gösterilen bir rejimin adıdır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 May 2026 16:38:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Seyyar medrese</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/seyyar-medrese-663</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/seyyar-medrese-663</guid>
                <description><![CDATA[Seyyar medrese]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nur’un yazılması, çoğaltılması, yayılması, gönüllerde ve akıllarda yer bulmasının her aşamasında açık bir gaybî yardım hissediliyordu. Özellikle Risale-i Nurların elden ele dolaşmasında ve gerçek sahiplerini bulmasında tesadüfe yer yoktu.</p>

<p>Yalvaçlı Mustafa Akansu adında cesur ve korkusuz bir esnaf vardı. Seyyar olarak bıçak ve hırdavat malzemeleri satardı. Bediüzzaman ona “seyyar medrese” derdi.</p>

<p>Mustafa, seyyar satıcı olması sayesinde her yere kolayca girer, insanlara ulaşırdı. Özellikle pazar yerlerinde görünürdü. Bıçak ve hırdavat malzemelerini tezgâhında sergiler, satışını yapardı. Her gittiği pazara bavullarla giderdi. Bu bavullardan birinde Risale-i Nur kitapları, diğerinde ise bıçak ve hırdavat malzemeleri bulunurdu. Bir yandan risaleleri tanıtır, iman dersleri anlatır; diğer yandan da satış yapardı.</p>

<p>Risalelerin yasak olduğu ve büyük suç sayıldığı dönemlerde bile Mustafa korku nedir bilmezdi. Gittiği her pazarda, sokakta ve cami önünde risaleleri tanıtır, anlatır ve ulaştırırdı. Bediüzzaman, korkusuz ve fedakâr talebesi Mustafa’nın bu hizmetini duymuş ve ona “seyyar medrese” ünvanını vermişti.</p>

<p>Mustafa gittiği her yerde “Seyyar medrese geldi, kitap almayacak mısınız?” diye seslenirdi. Nurlardan haberdar olanlar hemen gelir, risale alırlardı. Özellikle Yalvaçlılar onun her gelişinde risale temin ederdi. Mustafa, uğradığı her kasaba ve köyde risaleleri ulaştırmanın yanı sıra, etrafına toplanan insanlara adeta bir medresede yapılan dersler gibi kısa ve etkili anlatımlar yapardı. Yapılan baskınlara ve sıkı aramalara rağmen risaleleri ihtiyaç sahiplerine ulaştırmayı başarmıştır.</p>

<p>Bugün Risale-i Nur’un dünya çapında tanınması, farklı dillere çevrilmesi ve pek çok yerde okunması, Mustafa gibi fedakâr insanların gayretleri sayesinde mümkün olmuştur. Bu hizmetler, ihlâslı ve adanmış talebelerin büyük çabalarının bir sonucudur.</p>

<p>Mustafa’nın dikkat çekici çalışmalarından biri de yaptırdığı bıçakların üzerine Risale-i Nur’dan vecizeler yazdırmasıydı. Böylece özellikle ev hanımlarının mutfakta bu sözleri okuyarak faydalanmasını amaçlıyordu. Bu durum, onun inancının hayatının her alanına ne kadar işlemiş olduğunu göstermektedir.</p>

<p>Bediüzzaman’ın vefatından iki yıl sonra yapılan bir baskında Mustafa’nın da bulunduğu bir grup Nur talebesi gözaltına alınır. İfadeleri alınırken polis, “Bediüzzaman’ın mezarı nerede?” diye sorar. Kimse cevap vermez. Sıra Mustafa’ya geldiğinde, “Ben biliyorum” der. Bunun üzerine ortam gerilir. Mustafa, polisin kulağına eğilmesini ister ve “Toprağın altında” diye cevap verir. Polis sinirlenir. Bunun üzerine Mustafa şu anlamlı sözleri söyler: “Dirisinden korktunuz, ölüsünden de mi korkuyorsunuz? Biz onun şahsına değil, ona verilen ilme bağlıyız.” Bu sözler karşısında polis şaşkınlık yaşar ve bir süre sonra hepsi serbest bırakılır.</p>

<p>Mustafa Akansu’nun bu cesur ve samimi hizmeti, onun neden “seyyar medrese” olarak anıldığını açıkça göstermektedir.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>Ömer Özcan, Ağabeyler Anlatıyor 5, 2011, s. 120.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 10 May 2026 19:32:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hakikatin Kör Balıkçısı ve Devlet Sorumluluğu..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/hakikatin-kor-balikcisi-ve-devlet-sorumlulugu-662</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/hakikatin-kor-balikcisi-ve-devlet-sorumlulugu-662</guid>
                <description><![CDATA[Hakikatin Kör Balıkçısı ve Devlet Sorumluluğu..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kırk yılı aşkın bir süredir bu coğrafya ağır bir çatışmalı sürecin içinde yaşadı. Resmî rakamlara göre dört bin beş yüzden fazla köy boşaltıldı, yakıldı, yıkıldı. On binlerce insan gözaltına alındı, işkence gördü, kaybedildi; yüz binlerce insan göç etmek zorunda kaldı. On yedi bine yakın faili meçhul cinayet işlendiği iddia edildi.</p>

<p>Bu cinayetlerin önemli bir kısmı “faili meçhul” olarak kayıtlara geçti; sanki failler bilinmez bir sisin içinde kaybolmuş gibiydi.</p>

<p>Oysa hukuk devletinde bir cinayet işlendiğinde, onu aydınlatmak devletin asli görevidir. Eğer devlet bunu yapmaz, faili gizler, görmezden gelir ya da cezasızlığı korursa; o suçun siyasal ve vicdani sorumluluğu da devletin omuzlarına yüklenir.</p>

<p>Burada “devlet” derken elbette tüm kurumları ve bütün kamu görevlilerini kastetmiyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Susurluk sürecinde hazırladığı raporların da ortaya koyduğu gibi, özellikle 1990’lı yıllarda devletin içinde hukuk dışına çıkan, denetimden kopmuş, karanlık ilişkiler ağıyla hareket eden yapılar oluştu. JİTEM iddiaları, kontrgerilla yapılanmaları, koruculuk sistemi etrafında gelişen silahlı ilişkiler, mafya-siyaset-güvenlik bürokrasisi üçgeni yıllarca tartışıldı. Devlet adına yetki kullanan bazı unsurlar, hukukun yerine “olağanüstü yöntemleri” koydu. Ve en acı olanı, bütün bunların büyük kısmı cezasız kaldı.</p>

<p>“Cinayeti kör bir balıkçı gördü, sen nasıl görmedin?” sözü tam da bu hakikatin özeti gibidir. Çünkü bölgede yaşayan insanlar, köy boşaltmalarını da gördü, gece yarısı alınan insanları da gördü, işkenceyi de, faili meçhul cinayetleri de gördü. Ama resmî makamlar çoğu zaman görmedi. Daha doğrusu görmek istemedi. Çünkü görmek; hesaplaşmayı, arşivlerin açılmasını, sorumluların yargılanmasını gerektiriyordu.</p>

<p>Bugün hâlâ Türkiye’nin vicdanını yaralayan pek çok dosya vardır. Son dönemde yeniden gündeme gelen Gülistan Doku olayı bunlardan biridir. Genç bir kadın yıllardır kayıp olmasına rağmen dosyadaki karanlık noktalar tam anlamıyla aydınlatılmadı.<br />
Kamuoyunun ve ailesinin adalet talebi hâlâ cevapsız bırakılıyor.</p>

<p>Benzer biçimde Rojin Kabaiş dosyası da toplum vicdanında hâlâ “faili meçhul” duygusu yaratmaktadır. Kadın cinayetleri ve şüpheli ölümler karşısında etkili soruşturma yürütülmemesi, delillerin yeterince korunmaması ve kamu görevlilerinin ihmallerinin cezasız kalması, toplumdaki adalet duygusunu derinden yaralamaktadır.</p>

<p>İpek Er olayı ise devlet gücü ve cezasızlık ilişkisinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak hafızalara kazındı. Genç bir kadının uzman çavuş Musa Orhan’ın cinsel saldırısına uğradığını anlattığı mektubun ardından yaşamına son vermesi, bölgede kadınların nasıl bir güç eşitsizliğiyle karşı karşıya bırakıldığını gösterdi. Kamuoyunda oluşan büyük tepkiye rağmen süreç boyunca failin uzun süre tutuksuz yargılanması, cezasızlık tartışmalarını yeniden büyüttü. Devlet adına silah taşıyan, üniforma giyen kişilerin işlediği suçlarda toplumun beklentisi ayrıcalık değil, daha ağır bir hukuk hassasiyetidir. Çünkü devlet gücü kullanan bir kişinin işlediği suç, yalnızca bireysel değil, kamusal güveni de yaralayan bir suçtur.</p>

<p>1990’lı yılların karanlığını anlatan en çarpıcı dosyalardan biri de 1995 Dargeçit JİTEM Davasıdır. Mardin’in Dargeçit ilçesinde 29 Ekim-8 Mart 1995 tarihleri arasında gözaltına alınan yedi sivilin kaybedilmesiyle ilgili açılan davada, yıllar sonra ortaya çıkan tanıklıklar ve toplu mezar bulguları Türkiye’nin hafızasına kazındı. O dönem henüz 13 yaşında olan Seyhan Doğan’ın kemikleri, aradan 19 yıl geçtikten sonra Dargeçit’in Bağözü köyü kırsalında bulundu. Bir çocuğun kemiklerinin yıllar sonra toprağın altından çıkması, aslında yalnızca bir cinayeti değil; hukukun, vicdanın ve devlet denetiminin de nasıl gömüldüğünü gösteriyordu.</p>

<p>Bu dosyaların ortak noktası yalnızca acı değildir. Ortak nokta; etkili soruşturmanın yürütülmemesi, kamu görevlilerinin korunması, delillerin karartılması iddiaları ve cezasızlık kültürüdür. Bölgede devlet adına statü ve yetki sahibi bazı kişilerin, faili meçhul cinayetler ve ağır insan hakları ihlalleri karşısında hesap vermemesi, toplumsal hafızada büyük bir güvensizlik yarattı. İnsanlar yalnızca yakınlarını kaybetmedi; aynı zamanda adalete olan inançlarını da kaybetti.</p>

<p>Bugün ise Türkiye yeni bir eşikte duruyor. Çatışmaların sona ermesi, silahların susması ve demokratik çözüm ihtimalinin yeniden konuşulması tarihî bir fırsattır. Ancak gerçek bir barış, yalnızca silahların susmasıyla kurulamaz. Gerçek barış, hakikatin ortaya çıkarılmasıyla mümkündür. İşte bu nedenle Türkiye’nin acilen bağımsız hakikat komisyonlarına ihtiyacı vardır.</p>

<p>Hakikat komisyonları; Güney Afrika’dan Arjantin’e, Şili’den Kolombiya’ya kadar birçok ülkede çatışmalı süreçlerin ardından toplumsal yüzleşme ve iyileşmenin en önemli araçlarından biri olmuştur. Amaç intikam değil; gerçeğin ortaya çıkması, mağdurların dinlenmesi ve toplumun ortak hafızasının onarılmasıdır.</p>

<p>Türkiye’de kurulacak hakikat komisyonları;<br />
Faili meçhul cinayetleri, zorla kaybetmeleri, köy boşaltmalarını ve yargısız infazları araştırmalıdır.</p>

<p>Askerî ve sivil arşivler açılmalı, gizli belgeler kamu denetimine sunulmalıdır.</p>

<p>Mağdurlar, tanıklar ve insan hakları savunucuları güvence altında dinlenmelidir.</p>

<p>Devlet görevlilerinin ihmali ya da suça ortaklığı varsa ortaya çıkarılmalıdır.</p>

<p>Cezasızlık kültürünü bitirecek hukukî mekanizmalar oluşturulmalıdır.</p>

<p>Bu komisyonların üç temel ilkesi olmalıdır:</p>

<p>Bağımsızlık:<br />
Komisyonlar hükümetlerin ya da güvenlik bürokrasisinin etkisi altında olmamalıdır. Saygın hukukçular, insan hakları savunucuları, akademisyenler ve uluslararası gözlemciler sürece dahil edilmelidir.</p>

<p>Şeffaflık:<br />
Raporlar eksiksiz yayımlanmalı, arşivler erişime açılmalı, hiçbir dosya “devlet sırrı” gerekçesiyle sonsuza kadar karartılmamalıdır.</p>

<p>Mağdur Odaklılık:<br />
Amaç yalnızca geçmişi belgelemek değil; mağdurların onurunu iade etmektir. Özür mekanizmaları, rehabilitasyon süreçleri, tazminatlar ve toplumsal hafıza çalışmaları bu sürecin parçası olmalıdır.</p>

<p>Bazıları bu çağrıyı “devlete zarar vermek” ya da “teröre taviz vermek” olarak görebilir. Oysa gerçek tam tersidir. Devlete en büyük zararı verenler, hukuk dışına çıkan ve suçları örtbas eden yapılardır. Güçlü devlet; faili saklayan değil, faili ortaya çıkaran devlettir.</p>

<p>Güçlü devlet; karanlıkla yüzleşebilen devlettir.</p>

<p>Kör balıkçı gördü. Bu halk gördü. Anneler gördü. Çocuklar gördü. Artık devletin de görmesi gerekiyor.<br />
Silahlar susarken hakikat konuşsun. Mağdurlar susturulmasın. Çünkü bu ülkenin geleceği; unutmanın değil, yüzleşmenin üzerine kurulabilir. Ancak o zaman “faili meçhul” sözü bu toprakların kaderi olmaktan çıkabilir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 May 2026 12:31:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Madem Kürtler bir şey istemiyor, o zaman dağılın evlerinize</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/madem-kurtler-bir-sey-istemiyor-o-zaman-dagilin-evlerinize-661</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/madem-kurtler-bir-sey-istemiyor-o-zaman-dagilin-evlerinize-661</guid>
                <description><![CDATA[Madem Kürtler bir şey istemiyor, o zaman dağılın evlerinize]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlar ile hayvanlar arasındaki temel fark, insan elinin hareketli ve esnek parmaklar sayesinde daha pratik ve üretici olmasıdır. İnsanlar elleri sayesinde üretebilirken, hayvanlar bu yetenekten yoksundur.</p>

<p>İnsanlar, el yeteneği sayesinde daha etkili bir ayakta kalma mücadelesi vererek bugüne geldi. Kötü işleri de iyi işleri de elleri sayesinde yaptı.</p>

<p>Yok etmenin de yaşatmanın da araçlarını üreten eller, aynı zamanda insana bilgiyi toplama ve arşivleme imkanı da sağladı.</p>

<p>Yazıyı ve matbaayı insanınki gibi elleri olmayan bir başka canlı üretemezdi. Kağıdı, kalemi de... Ve bir aile kuramazdı.</p>

<p>Aile sadece çocuk sevgisinden kaynaklanan bir toplanma yeri değildir, aile bir kimliktir. Bunu elleri sayesinde kayıt altına alma ve bir yuva kurma yeteneği edinen insan başarabilmiştir. &nbsp;</p>

<p>Aynı kökenden gelen ailelerin oluşturduğu büyük topluluklar da birer kimliktir. Millet ya da ulus olarak ifadesini bulur.</p>

<p>İngiliz öyledir, Rus, Germen, Fransız, Arnavut, Bulgar, İspanyol, Japon, Arap, Türk, Fars öyledir.</p>

<p>Kürt de öyledir. Kürt bir kimliktir; dili, kültürü, geleneği, üzerinde yaşadığı coğrafya itibariyle aynı kökenden gelen ailelerin birleşiminden bir kimlik.</p>

<p>Bir parantez açarsak; esas yerli kimlik olan Kızılderilileri katledip kıtaya hakim olan Avrupalılardan oluşan Amerikan ulusu ise ayrı kimliklerin bir araya gelmiş halidir.</p>

<p>Ve her kimlik zaman içinde yine elleri sayesinde güç kullanarak, akınlar düzenleyerek, keşifler yaparak, hatta bazen Amerika’da olduğu gibi başka kimliklerle ittifak yaparak toprak elde etmişlerdir. Ve yine zamanla bu topraklar onların kalıcı yuvası haline gelmiş, yani devlet olmuşlardır.</p>

<p>Kürtler de bu yolu denemişler. Tarihte çokça örneği var. Beylikler kurmuş, devlet deneyimini yaşamış, Irak’ta olduğu gibi federal bir yapıya erişmişler. Diğer kimliklerle ortak yaşamayı denemişler. Kendi kimliklerini yaşatmak için her yolu denemişler.</p>

<p>Son olarak Suriye’deki çırpınış bundandı. Bir toprak parçasına sahip olmak. İran’daki çırpınış bu nedenledir. Çünkü bir kimlik bağımsız sınırlarını çizmezse daha fazla ömür sürdüremez.</p>

<p>Dünyada kimliklerin varlığını sürdürme aracı şimdilik böyledir: Devlet. Belki yarın devletlere ihtiyaç duyulmaz, sınırlar ortadan kalkar, herkes bir arada yaşamaya razı bir anlayışta birleşir, aile ortadan kalkar, kimlikler yok olur ama şimdi durum böyle. O zamana kadar da dilinizi, kültürünüzü, kimliğinizi yaşatmak istiyorsanız “yasak” kavramından soyutlanmış bir yaşam kurmak zorundasınız. O da, bağımsız olma durumudur. Bir toprak parçası üzerinde bağımsız olmak. Ha bunu istemiyorsanız, dağılıp tarih olursunuz, bu da bir seçenek; ama tarih olmak istemiyorsanız maalesef ki yol şimdilik bu.</p>

<p>Ne var ki Kürtler adına siyaset yapan bazı kesimler statüyü kastederek “Kürtler bir şey istemiyor” deyip toprak mecburiyetini “kimlik siyaseti” diye küçümseyerek bir kimliği kendi elleriyle asimilasyona tabi tutuyorlar.</p>

<p>Asimilasyon son tahlilde yok oluş demektir. Var olanı yavaş yavaş tüketme, tanınmaz hale getirmektir.</p>

<p>&nbsp;“Kürtler bir şey istemiyor?” diyerek Kürtler adına siyaset yapanlar tam da bunu yapıyor. Bir kimliği tüketme siyasetinden başkası değildir bu yaklaşım, bir halkın herhangi bir talebinin olmadığını söylemek onu savunmak değil, yok oluşa sürüklemektir.</p>

<p>Ben şahsen şu soruları sorarım “istemezük”çülere:</p>

<p>*Kürtler bir şey istemiyorsa ne diye onlar adına parti ya da örgüt kuruyorsunuz?</p>

<p>*Ne diye gençleri dağlara, hapishanelere mecbur ediyorsunuz?</p>

<p>*Ne diye hiç ara vermeden bağırıp çağırıyorsunuz?</p>

<p>*Yoksa siz siyaset değil de ticaret mi yapıyorsunuz?</p>

<p>*Kürtler bir şey istemiyorsa neden onlar adına edindiğiniz vekilliği, belediye başkanlığını, diğer konfor alanlarını terk etmiyorsunuz?</p>

<p>*Yoksa siz göz göre göre bir halkı, bir kimliği kendi konforunuz için kullanıyor musunuz?</p>

<p>Bu sorulara olumsuz cevaplarınız varsa o zaman siz aslında Kürtlerin bir şey istediğini biliyorsunuz ama dile getirmekten korkuyorsunuz.</p>

<p>O zaman da şunu sorarım:</p>

<p>Korkuyorsanız ne diye bir halkın kaderiyle oynuyorsunuz?</p>

<p>Kürtler tanınmak, bilinmek, söz sahibi olmak, bir futbol milli takımı olsun istiyor demeniz çok mu zor?</p>

<p>Gaagsıyla kendine yuva ören kuşlara bile sorsanız bu gezegende Kürtlerin de bir toprak parçasına sahip olma hakkı var. Haktan ziyade buna mecbur. Çünkü yaşadıkları her yerde onlara teklik dayatılıyor. Tek dil, tek kimlik. Konuşması yasak, giysisi yasak, müziği yasak...</p>

<p>Bir arada yaşamanın adaletli kuralları Kürtler için de uygulansa amenna. Bunu başaran ülkeler var, ama Kürtler şimdi her yerde teklik tehditleri altında yaşıyor. Bu durumdaki bir halkın bir şey istemediğini söylemek siyaset değildir, vicdani hiç değil.</p>

<p>Ve ayrıca, sizi “bir şey istemeyen” bir halk adına konuşmaya iten ne? Mecburiyetiniz ne? Siyaset, temsil etmektir, sözcü olmaktır; bir şey istemeyenin temsilciliği, sözcülüğü mü olur?</p>

<p>Madem Kürtler bir şey istemiyor, o zaman dağılın evlerinize; ne kendinizi zorlayın ne de milyonları zor durumda bırakın.</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 12:17:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ahmet Güvenç’e tenbih</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/ahmet-guvence-tenbih-660</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/ahmet-guvence-tenbih-660</guid>
                <description><![CDATA[Ahmet Güvenç’e tenbih]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bediüzzaman, Barla’ya sürgün olarak geldiğinde Ahmet Güvenç henüz beş yaşındaydı. Babası Marangoz Mustafa Çavuş, Bediüzzaman’ın Barla’daki ilk talebelerinden olup ona sahip çıkan, destek veren birkaç kişiden biriydi. Bediüzzaman, Barla Lâhikası’nda bu vefayı şu sözlerle ifade eder: “Ben hem garib, hem misafirim. Benim istirahatımı temin etmek köyün borcu idi. Bu köy namına Cenab-ı Hak onu (Sıddık Süleyman), Mustafa Çavuş’u, Muhacir Hâfız Ahmed’i ve Abdullah Çavuş’u bana ihsan etti. Ben de Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum. Bunlar bana yüzer dost kadar kıymetdar göründüler; vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler.”</p>

<p>Bediüzzaman, 21. Mektup’ta da Mustafa Çavuş’un şahsiyetine dikkat çeker: “Ahiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zat vardı. Dininde ve dünyasında muvaffakiyetli görüyordum, sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki, o muvaffakiyetin sebebi, ihtiyar peder ve validelerinin haklarını anlaması ve o hukuka tam riayet etmesidir. Onların yüzünden rahat ve rahmet bulmuş; inşallah ahiretini de tamir etmiştir. Bahtiyar olmak isteyen ona benzemelidir.” Bu ifadeler, Mustafa Çavuş’un hem ahlaki hem de manevi yönünü açıkça ortaya koymaktadır.</p>

<p>Bir başka mektubunda ise Bediüzzaman, Barla’da en yakın hissettiği talebelerini sayarken Mustafa Çavuş’u da zikreder ve kalben rahatsız olduğu bir dönemde yalnızca belirli kişileri kabul ettiğini belirtir. Bu durum, Mustafa Çavuş’un onun nazarındaki yerini daha da anlamlı kılmaktadır. Ayrıca Mustafa Çavuş, uzun yıllar boyunca Bediüzzaman’ın imamlık yaptığı mescidin ihtiyaçlarını karşılamış, temizliğini üstlenmiş ve zaruri bir işi olmadıkça vakit namazlarını burada kılmaya devam etmiştir. Bunun yanı sıra, Bediüzzaman’ın Barla’daki ikametgâhının önünde bulunan ulu çınar ağacı üzerindeki köşkü ve köşke çıkan merdiveni de o inşa etmiştir.</p>

<p>Ahmet Güvenç, babasının bu samimi hizmetine çocuk yaşlardan itibaren şahit olmuş ve o da küçük yaşına rağmen hizmetten geri durmamıştır. Bir gün Bediüzzaman’ın isteği üzerine Eğirdir Gölü’nden su getirmek için yola çıkar. Testileri doldurup dönerken arkadaşlarının oyun oynadığını görür ve kısa süreliğine onlara katılır. Ancak bu süre uzar; eşek, sırtında yüklü testilerle uzun süre bekler ve sonunda yere yığılır. Bu esnada testilerden birinin suyu dökülür. Ahmet durumu fark ettiğinde vakit geç olduğu için geri dönmek yerine yol üzerindeki bir çeşmeden testiyi doldurur ve suyu getirir.</p>

<p>Bediüzzaman, getirilen sudan içerken durumu fark eder ve “Suya su katmışsın” der. Ahmet ise olanları olduğu gibi anlatır. Bunun üzerine Bediüzzaman, eksik de olsa doğru olanın getirilmesi gerektiğini tembih eder. Bu küçük hadise, Ahmet’in hayatında derin bir iz bırakır. Çocukluk hatasından aldığı bu ders, onun için bir dönüm noktası olur. Hayatı boyunca doğruluktan ayrılmamayı ilke edinir ve babasının izinden giderek dürüstlüğü temel bir prensip haline getirir.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p><strong>Ahmet Özdemir, Nur Menzili Barla Rehberi, Yeni Asya Yayınları</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 09:39:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Düğmenin Esiri: Farelerden Telefonlara, Dopaminin Karanlık Zaferi</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/dugmenin-esiri-farelerden-telefonlara-dopaminin-karanlik-zaferi-659</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/dugmenin-esiri-farelerden-telefonlara-dopaminin-karanlik-zaferi-659</guid>
                <description><![CDATA[Düğmenin Esiri: Farelerden Telefonlara, Dopaminin Karanlık Zaferi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>1954’te iki bilim insanı, James Olds ve Peter Milner, McGill Üniversitesi’nde tesadüfen insanlığın geleceğini aydınlatacak bir kapı araladı.&nbsp;</p>

<p>Bir fareye, beyninin belirli bir bölgesine (septal alan) elektrik uyarımı veren bir düzenek oluşturuldu. Düzeneğe akım vermek icin kırmızı bir düğme yerleştirildi.Fare bu dügmeyi keşfedip , bastığında beyne giden impulsların oluşturdü haz beyinde yayılıyordu.Fare bunu kesfetti.Her kırmızı düğmeye &nbsp;bastığında yoğun bir haz dalgası vucuda yayılıyordu. Bilim imsanları bu deney faresine &nbsp;“Benn” adını verdiler.</p>

<p>Benn, kısa sürede düğmenin büyüsüne kapıldı. Yemek, su, hatta hayatta kalmak için gereken her şeyi unuttu. Bilim insanları en sevdiği yiyecekleri, hatta çiftleşmesi için dişi bir fareyi bile önüne koydu. Hiçbiri işe yaramadı. Benn saatte 7000 kez o kırmızı düğmeye basıyordu. Bedeni açlıktan, susuzluktan ve aşırı uyarılmadan çöktü. Öldüğünde pençesi hâlâ düğmenin üzerindeydi.</p>

<p>Bu, sadece bir hayvan deneyi değildi. Beynimizin ödül sisteminin anahtarını açtı. Dopamin, sandığımız gibi yalnızca “haz” hormonu değil; asıl işi istek yaratmak, beklenti uyandırmak ve “Bunu tekrar yap!” diye bağırmaktır.<br />
Beyin, o an sessizce fısıldar: “Bu önemli. Devam et.”</p>

<p>Aradan yetmiş yıldan fazla zaman geçti. Artık laboratuvar kafesinde demir parmaklıklar yok. Yerine cebimizde taşıdığımız, her an elimizin altında olan cam ekranlar var: akıllı telefonlar, sonsuz kaydırma, kişiselleştirilmiş bildirimler ve yapay zekâ destekli algoritmalar.</p>

<p>Sosyal medya platformları, psikolojinin en sinsi silahını kullanıyor: değişken oranlı pekiştirme (variable ratio reinforcement). Kumar makinelerinin, Vegas’ın sırrı bu. Ödülün ne zaman geleceğini asla bilemiyorsun. Ekranı bir kez kaydırıyorsun; çoğunlukla sıkıcı, sıradan içerikler. Ama bazen… o mükemmel video, o beğeni, o “kalp”, o mesaj patlıyor. Dopamin devreye giriyor. Ve sen, fark etmeden bir daha kaydırıyorsun. Bir daha. Bir daha.<br />
Bugünün gençliği, tarihte ilk kez bu kadar yoğun, kesintisiz ve kişiselleştirilmiş bir uyaran bombardımanına maruz kalıyor. Dikkat süreleri dramatik şekilde eriyor.</p>

<p>&nbsp;Araştırmalara göre, 2004’te bir ekrana ortalama 2,5 dakika odaklanabiliyorduk; bugün bu süre 47 saniyeye kadar düştü. Goldfish’ten (akvaryum balığı) bile kısa bir dikkat süremiz var artık. Derin okuma, uzun soluklu düşünme, sabırlı odaklanma… hepsi yavaş yavaş kayboluyor.</p>

<p>En acı veren ise yalnızlık. Kalabalık masalarda, aynı sofrada oturan gençler birbirine bakmadan saatlerce ekranlarında kayboluyor. Göz teması azalıyor, gerçek sohbetler emojilere sıkışıyor. “Birlikte olmak” artık fiziksel yakınlık değil; aynı anda farklı dünyalarda gezmek anlamına geliyor.</p>

<p>&nbsp;Araştırmalar gösteriyor ki, aşırı sosyal medya kullanımı özellikle gençlerde yalnızlık, anksiyete ve depresyon riskini artırıyor. Kalabalıkların içinde yalnızlaşan bir nesil büyüyor.<br />
Benn’in bir seçeneği yoktu. Elektrot beynine yerleştirilmişti, kaçış yoktu. Bizim ise var. Telefonu elimize aldığımız her seferde bir tercih yapıyoruz: Bu düğmenin esiri mi olacağız, yoksa onu gerçekten kullanan mı?<br />
Platformlar bizi tanımaktan öte, bizi şekillendiriyor.</p>

<p>&nbsp;Algoritmalar ne kadar çok vakit geçirirsek o kadar iyi biliyor: Ne tür içerik bizi daha uzun tutar, hangi bildirim bizi hemen tıkladırır, hangi video dopaminimizi zirveye çıkarır. Biz tüketmiyoruz; tüketiliyoruz.</p>

<p>Peki çözüm ne? Tamamen vazgeçmek mi? Hayır, gerçekçi değil. Ama bilinçli bir isyan mümkün.</p>

<p>Telefonu masadan uzaklaştırmak, bildirimleri susturmak, “gerçek dünya”ya ayrılmış saatler yaratmak… Bunlar küçük adımlar gibi görünse de, beynimizi yeniden eğitmenin yolu. Dikkatimizi, ilişkilerimizi, derin düşünme yeteneğimizi geri kazanmanın yolu.<br />
Bu çağın en önemli sorusu hâlâ aynı:</p>

<p>Biz mi telefonu kullanıyoruz, yoksa telefon mu bizi?<br />
Cevap, her gün o ekrana kaç kez dokunduğumuzda, her kaydırmada, her “bir dakika daha” dediğimizde gizli. Benn öldü, pençesi düğmenin üzerinde. Biz hâlâ yaşıyoruz. Henüz geç değil.<br />
Ama zaman daralıyor.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 11:46:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tebessümün ardındaki güven</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/tebessumun-ardindaki-guven-658</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/tebessumun-ardindaki-guven-658</guid>
                <description><![CDATA[Tebessümün ardındaki güven]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Harun, babasının tayini bilmediği tanımadığı bir şehre çıkınca içi buz tutmuş gibi üşüdü.</p>

<p>Yabancısı olduğu şehirde öğretmenini, arkadaşlarını, sırasını, okulunu ve mahalle arkadaşlarının hepsini kaybedince içi kan ağladı. Sevdiklerini birer mezar taşı gibi geride bıraktığında yasını kimseye sezdirmeden susarak tuttu. Yabancı olmak onu huzursuz ve mutsuz etmişti. Evde, okulda günlerce konuşmama orucu tutmuş gibi sustu. Konuşmak mecburiyetinde kaldığında kurumuş dudağını ıslatmadan konuşamadı.&nbsp;</p>

<p>Harun karanlık dünyasından babasının “Hazırlan okula gidiyoruz” sesiyle uyandığında içindeki buz daha da soğuyarak anlamadığı bir titremeye tutuldu. İstemeden giyindi, çantasını sırtına aldı ve bir hasta gibi babası ile yola düştü.&nbsp;</p>

<p>Okul bahçesine oradan koridora girdiklerinde kapısında müdür yardımcısı yazılan odaya geldiler. Müdür yardımcısı onları ayakta karşıladı “Hoş geldiniz” dedi. Babası “Mahalleye yeni taşındık çocuğumu kaydetmek istiyorum” dedi. Müdür yardımcısı bilgisayarın başına geçti bir süre bir şey arar gibi baktı ve babasına döndü “Harun’u 3/c sınıfına götürebilirsiniz” diyerek ona bir kâğıt uzattı. Babası 3/c sınıf kapısını çalıp içeri girdiğinde öğretmen “Hoş geldiniz” diyerek onları karşıladı ve gülümseyerek baba ile tokalaştı. Baba elindeki kâğıdı öğretmene uzattı. Öğretmen kâğıda bakarak “Harun hoş geldin” dedikten sonra sınıfa dönerek, “Çocuklar bu arkadaşınızın ismi Harun sınıfımıza yeni geldi, hoş geldin diyelim” dedi. Öğretmen orta sırada tek oturan bir öğrencinin yanına oturmasını söyledi. Harun korkarak ve utanarak sıraya geçti ve oturdu. Sıraya oturduğunda etrafı kuşatılmış gibi hisseti. Hiçbir yere bakmadan kuru bir dal gibi bir süre sırasına oturdu. Babası sınıftan çıkıp gittiğinde Harun’un içindeki korku daha da artarak ter içinde kaldı.&nbsp;</p>

<p>Harun yavaşça göz ucuyla sırasındaki öğrenciye kaçamak bir bakış attı. Sonra sağ tarafında kimler var diye bakarken bütün gözlerin üzerinde olduğun görünce boncuk boncuk ter dökmeye başladı. Harun’un huzursuzluğu gittikçe arttı. Kendi kendine “Sınıftaki öğrenciler beni nasıl görüyor? Öğrencilerin ve öğretmenin gözünde bir değerim olacak mı?” diye sorular kafasında da uçuşmaya başladı. Birden korku ve endişe dolu bir soru yüreğini incitecek bir soruya döndü. “Sınıfta güvende miyim? Öğretmen sınıftaki çocukları dövüyor mu? Teneffüslerde birkaç çocuk birleşip beni döver mi? Yanlış yaptığımda öğretmen bana kızarken çocuklar benimle alay eder mi? Ders çalışmadığım, anlamadığım veya bilmediğim konuları öğrenmeye çalıştığımda öğretmenim babaannem gibi beni kırmadan incitmeden söyler mi?”</p>

<p>O gün ders zili Harun’a bir gün gibi kadar uzun gelmişti. Teneffüs ona dersten daha uzun gelmişti. İkinci dersin başında sınıfta kim var kim yok diye etrafına bakmaya başladı. Birden öğretmen “Harun, nasıl sınıfı sevdin mi” demesi üzerine içindeki buz, bedenindeki teri silen bir iyileştirici gibi etrafını aydınlattı ve öğretmenin gülen yüzüne bakarak çok sevindi.&nbsp;</p>

<p>Öğretmenin dost, sevecen ve candan bir sözü bütün okulu ve sınıfı bir anda ona dost etmişti. Gece karanlığında yanan bir lamba gibi Harun’un içindeki karanlık birden aydınlığa kavuşmuştu. Öğretmen tüm soruların cevabını ona tebessüm ederek göstermişti.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 09:53:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>23 Nisan’ın Gölgesinde Çocukluk: Bayram mı, Yüzleşme mi?</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/23-nisanin-golgesinde-cocukluk-bayram-mi-yuzlesme-mi-657</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/23-nisanin-golgesinde-cocukluk-bayram-mi-yuzlesme-mi-657</guid>
                <description><![CDATA[23 Nisan’ın Gölgesinde Çocukluk: Bayram mı, Yüzleşme mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>23 Nisan… Resmî söylemde “çocukların bayramı”, kürsülerde umut dolu cümleler, meydanlarda süslenen sahneler… Ancak rakamlar başka bir gerçeği haykırıyor. Bu ülkede son 20 yılda yaklaşık 500 bin çocuk yargılandı. Sadece bir yılda 1200 çocuk cinayet suçlamasıyla yargılandı ve hüküm giydi. Bu veriler, çocukluğun korunamadığını, aksine sistematik biçimde örselendiğini gözler önüne seriyor.<br />
Çocuklar neden adliye koridorlarında?</p>

<p>&nbsp;Neden<br />
okul sıralarında olması gereken çocuklar, mahkeme salonlarında, karakol odalarında, cezaevlerinde büyüyor? Bu soruların cevabı yalnızca bireysel hatalarda değil; derinleşen yoksullukta, eşitsizlikte, eğitim sistemindeki kırılmalarda ve sosyal politikaların yetersizliğinde saklı.<br />
İş cinayetleri de bu karanlık tablonun bir parçası. Her yıl onlarca çocuk, çalışmak zorunda bırakıldığı işlerde hayatını kaybediyor. Çocuk işçiliği hâlâ yaygın; “meslek edinme” adı altında çocuklar ağır ve tehlikeli işlerde sömürülüyor. Oysa bir çocuğun yeri ne fabrika ne inşaat; onun yeri güvenli bir yaşam ve nitelikli eğitim ortamıdır.</p>

<p>Cezaevlerinde bulunan çocuklar… Suça sürüklenen çocuklar… Bu kavramlar bile başlı başına bir çelişki içeriyor. Çünkü çocuk, suçun faili değil; çoğu zaman ihmalin, yoksulluğun ve adaletsizliğin mağdurudur. Çocuğu suçtan korumak yerine cezalandıran bir anlayış, geleceği de cezalandırır.</p>

<p>Çocuk hakları ihlalleri yalnızca rakamlardan ibaret değil. Erken yaşta evlilikler, eğitimden kopuş, istismar, şiddet ve güvencesizlik…&nbsp;</p>

<p>Bunların her biri, çocukların yaşam hakkına, gelişim hakkına ve korunma hakkına yönelmiş açık ihlallerdir.</p>

<p>23 Nisan, sadece bir kutlama günü değil; aynı zamanda bir yüzleşme günüdür.</p>

<p>Çocuklara armağan edildiği söylenen bu bayram, çocukların gerçekliğiyle ne kadar örtüşüyor? Eğer çocuklar adalet sisteminin yükünü taşıyorsa, çalışmak zorunda bırakılıyorsa, şiddetin ve yoksulluğun içinde büyüyorsa; ortada bir bayramdan çok, ertelenmiş bir sorumluluk vardır.</p>

<p>Gerçek bir 23 Nisan, ancak çocukların eşit, özgür ve güvenli bir yaşam sürdüğü; eğitim, sağlık ve sosyal haklara eksiksiz erişebildiği bir ülkede mümkün olacaktır. Bunun için de çocukları koruyan değil, çocukları gerçekten önceleyen politikalar hayata geçirilmelidir.</p>

<p>Unutmayalım:<br />
Bir ülkenin geleceği, çocuklarına nasıl davrandığıyla ölçülür.<br />
Ve bugün, bu ölçü ne yazık ki ağır bir sınavdan geçmektedir.</p>

<p>Mutlu bir gelecek ve çocukların ölmediği bir ülke özlemi ile tüm çocukların Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 12:08:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şiddet Okullarla Sınırlı Değildir</title>
                <category>Abdulbaki Erdoğmuş</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/siddet-okullarla-sinirli-degildir-656</link>
                <author>a.erdogmus@vanmed.net (Abdulbaki Erdoğmuş)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/siddet-okullarla-sinirli-degildir-656</guid>
                <description><![CDATA[Şiddet Okullarla Sınırlı Değildir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h4 style="text-align:start"><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Önce Şanlıurfa Siverek'te bir okulda yaşanan silahlı saldırı ile irkilirken, ardından Kahramanmaraş'ta yine bir okulda meydana gelen olayla dehşete düştük. Biri öğretmen diğerleri öğrenci olmak üzere toplam dokuz kişi katledildi, yaklaşık 20 öğrenci de yaralandı. Siverek’teki okul saldırısında 10 öğrenci, 4 öğretmen, 1 polis ve 1 kantin işletmecisi olmak üzere toplam 16 kişi yaralanmıştı.</span></span></span></span></span></span></h4>

<div style="text-align:start">
<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Kahramanmaraş'taki saldırıda 8. Sınıf öğrencisi olan saldırgan öğrencinin üzerinde 5 silah ve 7 şarjörün bulunması, dehşetin acısını da tarifini de zorlaştırmaktadır.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Olaylara siyasetçilerin yaklaşımı da “umutsuz bir vakıa” olarak kayda geçmiştir.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Acının üzerinden siyaset yapılmazmış! Evet, acıyı istismar etmek için kuşkusuz siyaset yapılmamalıdır ancak hangi acının meşru, hangisinin gayri meşru, hangisinin istismar, hangisinin adalet arayışı olduğuna da iktidar mı karar verecek?</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Ne yazık ki yaşanan sayısız acıların üzerini örten ve unutturan bir iktidar, hangi acıların üzerinden siyaset yapılıp yapılmayacağına da kendisi karar veriyor!</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Esas olarak sorunu tam da bu anlayışta aramak gerekir. Bir toplumda yaşanan acılar, trajediler siyasetin dışında tutulmaya çalışıldığında, öfke içte birikir ve beklenmedik bir zeminde dışa vurur. Şanlı Urfa ve Kahraman Maraş olayı da bastırılmış bir öfkenin dışa vurumudur.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Ayrıca olayı bireysel olarak düşünmek ve sunmak da yanıltıcı bir politikadır. Hakikati gizlemekle hakikat kaybolmaz, bir gün mutlaka ortaya çıkacaktır. Bu noktada olayı doğru analiz etmek ve esas nedenlerini ortaya çıkarmak gerekir.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">--</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Sorun yalnız eğitim sisteminden kaynaklanmıyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Devlet yönetimi, kurumsal farklılık olsa da en üst kurumdan en alt birime kadar bir bütün olarak sorgulanmalıdır. Özellikle otoriter yönetimlerde dayatılan anlayış birliği veya benzerliği her kurumda söz konusudur. Eğitim kurumları da aynı anlayışla şekillenir.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Açıkça belirtmeliyiz ki okullardaki iklimi oluşturan, şiddet üreten devlet politikalarıdır. TV kanallarında sergilenen mafyatik diziler, politikacıların öfke, kin ve intikam dili dahi tek başına şiddet iklimi için yeterlidir, diye düşünüyorum.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Deve kuşu misali başı kuma sokarak gelecek tehdit ve tehlikelerden korunmak mümkün değildir.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Sorun öğrencilerin silah taşımalarından çok daha derinlerdedir. Bu nedenle asayiş sorunu olarak görmek ve bu bağlamda çözüm aramanın yeterli olmadığına inanıyorum. Çocuk cinayetleri veya çocuk yaşta işlenen cinayetler yalnız okullardan da ibaret değildir. Ayrıca kadın cinayetleri, intiharlar, yetişkinlerin cinayetlerini de birlikte değerlendirmek gerekiyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Hepimizi dehşete düşüren bu olayları asayiş sorunu olarak görmek veya “suçlu” olarak fail çocukları görmek bizi gerçeklerle yüzleşmekten alıkoyar. Zira bu olaylar, esas itibariyle toplumdaki yapısal şiddeti gözler önüne sermiştir.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Şiddet bir defada ortaya çıkan bir eylem değildir. Her iki okul saldırısında da faillerin şiddetle ilişkili bir psikolojiye sahip oldukları anlaşılıyor. Olayı toplumsal bağlamından kopararak bireyselleştirmek, toplumsal zemini göz ardı etmemizi sağlar.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Uzmanlar da “özellikle 15 ila 17 yaş aralığındaki çocuklarda cinayet, yaralama, tehdit, uyuşturucu kullanımı ve hırsızlık gibi suçlara yönelmede son dönemde bir yoğunluk olduğunu” ifade ediyor.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Bu durumda toplumun sosyolojik analizi yapılmadan yalnız iki olay üzerinden gündem oluşturmak sorunun gerçek yüzünü gölgelemeye hizmet eder. Siyasetin yozlaştığı, değerlerin kaybolduğu ve kötülüğün sıradanlaştığı bir toplumda şiddet temayülünün artması beklenen bir neticedir.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Prof. Dr. Doğu Ergil, Émile Durkheim’ın “Anomi” kavramına açıklık getirir:</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Toplumsal normların zayıfladığı, bireylerin neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirlemekte zorlandığı durumdur. Türkiye bağlamında anominin bileşenleri şunlardır:</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Ekonomik belirsizlik;</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Gelecek kaygısı;</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Adalet duygusunun zedelenmesi;</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Toplumsal kutuplaşma.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Bunların ortak etkisinin gençler üzerinde ciddi bir yönsüzlük ve öfke yarattığını söylemek mümkündür.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Okul çevresi, bu gerilimin boşaldığı ilk mikro-alanlardan biridir…”</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">--</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">İhmallerin ortaya çıkarılmasını ve sorumluların hesap vermesini talep etmek siyasetin ve siyasilerin öncelikli görevleri arasındadır. Ancak daha önemlisi; şiddet üreten sistemle yüzleşmeyi başarmaktır. Şiddetin nedenlerini, toplumsal zeminini, yönetim ve siyasetin acziyetini, yetersizliğini sağduyu bağlamında tartışmak ve çözümler bulmak zorundayız.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Okullarda şiddetin önlemesinde baş vurulan önlemlerden biri öncelikle öğretmenlerin saygın hale getirilmesidir. Öğretmenliğin sıradanlaştırıldığı bir ülkede nitelikli eğitim de öğretmen-öğrenci ilişkisi de sağlıklı bir zemine oturmaz.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Ayrıca rehberlik öğretmenliğinin etkin hale getirilmesi çok önemlidir. Zira, Okul yönetimi, öğretmen, öğrenci arasında inşa edilmesi gereken karşılıklı sevgi, saygı, güven ve samimiyet ancak psikolojik danışmanlık ve rehber öğretmenliği ile mümkündür.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Rehberlik dalında yaklaşık 60 bin öğretmen açığı varken, yerine 60 bin güvenlik görevlisini düşünmek gerçekten trajikomik bir durumdur.</span></span></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="color:#8e8e8e"><span style="font-family:&quot;Open Sans&quot;,Helvetica,Roboto,Arial,sans-serif"><span style="background-color:#ffffff"><span style="font-size:inherit"><span style="color:#6c6c6c !important">Kanaatime göre sorgulamayı ve değişimi önce siyasetten başlatmak gerekir. Çünkü sorunlar siyasidir, siyaset kurumları şiddetin zeminini oluşturuyor, bu nedenle çözümü de siyasette aramalıyız.</span></span></span></span></span></span></p>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 11:50:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/abdulbaki-erdogmus-1739885785.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bu halk onu çok sevdi</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/bu-halk-onu-cok-sevdi-655</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/bu-halk-onu-cok-sevdi-655</guid>
                <description><![CDATA[Bu halk onu çok sevdi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Mehmet Metin, Bediüzzaman’ı ziyaret etmek için Isparta’ya gitti. Isparta’da Mustafa Ezener ve Rüştü Çakın ile görüştü.</p>

<p>Onlara, Emirdağ’a Bediüzzaman’ı ziyaret edeceğini söyleyince, ona mürekkepli kalem ucu içinde bulunan küçük bir kutu verdiler. Bir süre sonra, Bediüzzaman’a kâtiplik yapmış olan Kâtip Osman da iki kilo ağırlığında kiraz dolu bir sepeti götürmesini söyledi. Mehmet Metin, Bediüzzaman’ın hediye konusundaki hassasiyetini bildiğinden, bunu götürmek istemedi. Kâtip Osman ise ısrar ederek, “Nur bahçesinin mahsulüdür dersin” diyerek sepeti mecburen aldırdı.</p>

<p>Mehmet Metin, Emirdağ’da “Çalışkanların dükkânı”na gitti. Emaneti getirdiğini söyledi. Kısa bir zaman sonra, Bediüzzaman’ın talebesi Zübeyir Gündüzalp dükkâna geldi. Mehmet Metin, kutuyu ve sepeti ona verince, sepeti almadı ve “Üstad’ın bir şey almadığını bilmiyor musun kardeşim?” dedi. Mehmet Metin, Zübeyir Gündüzalp’a Bediüzzaman’ı ziyaret etmek istediğini söyledi. Zübeyir Gündüzalp, “Çok rahatsız” dedi. Mehmet Metin: “Ne olursunuz, karşıdan bari göreyim” dedi. Zübeyir Gündüzalp, “Günlerdir ziyaret için bekleyenler var” dedi. Israrına devam edince, “Tamam” diyerek onu odasına götürdü.</p>

<p>Bediüzzaman gerçekten çok hastaydı. Sanki vefat edecek gibi bir durumda görünüyordu. Sesi gayet az çıkıyordu. Mehmet Metin eğilerek konuştuklarını dinlemeye çalıştı. Anladığı tek şey, “Hastayım, dua edin.” sözleri idi. Yanında fazla kalamadan dışarı çıktı.</p>

<p>Dışarıda Mehmet Metin, Zübeyir Gündüzalp’a, “Üstad cuma namazına çıktığı zaman nerede namaz kılar? Bugün ben de onun kıldığı yerde cuma namazını kılmak istiyorum.” dedi. Zübeyir Gündüzalp: “Camide yukarı mahfile çık. Üstad sağ taraftaki bölmenin yanında namaz kılar.” dedi.</p>

<p>Mehmet Metin, başkası o yere oturmasın diye namazdan çok önce camiye gitti, tarif edilen yere oturup bekledi. Ezan okunmaya başlayınca cemaatte bir hareket oldu ve herkes merdivene doğru bakmaya başladı. O da baktı. Ne görsün? Birkaç saat önce ölüm döşeğinde gördüğü hasta, sanki o kişi değilmiş gibi, 40 yaşlarında zinde ve sıhhatli biri hâlinde merdiven başında göründü.</p>

<p>Bütün cemaat ayağa kalktı ve ona yol açtı. Zübeyir Gündüzalp, Bediüzzaman’ın seccadesini serdi ve yanına oturdu. Mehmet Metin de Bediüzzaman’ın arkasında safa durdu. Ezan bitip cuma namazı eda edildikten sonra cemaat bekledi. Bediüzzaman camiden çıkarken yine cemaat ayağa kalkıp ona yol verdi.</p>

<p>Cami çıkışında cemaat, Bediüzzaman’ın etrafını sarmıştı. O da elleriyle cemaati selamladı. Evinin önüne kadar izdiham içinde yürüdü. Cemaat ondan ayrılmıyordu. Kimi eline, kimi giydiği cübbeye sarılıp öpüyordu. Zorluk içinde eve girdi. Mehmet Metin de oradan cemaatle birlikte ayrıldı.</p>

<p>Bediüzzaman, otuz küsur yıl zulüm içinde bir hayat yaşamıştı. Vefatından sonra da zulüm devam etti. Mezarında dahi onu rahat bırakmadılar. Meçhul kabrinde zulüm içindeki sürgünü devam etti. Burdur, Barla, Eskişehir, Kastamonu, Denizli, Emirdağ, Afyon ve Isparta’da zulümler devam ederken, bu şehirlerde yaşayan halk ona sahip çıktı; bağrına bastı ve kalbinin en kıymetli yerinde onu misafir etti.</p>

<p>Zamanın zalimleri ona hayatı zehir etmiş olsalar da bu halk onu çok sevdi; onun için üzüldü, onun için ağladı.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>Necmeddin Şahiner - Son Şahitler 3</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 10:14:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>EĞİTİMDE ÇÖKÜŞ MÜ, DÖNÜŞÜM MÜ?</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/egitimde-cokus-mu-donusum-mu-654</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/egitimde-cokus-mu-donusum-mu-654</guid>
                <description><![CDATA[EĞİTİMDE ÇÖKÜŞ MÜ, DÖNÜŞÜM MÜ?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Eğitim Tartışmalarında Nostalji, Milliyetçilik ve Gerçeklik Üzerine<br />
Eğitimci Yazar Cüneyt Ceylan’ın kaleme aldığı “Çöküş” başlıklı yazısını okudum. Bu yazı Türkiye’de eğitim sistemine dair yaygın bir eleştirel damarı temsil ediyor. Ancak bu metin, güçlü bir nostalji duygusu ve tek yönlü bir bakış açısıyla şekillendiği için, eğitimde yaşanan dönüşümü bütün boyutlarıyla kavramaktan uzak kalıyor.</p>

<p>Nostaljinin Gölgesinde “Altın Çağ” Yanılsaması.</p>

<p>2000 yılı öncesi eğitim sisteminin disiplinli, otoriter ve “millî” bir yapı sunduğu iddiası, belirli açılardan doğru olmakla birlikte eksik bir okuma içerir. O dönem, öğretmen otoritesinin güçlü olduğu kadar, öğrencilerin ifade özgürlüğünün sınırlı olduğu, fiziksel cezanın olağan karşılandığı ve eğitimde fırsat eşitsizliklerinin derin olduğu bir dönemdi.<br />
Bugün eleştirilen “otorite kaybı”, aslında bir yönüyle eğitimde daha demokratik, daha öğrenci merkezli bir anlayışa geçişin sonucudur. Öğrencinin birey olarak tanınması, haklarının korunması ve pedagojik yaklaşımların gelişmesi, salt “disiplin kaybı” olarak okunamaz.</p>

<p>“Andımız” ve Millî Kimlik: Tek Tipçilik mi, Çoğulculuk mu?</p>

<p>Ceylan’ın yazısında en çok vurgulanan konulardan biri Andımız’ın kaldırılmasıdır. Ancak burada kritik soru şudur:<br />
Eğitim sistemi, tek tip bir kimlik mi inşa etmelidir, yoksa farklı kimliklerin bir arada var olabileceği çoğulcu bir zemin mi oluşturmalıdır?<br />
“Türküm, doğruyum…” ifadesi, bazı kesimler için aidiyet ve birlik duygusu yaratırken, farklı etnik kimliklere sahip öğrenciler için dışlayıcı bir anlam da taşıyabilmektedir. Modern eğitim sistemleri, artık tek kimlik dayatmasından ziyade, farklılıkları tanıyan ve kapsayan bir yaklaşımı benimsemektedir.<br />
Dolayısıyla Andımız’ın kaldırılmasını yalnızca “millî kimliğin zayıflatılması” olarak değil, aynı zamanda eğitimde çoğulculuk arayışının bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.</p>

<p>Millî Bayramlar: İçerik mi, Şekil mi?</p>

<p>Milli bayramların “sönükleştiği” eleştirisi de sıkça dile getirilmektedir. Ancak burada mesele yalnızca törenlerin coşkusu değil, içeriğinin ne kadar anlamlı ve içselleştirilmiş olduğudur.<br />
Geçmişte yapılan törenler çoğu zaman ezbere dayalı, şekilci ve yukarıdan organize edilen etkinliklerdi. Günümüzde ise tartışılması gereken, bu bayramların genç kuşaklar için nasıl daha anlamlı, katılımcı ve eleştirel bir içerikle yeniden kurgulanabileceğidir.</p>

<p>Eğitimde Asıl Sorun:<br />
Sistemsel Tutarsızlık ve Bilimsellik Eksikliği<br />
Ceylan’ın yazısında dile getirilen bazı eleştiriler ise haklıdır:<br />
Sürekli değişen eğitim politikaları<br />
Öğretmenlerin güvencesizliği<br />
Müfredatın sık sık revize edilmesi<br />
Sınav odaklı sistem<br />
Ancak bu sorunların temel nedeni, yalnızca “millî değerlerden uzaklaşma” değildir. Asıl problem, eğitimin uzun vadeli, bilimsel ve istikrarlı bir politika temelinde yürütülememesidir.</p>

<p>Milliyetçilik ve Eğitim: Pedagoji mi, İdeoloji mi?</p>

<p>Eğitim sisteminin temel amacı, bireyleri belirli bir ideolojiye göre şekillendirmek değil; eleştirel düşünebilen, bilimsel akla sahip, özgür bireyler yetiştirmektir.<br />
Gerek geçmişteki katı milliyetçi uygulamalar, gerekse günümüzdeki farklı ideolojik yönelimler, eğitimi bir araç haline getirme riskini taşır. Oysa eğitim, ne “tek tip vatandaş” üretme alanıdır ne de siyasi projelerin laboratuvarıdır.</p>

<p>Popüler Tarih Anlatıları ve Şövenizm Eleştirisi<br />
Son yıllarda medyada yaygınlaşan Osmanlı ve Selçuklu temalı dizilerdeki aşırı kahramanlık ve şiddet vurgusu da eğitimle dolaylı olarak ilişkilidir. Çocuklara sürekli savaş, fetih ve düşman imgeleri üzerinden bir tarih anlatısı sunmak, eleştirel tarih bilinci yerine duygusal ve yüzeysel bir milliyetçilik üretir.</p>

<p>Eğitimde ihtiyaç duyulan şey, “kılıç” ve “fetih” anlatıları değil; bilim, sanat, felsefe ve insanlık tarihine bütüncül bir bakıştır.</p>

<p>Gerçek Reform Nereden Başlamalı?</p>

<p>Türkiye’de eğitim sistemi ne tamamen “altın çağını kaybetmiş” bir yapı ne de yalnızca ideolojik dönüşümle açıklanabilecek bir kriz içindedir.</p>

<p>Asıl ihtiyaç:</p>

<p>Bilimsel ve laik,demokratik,ekolojik,anadilinde,evrensel &nbsp;eğitim anlayışının güçlendirilmesi,</p>

<p>Öğretmenlik mesleğinin yeniden saygın hale getirilmesi,</p>

<p>Ezbere değil, eleştirel düşünmeye dayalı müfredat,</p>

<p>Kimlik dayatması yerine çoğulcu ve kapsayıcı bir eğitim,</p>

<p>Eğitim tartışmalarını nostalji ve ideolojik kamplaşma üzerinden değil, pedagojik gerçekler ve evrensel ilkeler üzerinden yürütmek zorundayız.</p>

<p>Aksi halde “çöküş” söylemi, çözüm üretmek yerine sadece geçmişe özlem duyan bir retoriğe dönüşür.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 09:48:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Okullarda Kan ve Gözyaşı (2): Çocuklarımızı Korumak Artık Toplumsal Bir Sorumluluktur.</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/okullarda-kan-ve-gozyasi-2-cocuklarimizi-korumak-artik-toplumsal-bir-sorumluluktur-653</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/okullarda-kan-ve-gozyasi-2-cocuklarimizi-korumak-artik-toplumsal-bir-sorumluluktur-653</guid>
                <description><![CDATA[Okullarda Kan ve Gözyaşı (2): Çocuklarımızı Korumak Artık Toplumsal Bir Sorumluluktur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Önce Siverek’te yaşanan saldırının ardından, &nbsp;Kahramanmaraş’ta bir okuldan yükselen silah sesleri, meselenin münferit olmadığını bir kez daha gözler önüne serdi. Aynı acının farklı şehirlerde, benzer biçimlerde tekrar etmesi; artık sadece “okul güvenliği” başlığıyla açıklanamayacak kadar derin bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.</p>

<p>İlk yazımızda öğretmenlerin hedef haline gelmesini ve okullardaki güvenlik zafiyetini ele almıştık. Ancak bugün gelinen noktada mesele, sadece öğretmenin değil; doğrudan çocukların yaşam hakkının tehdit altında olmasıdır.</p>

<p>Bir çocuğun okula silahla girebilmesi, yalnızca okul kapısındaki eksiklikle açıklanamaz. Bu, aileden başlayan, dijital dünyada şekillenen ve toplumsal dil ile beslenen çok katmanlı bir kırılmanın sonucudur.</p>

<p>Artık çocuklar sadece derslerle değil; ekranlarla, algoritmalarla ve kontrolsüz içeriklerle büyüyor. Şiddeti yücelten görüntüler, “güç” kavramını zorbalıkla eşitleyen anlatılar ve suç figürlerini rol model haline getiren kurgular; çocukların zihin dünyasını sessizce dönüştürüyor.</p>

<p>Akran ilişkilerinde yaşanan kırılmalar da bu tabloyu derinleştiriyor. Okullarda görmezden gelinen akran zorbalığı, kimi zaman bir çocuğun iç dünyasında büyüyen öfkeye, dışa vurulamayan bir travmaya dönüşüyor.</p>

<p>Dışlanan, aşağılanan ya da sürekli baskı gören çocuklar; kendilerini ifade edemedikçe, farklı ve tehlikeli yollar arayabiliyor.</p>

<p>Bu noktada sorulması gereken soru şudur:<br />
Biz çocuklara neyi öğretiyoruz?</p>

<p>Farklı olana saygıyı mı, yoksa farklı olanı dışlamayı mı?</p>

<p>Sorun çözmeyi mi, yoksa güç kullanmayı mı?</p>

<p>Empatiyi mi, yoksa öfkeyi mi?</p>

<p>Aile içinde kullanılan dil, çocukların dünyasını doğrudan şekillendirir. Sürekli tehdit, öfke ve ayrıştırıcı söylemlerle büyüyen bir çocuk; okulda barışı değil, çatışmayı yeniden üretir. Toplumsal kutuplaşmanın dili, en hızlı şekilde sınıflara taşınır.</p>

<p>Öte yandan, gençlerin kendilerini değersiz hissettiği bir sistemde, aidiyet arayışı farklı mecralara kaymaktadır.</p>

<p>Kontrolsüz dijital gruplar, sanal çeteler ve kimlik arayışını istismar eden yapılar; çocukları kolaylıkla etkisi altına&nbsp;<br />
alabilmektedir.</p>

<p>Burada yapılması gereken; korku yaymak değil, sorumluluğu paylaşmaktır.</p>

<p>Evet, devletin görevi güvenliği sağlamaktır.<br />
Evet, okullar daha güvenli hale getirilmelidir.<br />
Ancak bu yeterli değildir.</p>

<p>Aileler çocuklarının sadece notlarını değil, ruh hâlini de takip etmelidir.</p>

<p>Öğretmenler yalnız bırakılmamalı, rehberlik sistemleri güçlendirilmelidir.</p>

<p>Okullarda psikolojik destek mekanizmaları etkin ve ulaşılabilir hale getirilmelidir.</p>

<p>Dijital içeriklere yönelik bilinçlendirme çalışmaları yaygınlaştırılmalıdır.</p>

<p>Çünkü mesele sadece “okula silah nasıl girdi?” sorusu değildir.<br />
Asıl mesele, o silahı eline alan çocuğun o noktaya nasıl geldiğidir.</p>

<p>Unutulmamalıdır ki; şiddet bir anda ortaya çıkmaz.<br />
Görülmeyen, ertelenen ve bastırılan sorunların birikimiyle patlar.</p>

<p>Bu nedenle bugün yapılması gereken, yalnızca güvenlik önlemlerini artırmak değil; çocukları şiddete sürükleyen bütün süreçleri cesaretle konuşmak ve değiştirmektir.<br />
Hiçbir çocuk öfkeyle büyümek zorunda değil.</p>

<p>Hiçbir okul korku mekânı olmamalı.<br />
Ve hiçbir toplum, çocuklarını kaybetmeyi kabullenmemelidir.</p>

<p>Bugün susarsak, yarın çok daha ağır bedeller öderiz.</p>

<p>Bugün görmezden gelirsek, yarın telafi edemeyiz.<br />
Çocuklarımızı korumak, artık bir tercih değil; hepimizin ortak sorumluluğudur.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 17:01:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>&#039;Geçmiş olsun&#039; değil, &#039;bir daha asla&#039; deme zamanıdır</title>
                <category>Osman Turğut</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/gecmis-olsun-degil-bir-daha-asla-deme-zamanidir-652</link>
                <author>o.turgut@vanmed.net (Osman Turğut)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/gecmis-olsun-degil-bir-daha-asla-deme-zamanidir-652</guid>
                <description><![CDATA['Geçmiş olsun' değil, 'bir daha asla' deme zamanıdır]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Urfa ve Maraş’ta okullarda meydana gelen silahlı saldırılar okullarda ve hastanelerde güvenlik sorusunu akla getirdi.</p>

<p>Artık görmezden gelinemeyecek bir noktadayız. Ülkemizde okullarda artan şiddet olayları ve bağımlılık vakaları, yalnızca bireysel, toplumsal bir çöküşün habercisidir.</p>

<p>Küçük yaştaki çocukların şiddet eğilimi şiddet içerikli dijital oyunlar, aile içinde kontrol edilemeyen, sosyal medyanın şiddeti ve mafya kültürünü özendiren “İDOL” diye sunduğu suç figürlerinden etkilenen bir gençlik. Empati duygusu zayıflamış, saygı kavramı aşınmış ve otoriteyi ret eden bir anlayış giderek yaygınlaşmaktadır.</p>

<p>En küçük bir uyarıyı hakaret olarak algılayan, öğretmenini sosyal medyada hedef gösteren bir zihniyet, eğitim sistemini tehdit eden en büyük sorunlardan biri haline gelmiştir. Artık geçmiş olsun deme zamanı değil bir daha asla deme zamanıdır. Güvenlik yasaları, itibar yasaları ve okul güvenliğine yönelik düzenlemeler hayata geçmelidir. Kafe kıraathaneme okul önlerindeki dükkânların denetimi, Okullar sosyal ve sportif alanları akla getirdi.</p>

<p>Yaşam hakkı, en kutsal ve temel insan hakkıdır. Diğer bütün haklar yaşam hakkının varlığına bağlıdır. Devlet, ülkesinde yaşayanların yaşam hakkını korumakla yükümlü olduğu gibi egemenliği altındaki insanların da birbirlerini öldürmelerini engelleyecek her türlü tedbiri almakla yükümlüdür.</p>

<p>Yaşam hakkının korunmasından, diğer temel haklarda olduğu gibi, sadece devlet değil toplum ve toplumu oluşturan ilgili bütün özel ve tüzel kişiler de sorumludur. Ülkemizde son dönemlerde sokaklara taşan şiddet olaylarına tanık olmak, her gün bir kadının ya da çocuğun uğradığı şiddet ile karşılaşmak hepimiz açısından üzüntü verici ve kabul edilemez bir hal almıştır.</p>

<p>Diğer taraftan bu şiddeti anlamlandırma adına kötülüğe neden bulmak ve sanki şiddet toplumun ve gündelik yaşamın dışındaymış gibi algı oluşturacak şekilde fail olmayı hastalıklarla gerekçelendirmek, şiddeti meşrulaştırmayı doğurur ve yeni şiddet alanları yaratır.</p>

<p>Unutulmamalıdır ki kadınların ve çocukların katledilmesinin adı kötülüktür. Bu kötülüğün üzerine gitmek, kendini güvende hissedebilen bir toplumda yasa koyuculardan uygulayıcılara, tüm yurttaşların birlikte yürütmesi gereken bir mücadeledir.</p>

<p>Ancak yasalarla korunan bir toplum güven içinde yaşamını sürdürebilir. Şiddetin her türüyle mücadele toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı şiddet kültürünü ortaya çıkaran, besleyen ve sürdüren tüm kavramlar birlikte ele alınmadığında sonuçsuz ve eksik kalacaktır.</p>

<p>Sadece son birkaç hafta içinde bile dehşet verici içeriklerle ve sayılarla karşımıza çıkan, toplumsal cinsiyetçi eril şiddetin tüm öğelerini gördüğümüz saldırılarda, bireylerin kendi güvenlik ihtiyaçlarının da etkisiyle tek bir hedef bulma, korkulanı tek bir kaynakla tanımlama yanılgısına düşülmektedir.</p>

<p>Şiddetin faillerinin adını koymak ve şiddeti doğuran toplumsal cinsiyetçi algıyı ele almak yerine olayı psikiyatrik nedenlere bağlayarak yapılacak açıklamalar, tanımlamalar ve müdahaleler sadece sorunu çözememekle kalmaz, hem bir meslek grubu ve bilim alanını hedef göstermek hem de psikiyatrik hastalıkları ve hastalığı bulunan kişileri damgalayarak tedavi süreçlerinin önünü kapatmak anlamına gelecektir.</p>

<p>Toplumda göz önünde bulunan kişilerin olaylarla ilgili yaptıkları açıklamalarda kullandıkları ifadelerin hedef saptırmaya ve dolayısıyla çözümsüzlüğe katkıda bulunmaya neden olmaması gerektiği konusunda hatırlatma yapmak istiyorum. Öyle ki bu durum,&nbsp;bir psikiyatri hastanesinin acil servisinde hekimlerin tehdit edilmesine kadar varmıştır.</p>

<p>Çözümün hedefinde hekimler ya da sağlık sistemi değil, toplumsal vicdanın ve hukuk sisteminin yeniden düzenlenmesini sağlayacak aşamalar olmalıdır. İçinde yaşadığımız dünya, siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik, psikolojik, dijital ve sair şiddetin tüm boyutlarının ve çeşitlerinin yoğun bir şekilde yaşandığı bir dünyadır. Şiddet, insan onuruna, yaşam hakkına, özgürlük ve güvenlik hakkına, toplum hayatına, özel hayata ve aile hayatına zarar vermektedir. Şiddetsiz bir dünya ve toplumsal yaşamın sağlanması için herkes üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmelidir.</p>

<p>Bir ülkede bireyler birbirlerinin hayatına son veriyorlarsa, başkalarının haklarına saygıyı öğretemeyen aileler sorumludur. Yaşam hakkına saygıyı öğretemeyen bir eğitim sistemi sorumludur. Makul düzenlemeler yapamayan bir yasama erki sorumludur. Gerekli önlemleri alamayan kolluk kuvvetleri ve yürütme gücü sorumludur. Etkin soruşturma yapamayan ve adil cezalar veremeyen yargı sorumludur. Şiddetin yayılmasına sebep olan medya ve toplum sorumludur.</p>

<p>Başarılı bir şekilde uygulanamasa da barış içinde yaşamamızı sağlamaya yönelik uluslararası sözleşmeler ve ulusal kanunlar şiddeti önlemeye yönelik önemli kazanımlar sağlamaktadır. Bununla birlikte, yaşanan gerçekler mevcut düzenlemelerin ve uygulamaların yeterli olmadığını, başkaca düzenlemelerin ve uygulamaların yürürlüğe konulması gerekliliğini ortaya koymaktadır.</p>

<p>Son günlerde iki ilimizde yaşanan olaylar göstermektedir ki, insanlar en ufak bir olayda doğrudan cana kasteden şiddete yönelmektedir. Toplumdaki şiddet yönelimi katlanılamaz boyutlara ulaşmıştır ve yaşanan şiddet olgusu acilen bütün yönleriyle ele alınmak zorundadır. Sadece münferit olayların üzerine gidilerek veya cezalar arttırılarak bir sonuca ulaşılamadığını görmekteyiz. Şiddete yol açan olgu ve etkenlerin ortadan kaldırılması için kapsamlı çalışmaların yapılması gerekmektedir.</p>

<p>Çözümü sadece kanunda aramak yerine diğer normatif disiplinler de devreye sokulmalıdır. Farklılıkları ahenk zemini olmaktan çıkarıp çatışmaya dönüştüren sosyo-kültürel ortam gözden geçirilmelidir. Şiddetin giderek sıradanlaştığı, bireysel silahlanmanın teşvik edildiği bu iklimde başta yasal düzenlemeler, sosyal ihtiyaçlar bağlamında ele alınması, eğitimden çalışma ortamına, aileden kurumlara her yerde her türlü şiddete sıfır tolerans gösterilmesi gerektiğini vurguluyor, bu süreçte tüm paydaşlarla etkili bir çalışma yürütülmesigerekmektedir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 14:36:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/osman-turgut-1739886057.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Okullarda Kan ve Gözyaşı: Öğretmenler Artık Hedef, Tedbirler Artık Lüks Değil!</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/okullarda-kan-ve-gozyasi-ogretmenler-artik-hedef-tedbirler-artik-luks-degil-651</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/okullarda-kan-ve-gozyasi-ogretmenler-artik-hedef-tedbirler-artik-luks-degil-651</guid>
                <description><![CDATA[Okullarda Kan ve Gözyaşı: Öğretmenler Artık Hedef, Tedbirler Artık Lüks Değil!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Urfa’nın Siverek ilçesindeki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde yaşanan vahşet, Türkiye’nin gündemine bir kez daha okul güvenliği meselesini kanlı harflerle yazdı. Okulun eski öğrencisi olduğu belirlenen bir saldırgan, okul içerisinde 16 kişiyi yaraladı. İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre yaralıların 10’u öğrenci, 4’ü öğretmen, biri polis memuru, biri ise kantin işletmecisiydi.Saldırgan, sıkıştırılınca aynı silahla intihar etti.</p>

<p>Ne yazık ki bu ilk değil. Daha yakın bir zamanda İstanbul’da 17 yaşındaki bir öğrenci, öğretmenini bıçaklayarak öldürdü. Artık “ilk değil” demek yetmiyor. “Umarım son olur” demek de yetersiz kalıyor. Çünkü bu saldırılar, sistematik bir çürümenin ve toplumsal bir kangrenin açık belirtileridir.</p>

<p>Bugün gelinen noktada, aile içinde kontrol edilemeyen, sosyal medyanın şiddeti ve mafya kültürünü özendiren içerikleriyle şekillenen, dizilerin “idol” diye sunduğu suç figürlerinden etkilenen bir gençlik gerçeğiyle karşı karşıyayız.</p>

<p>Empati duygusu zayıflamış, saygı kavramı aşınmış ve otoriteyi reddeden bir anlayış giderek yaygınlaşmaktadır. En küçük bir uyarıyı “hakaret” olarak algılayan, öğretmenini sosyal medyada hedef gösteren bir zihniyet, eğitim sistemini tehdit eden en büyük sorunlardan biri haline gelmiştir.</p>

<p>Öğretmen, sınıfa girip “susun” dediğinde linç edilmekte; “ödevini yapmadın” dediğinde veli kapıya dayanmaktadır.</p>

<p>&nbsp;“Kopya çekme” uyarısı ise çoğu zaman sosyal medya linçine dönüşmektedir. Bu tablo, yalnızca bireysel bir sorun değil, devletin ve toplumun öğretmenin itibarını koruyamamasının bir sonucudur. Yıllardır kullanılan sorumsuz söylemler, öğretmeni değersizleştirmiş ve onu en kolay hedef haline getirmiştir.<br />
Oysa öğretmen, bir milletin geleceğini inşa eden en stratejik kamu görevlisidir. Bir polis nasıl güvenliği sağlıyorsa, bir doktor nasıl hayat kurtarıyorsa, öğretmen de bir toplumun yarınlarını şekillendirir.&nbsp;</p>

<p>Bu nedenle öğretmenin can güvenliği ve mesleki itibarı; en az hâkim, savcı ve polis kadar korunmalıdır.</p>

<p>Artık söz değil, somut adım zamanıdır. Millî Eğitim Bakanlığı’nın “öğretmenin sağlığını ve güvenliğini korumak” yönündeki ifadeleri temenni olmaktan çıkarılmalıdır. Bu kapsamda:</p>

<p>Okullara profesyonel güvenlik personeli atanmalı,</p>

<p>Giriş-çıkışlar kontrollü hale getirilmeli ve turnike sistemi kurulmalı,</p>

<p>24 saat kesintisiz kamera sistemleri zorunlu olmalı,</p>

<p>Öğretmenlere yönelik sözlü ve fiziksel saldırılar ağırlaştırılmış cezalarla karşılanmalıdır.</p>

<p>Ayrıca öğretmene yönelik şiddet, “kamu görevlisine karşı suç” kapsamında daha caydırıcı yaptırımlara bağlanmalı ve özel bir suç tanımı olarak yasal düzenlemelerde yerini almalıdır.</p>

<p>Siyaset kurumuna da önemli bir sorumluluk düşmektedir. Öğretmeni küçümseyen, itibarsızlaştıran ve hedef haline getiren söylemler terk edilmelidir. Çünkü kullanılan her olumsuz ifade, sınıflarda şiddetin zeminini güçlendirmektedir.<br />
Okullar, bilgi yuvalarıdır; korku mekânları değil. Öğretmenler fedai değildir. Onların güvenliği, çocuklarımızın geleceğinin teminatıdır.</p>

<p>Buradan Millî Eğitim Bakanlığı’na, İçişleri Bakanlığı’na ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne çağrıda bulunuyoruz:</p>

<p>Artık “geçmiş olsun” deme zamanı değil, “bir daha asla” deme zamanıdır. Güvenlik yasaları, itibar yasaları ve okul güvenliğine yönelik düzenlemeler acilen hayata geçirilmelidir.</p>

<p>Çünkü öğretmenin canı, çocukların geleceği ve toplumun huzuru bu kadar ucuz değildir.</p>

<p>Öğretmenler yalnız değildir. Ancak yalnız bırakılmaya da tahammülleri kalmamıştır.<br />
Yarın çok geç olmadan, bugün harekete geçelim.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 13:55:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bahçeli&#039;nin kafasındaki &quot;yasal adım&quot; hangisi?</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/bahcelinin-kafasindaki-yasal-adim-hangisi-650</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/bahcelinin-kafasindaki-yasal-adim-hangisi-650</guid>
                <description><![CDATA[Bahçeli'nin kafasındaki "yasal adım" hangisi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin PKK lideri Abdullah Öcalan’a yaptığı çağrıyla başlayan yeni süreçle ilgili her kesimin şöyle ya da böyle kuşkuları ve itirazları var.</p>

<p>Ne kadar samimidirler söylediklerinde yoksa bu bir oy kapma stratejisi midir bilmiyorum ama MHP dışındaki milliyetçi partiler süreci “ihanet projesi” olarak nitelendiriyor.</p>

<p>CHP, elden geldiğince olup bitene mesafeli duruyor; “çözeceğinize inanmıyorum, ancak ben çözerim” diyor iktidara.</p>

<p>Yüz yıldır sorunu kangren haline getiren ve çözüm için bugüne dek kılını kıpırdatmayan bir parti bundan sonra neyi çözecek ama CHP cephesinden ifade edilenler böyle.</p>

<p>DEM Parti, sorunu Kürt sorunundan çok Öcalan sorununa dönüştürmüş durumda, temel tartışma şimdi Öcalan’a ev ve statü üzerine.</p>

<p>Buna tepki gösteren diğer Kürt siyasal hareketleri eleştiri oklarını DEM Parti’ye çeviriyorlar:</p>

<p>“Kürt halkının sorunu kişiye ya da bir örgüte indirgenemez” diyorlar.</p>

<p>Bu aynı zamanda DEM Parti içinde de önemli oranda dillendirilen bir konu. Ve sürece en fazla kuşkuyla yaklaşan DEM Parti’nin tabanı.</p>

<p>DEM Parti tabanından gelen itirazlar şöyle ifade ediliyor:</p>

<p>*Süreç üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti, PKK kendini feshetti, iktidar tek adım dahi atmadı.</p>

<p>*En azından kayyum meselesi çözülebilirdi.</p>

<p>*Mahkeme kararına rağmen Demirtaş tahliye edilmedi.</p>

<p>*Her konuda Bahçeli’yi dinleyen Erdoğan neden “Ahmetler makama” dediğinde bu sözün gereğini yapmadı?</p>

<p>*Amaç sadece PKK’nin elindeki silahı almak mıdır?</p>

<p>*Süreç Kürt sorununu çözmekten çok devletin güvenliğini sağlama almak gibi görünüyor.</p>

<p>*Bahçeli’nin çıkışı konjonktüreldir.</p>

<p>*Bahçeli İran ve Suriye’yi örnek vererek her defasında rakiplerine “şimdi anladınız mı süreci neden başlattık” derken ne demek istiyor?</p>

<p>Ve işin en önemli boyutu, DEM Parti tabanı “yasal adım” söylemini Kürt sorununda atılacak adım olarak anlıyor.</p>

<p>Bu kuşku ve itirazlara karşılık özellikle Bahçeli hazırlıklı görünüyor. Her hafta “yasal adımlar atılacak” diyerek ortamı sakinleştirmeyi başarıyor.</p>

<p>Peki, Bahçeli’nin “yasal adım” dediği nedir? “Şimdi anladınız mı süreci neden başlattık” diyen bir Bahçeli, sizce nasıl adımlar öngörebilir?</p>

<p>Hiç kuşku yok ki kendisine “hain” dedirtmeyecek adımlar olacak bu adımlar. Basit, sıradan ve tamamen örgütle ilgili.</p>

<p>O da infaz yasasında yapılacak değişiklikler. Örgüt mensuplarına kolaylıklar sağlanacak. Hapiste olanlar, dağda olanlar ve sürgünde, Avrupa’da olanlar için.</p>

<p>Hapistekinin dışarı çıkması, dağdakinin inmesi, Avrupa’dakinin dönmesi sağlanacak. Öcalan için “en iyi yol” ne ise o devreye alınacak.</p>

<p>Kayyumlar görevden alınacak. Ahmetler makama geçecek. Demirtaşlar ve Figenler serbest kalacak.</p>

<p>Nokta.</p>

<p>Peki, esasen DEM Parti tabanının beklentisi ne bu süreçten? &nbsp;</p>

<p>Örgütle ilgili olduğu kadar Kürt sorunuyla ilgili de yasal adımlar... İstedikleri bu.</p>

<p>Şimdi o adımları sıralayalım o zaman, Bahçeli, bunun altından kalkabilecek mi bakalım?</p>

<p>*Anayasada Kürt varlığı kabul edilecek.</p>

<p>*Kürtçe ikinci resmi dil ilan edilecek.</p>

<p>*Anadilde eğitim anayasal hak olarak belirlenecek.</p>

<p>*Kürtler, çoğunlukta olduğu illerde yerel yöneticilerini kendileri seçecek, Ankara’dan atama olmayacak.</p>

<p>*Özerk yerel yönetimler oluşturulacak.</p>

<p>*Bu özerk yönetimler gelirden pay alacak.</p>

<p>Peki, DEM Parti tabanı bunların tümünü bir anda mı istiyor? Hayır. “Samimiyet adına en azından bir-iki tanesini görmek istiyoruz” diyorlar.</p>

<p>“Suriye’de olanlar ortada iken buna Türkiye’de kim cesaret eder” diye de kuşku belirtmekten geri durmuyor DEM Parti tabanı.</p>

<p>Ve DEM Parti tabanından noktayı koyan soru:</p>

<p>Kürt sorunu çözülmeyecekse bu kadar can kaybı boşuna mıydı?</p>

<p>Umarım Devlet Bahçeli DEM Parti’nin bir türlü dile getiremediği ama tabanının her yerde dillendirdiği adımlardan en azından birini iktidara attır da yanıltır herkesi.</p>

<p>Yoksa hakikaten bu sürecin adı sadece “Terörsüz Türkiye” yani “PKK’siz Türkiye” olarak tarihe geçecek.</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 11:26:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ezilenlerin Milliyetçiliği Yoktur!</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/ezilenlerin-milliyetciligi-yoktur-649</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/ezilenlerin-milliyetciligi-yoktur-649</guid>
                <description><![CDATA[Ezilenlerin Milliyetçiliği Yoktur!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin en kronik yarası olan Kürt meselesinde son yıllarda sıkça duyduğumuz bir nakarat var: “Kürtler ilk kez milliyetçilik yapıyor!” Özellikle Amedspor maçlarındaki tezahüratlar, stadyum isimleri, Kürtçe eğitim ve yerel yönetim talepleri gündeme geldiğinde bu itham hemen devreye giriyor. Mehmet Uçum gibi kalemler ise bunu “yeni tip milliyetçilik” diye adlandırarak HDP/DEM Parti çizgisini hedef alıyor. Sanki Kürt halkı birdenbire milliyetçi olmuş da, bugüne kadar sadece “hak” diye bir şey talep etmemiş gibi.</p>

<p>Peki bu suçlama haklı mı? Yoksa ezilen bir halkın en doğal varoluş mücadelesini karalamak için kullanılan eski bir taktik mi?</p>

<p>Marksist ulusal sorun teorisinin temel tezi burada çok nettir: Ezilen ulusların milliyetçiliği yoktur.</p>

<p>&nbsp;Ezen ulusun milliyetçiliği şovenizm, tahakküm ve üstünlük ideolojisidir. Ezilen ulusunki ise direniş, eşitlik talebi ve onur mücadelesidir.</p>

<p>&nbsp;Stalin’in 1913 tarihli Marksizm ve Ulusal Sorun eserinde açıkça belirttiği gibi: Ezilen ulusun burjuvazisi her yandan sıkıştırıldığı için “vatan” diye haykırır; fakat bu haykırış, zulme karşı demokratik bir içerik taşır. Lenin ise daha radikal bir tespitte bulunur: “Başka bir ulusu ezen ulus özgür olamaz.”<br />
Yani Kürtlerin dilini, kültürünü, kimliğini ve statüsünü savunması “milliyetçilik” değil, ezen ulus şovenizmine karşı meşru bir tepkidir. Bunu “yeni tip milliyetçilik” diye yaftalamak, sorunu çözmek değil, sorunu yaratan inkar politikasını aklamaktır.</p>

<p>Tarihsel perspektiften baktığımızda bu döngü çok eskidir.</p>

<p>&nbsp;Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Kürt varlığı resmen inkar edildi. 1924 Anayasası’nda “Türk” kelimesi dışında etnik bir kimliğe yer verilmedi. “Dağ Türkleri” tezi icat edildi. Şeyh Sait (1925), Ağrı (1930) ve özellikle Dersim (1937-38) olayları resmi tarih tarafından “dini irtica” veya “eşkıyalık” olarak sunuldu. Oysa İsmail Beşikçi, Mesut Yeğen, Hamit Bozarslan gibi araştırmacılar bu olayların etnik ve kültürel boyutunu uzun yıllardır ortaya koyuyor. 1980’ler ve 90’larda Kürtçe konuşmak, Kürtçe kaset dinlemek, Kürtçe yayın yapmak bile “bölücülük” suçu sayıldı. Bu sistematik inkar ve asimilasyon politikası, silahlı mücadelenin zeminini hazırladı.</p>

<p>Bugün ise durum biraz daha farklı bir ambalajla sunuluyor. Amedspor’un maçlarında Kürtçe tezahürat yapılması, “Amed” isminin kullanılması, yerel yönetimlerde demokratik özerklik tartışmaları veya anadilde eğitim talebi hemen “milliyetçilik” ya da “yeni tip milliyetçilik” diye damgalanıyor. Mehmet Uçum’un yaptığı gibi, bu talepleri HDP/DEM Parti üzerinden “bölücülük”le eşleştirmek, aslında çok tanıdık bir yöntemdir: Hak talebini etnikleştirmek, sonra da etnik talebi “tehlike” ilan etmek.</p>

<p>Oysa Ernest Gellner’in milliyetçilik teorisi bize şunu söyler: Modern ulus-devlet, kültürel homojenlik üzerine kurulur. Ezen ulus devleti bu homojenliği zorla dayatır. Ezilen ulus için ise “ulusal uyanış”, bu dayatmaya karşı bir savunma refleksidir. Benedict Anderson’un “hayali cemaat” kavramı da burada anlam kazanır.&nbsp;</p>

<p>Kürtler için ortak kimlik duygusu, Cumhuriyet’in tekçi, merkeziyetçi ve inkârcı politikalarıyla şekillenmiştir. Yani “Kürt milliyetçiliği” diye nitelenen şey, büyük ölçüde Türk milliyetçiliğinin yarattığı tepkidir.</p>

<p>Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabında çok çarpıcı bir şekilde anlattığı gibi: Ezilen insan, ezenin gözünde her zaman “öteki”dir. Mücadele, bu aşağılık kompleksini kıran, özsaygıyı geri getiren bir süreçtir. Kürt halkının “biz de varız, dilimiz var, kültürümüz var, statümüz olsun” demesi, milliyetçilik değil, tam da bu onur arayışıdır. Stadyumda “Kürdistan” pankartı açmak değil; “Kürtçe eğitim istiyoruz”, “yerel yönetim yetkileri artsın”, “kimliğimiz inkar edilmesin” demektedir.<br />
“İlk kez milliyetçilik yapıyorlar” iddiası ise tarihsel bir çarpıtmadır.</p>

<p>&nbsp;Kürt halkı 1920’lerden beri varlığını ve haklarını savunuyor. Değişen sadece yöntemler ve şartlardır. 1990’ların şiddet sarmalından sonra demokratik siyaset zeminine geçen bir hareketi, bugün yine “yeni tip milliyetçilik” diye yaftalamak, barış sürecini sabote etmekten başka bir işe yaramaz.</p>

<p>Gerçekçi bir barış ancak şu kabulle mümkün olabilir: Kürt halkının talepleri, “milliyetçilik” ya da “bölücülük” değil, eşit vatandaşlık ve demokratik haklar talebidir. Anadilde eğitim, kültürel haklar, yerel yönetimde yetki genişletilmesi, kimlik inkarının sona ermesi… Bunlar, herhangi bir demokratik ülkede normal kabul edilen taleplerdir.</p>

<p>Mehmet Uçum ve benzerlerinin “yeni tip milliyetçilik” tanımlaması, aslında eski tip inkâr politikasının yeni bir versiyonudur. Kürt halkını “hak talep ederse milliyetçi olur” diye korkutmak, sorunu çözmez; sadece derinleştirir.<br />
Unutmayalım: Ezilenlerin milliyetçiliği yoktur. Olan, özgürlük, eşitlik ve onur arzusudur. Bu arzu bastırıldıkça değil, karşılandıkça Türkiye gerçekten demokratikleşebilir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 15:40:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Devlet Öcalan’la değil fotoğraflarıyla kavgalı!</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/devlet-ocalanla-degil-fotograflariyla-kavgali-648</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/devlet-ocalanla-degil-fotograflariyla-kavgali-648</guid>
                <description><![CDATA[Devlet Öcalan’la değil fotoğraflarıyla kavgalı!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>MHP lideri Devlet Bahçeli tarafından "kurucu önder" olarak ilan edilen ve Meclis'e davet edilen Öcalan ile devletin görünürde hiçbir problemi yok ama fotoğraflarıyla var!</p>

<p>Öcalan’ın düşünce arkadaşlarından Veysi Aktaş, Öcalan’ın doğum yıl dönümü nedeniyle doğduğu evde yapılan etkinlikte güvenlik güçlerinin fotoğraf ve pankartlara izin vermemesini eleştirdi; “Sürecin ruhuna uygun değil” dedi.</p>

<p>Aktaş, bu aralar Öcalan için “kurucu önder” sıfatı kullanıldığını da hatırlattı!</p>

<p>1993 yılından bu yana PKK-Devlet kapışmasında yaşanan gariplikleri yazıyorum. En sonunda tüm bu gariplikleri “Dağ Boş Hafıza Dolu” isimli romanımda bir araya getirdim.</p>

<p>Sayın Aktaş’ın da devletin Öcalan’a ve fotoğraflarına çok bayıldığını düşünen herkesin de bu romanı okumasını isterim.</p>

<p>Romanı anlatacak değilim, okur, içindekini görürsünüz; ama şunu bilmenizi isterim ki devlet ne Öcalan’a ne de fotoğraflarına bayılmıyor, nasıl kullanırım diye çeşitli planlar yapıyor, hepsi bu.</p>

<p>2013 yılında, birinci açılım sürecinde MİT tarafından çekilen Öcalan fotoğrafları dışarıda gençlerin eline geçince pek bir sevinmişlerdi; “Elimize yasal fotoğraflar geçti, hazır görüşmeler de var, polis bize artık bir şey demez” diye düşünen gençlerin bu sevinci sokağa çıktıklarında&nbsp;kursaklarında kalmıştı. Çünkü polis üzerinden saniyeler geçmeden “hooop gençler o fotoğraflar yasak” diyerek hepsine el koymuş, direnen sırtına jopu, yüzüne de biber gazını yemiş, daha fazla direnen ise gözaltına alınmış ve hatta “örgüt propagandasından” tutuklanmıştı.&nbsp;Öcalan'ın doğum yıl dönümünde, köyünde yaşananlar o gün yaşananlardan&nbsp;farklı değildi.</p>

<p>2013 yılında Veysi Aktaş muhtemelen uzakta olduğu için çocukların başaına gelenleri duymamış olacak ki Öcalan’ın doğum gününde birebir gördüklerine şaşırmış ve isyan etmiş! &nbsp;</p>

<p>Şu Ortadoğu’nun göbeğine oturan devletsiz Kürtlerle ilgili bazılarının halen ısrar ettiği bir yanlış düşünce tarzı var; güzel sözler edilirse, bazı haklardan feragat edilirse, çay kahve ikram edilirse, sorun kendiliğinden çözülür!</p>

<p>Büyük yanılgı. Çözülmez. Aksine, daha da renksizleşir.</p>

<p>Yakın tarih belgesi gösterdi ki mesele haklardan feragat etme, çay kahve meselesi değil; lakin Öcalan Kürtler adına tüm kültüralist taleplerden vazgeçtiğini beyan etmişti. Oturup çay kahve de içilmişti. Hatta Meclis’e davet edilmiş, “kurucu önder” diye hitap edilmişti.</p>

<p>Ama tüm bunlara rağmen&nbsp;doğum gününde fotoğraflarına tahammül edilmedi. Bu olup bitenlerle ilgili bir gösterge değil mi?</p>

<p>Dediğim gibi siz yine de Dağ Boş Hafıza Dolu romanını okumayı deneyin.</p>

<p>Peki, temel haklardan vazgeçmek bile ikna edemiyorsa, çay kahve işe yaramıyorsa öyle ise nedir devleti bu kadar ürküten şey?</p>

<p>Ben size açık söyleyeyim:</p>

<p>Kürt olmak.</p>

<p>Devleti ürküten Kürt olmanız; bu sadece Türkiye için geçerli değil Irak, İran, Suriye’de de durum aynıdır. Hatta Rusya’da, Ermenistan’da da durum böyledir.</p>

<p>Devletsiz Kürt olmanın bir devlete göre şöyle tehlikeleri var; ileride toprak talebinde bulunacaklar! Yer kapacaklar!</p>

<p>Kim lafı nereye çekerse çeksin, nasıl uyduruk cümlelerle meseleyi gizlemeye çalışırsa çalışsın, temel korku budur. Toprak kaptırma korkusu...</p>

<p>Bu öyle yabana atılacak bir korku da değildir hani, bu devletler bence topraklarını koruma konusunda çok da haklılar, dünyada işler böyle yürüyor çünkü, herkes eldeki toprağı koruyor. Gezegendeki yaşam alanı toprak, gerçek bu.</p>

<p>Peki, bu gerçeği Kürtler adına siyaset yapanlar görmüyor mu? Görüyorlarsa ne diye doğru konuşmuyorlar: “Bizim de biraz toprak talebimiz var, bu gezegende biraz toprak bizim de hakkımız” diyemiyorlar?</p>

<p>Bunun cevabı da kolay;</p>

<p>Çünkü güçleri bunu ifade etmeye yetmiyor. Her yolu deniyorlar, sonunda yeniliyorlar. Yenilginin ucu göründüğü anda da “barış, kardeşlik, birliktelik, demokratiklik” teorilerine başvuruyorlar.</p>

<p>Bugün gelinen nokta bundan başka bir şey değil. Çaresizlik, garip teoriler üretmeye devam ediyor:</p>

<p>Bu seferki teori “Demokratikleşme”</p>

<p>Kelime anlamı güzel ama ya pratiği; halen bir fotoğrafın sorgulandığı bir yerde “demokratikleşmek” ne kadar mümkün?</p>

<p>Yıllar öncesinden gelen bu fotoğraf sendromu halen bugünün sorusu ise hakikaten siz neyin arayışındasınız, neyi murat ediyorsunuz?</p>

<p>Doğru bir cümle birçok gediği kapatır aslında ama bunu da ifade edebilecek bir irade lazım.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 11:17:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Seyit Ahmet Bulut</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/seyit-ahmet-bulut-647</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/seyit-ahmet-bulut-647</guid>
                <description><![CDATA[Seyit Ahmet Bulut]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>1959 yılı Eylül ayının son günlerinde, Siverekli Hüseyin, atın sırtında taşıdığı bir sandıkla Seyit Ahmet Bulut’un marangoz dükkânına geldi.</p>

<p>Atın sırtına bağlı sandığın ipini çözdü, sandığı dükkânın içine taşıyarak yere bıraktı. Keseri istedi. Seyit Ahmet, keseri hemen getirdi. Hüseyin, keserle sandığın kapağına çakılmış çivileri sökerek kapağı açtı.</p>

<p>Sandığın içinde kırmızı ciltli kitaplar vardı. Seyit Ahmet, kitaplardan birini alıp sayfalarını çevirdi, içine baktı; ancak okuma yazma bilmediğinden içindekilerin ne olduğunu anlayamadı. “Siverekli Hüseyin Usta, bunlar nedir?” diye sordu.</p>

<p>Hüseyin, kitabın bir sayfasını açarak, “Seyit, bu kitaplar Bediüzzaman Said Nursî’nin kitaplarıdır. İhtiyacı olanlara verirsin. Parasını bir sonraki gelişimde alırım” dedi.</p>

<p>Eline aldığı kitaptan okumaya başladı: “Birinci Söz. Bismillah her hayrın başıdır!”</p>

<p>Birinci Sözü okuduğunda Seyit Ahmet çok duygulandı. Kitabı kapattı ve “Hüseyin Usta, biraz daha okusana!” dedi. Okuma devam etti; aradan iki saatten fazla zaman geçmişti. Siverekli Hüseyin, dönmek için izin isteyerek atına bindi ve köyden ayrıldı.</p>

<p>Seyit Ahmet, bir sandık kitapla baş başa kalınca mutluluktan içinde kuşlar kanat çırpıyordu. Hemen arkadaşı, bakkal Mehmet Çiftçi’nin yanına gitti: “Çabuk ol Mehmet, dükkâna gelmen gerekiyor!” dedi.</p>

<p>Mehmet: “Biraz işim var, daha sonra gelsem olmaz mı?” deyince Seyit, “Hayır, olmaz! Acele, hemen gelmen gerekiyor!” dedi.</p>

<p>Bakkal Mehmet, şaşkın bir şekilde: “Seyit, ne var ki böyle acele ediyorsun?” diyerek dükkânın kapısını kilitledi ve peşine düşüp hızlı adımlarla uzun ve geniş marangoz dükkânına geldi. Seyit, büyük iş masasının altına yerleştirdiği sandığın içinden bir kitap çıkararak: “Mehmet, baksana bunlara,” dedi.</p>

<p>Bakkal Mehmet, kitaplardan birini aldı ve kapağındaki yazıyı yüksek sesle okudu: “Sözler.”</p>

<p>Ardından sandıktan teker teker çıkardığı kitapların isimlerini söyledi: “Mektubat, Lem’alar, Şuâlar ve Zülfikar.”</p>

<p>Seyit: “Mehmet, sen askerde okuma yazma öğrenmiştin; hadi bana bu kitaplardan biraz oku” dedi.</p>

<p>Bakkal Mehmet, elindeki kitaptan rastgele bir yer açtı: “Yedinci Lem’a!” diyerek okumaya başladı. Okuduğunu ayrıca Kürtçeye de tercüme etti.</p>

<p>Seyit: “Mehmet, bunlar ne güzel kitaplar,” dedi. Mehmet ise: “Zaten ben de Said Nursî’yi çok merak ediyordum. İyi ki bu kitaplar sana gelmiş!” dedi. Bu okumalara diğer köylüler de katıldı ve her gün dersler yapılmaya başlandı. Köyde Risale-i Nur sevgisi, Bediüzzaman’ı görme özlemine dönüşünce Seyit, Mehmet ve bir grup köylü onu ziyaret etmeye karar verdiler. Hazırlıklarını yapıp tam yola çıkacakları sırada, Bediüzzaman’ın vefat haberini aldılar. Köyde uzun süre yas tutuldu.</p>

<p>Seyit, bir süre sonra Batman’a gelip yerleşti. Batman’da Risale-i Nur medresesi açılıncaya kadar dersleri evinde yaptı. Yıllar sonra Batman’da medrese açılınca Seyit, her derse büyük bir heyecanla katıldı. Okuma yazması olmamasına rağmen Risale-i Nur’u dikkatle dinleyerek anlıyordu. Samimiyeti ve sadakati son nefesine kadar sürdü. Doksan yaşına doğru hastalıklar baş gösterdi. Sonraki yıllarda dışarı çıkamaz hâle geldi ve bakıma muhtaç oldu.</p>

<p>2026 Ramazan’ında, bir Perşembe günü, dünyadaki görevini tamamlayarak Rabbine kavuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 09:52:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eğitimde Çöküş: Sayılar Yalan Söylemez, Sistem İflas Etti..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/egitimde-cokus-sayilar-yalan-soylemez-sistem-iflas-etti-646</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/egitimde-cokus-sayilar-yalan-soylemez-sistem-iflas-etti-646</guid>
                <description><![CDATA[Eğitimde Çöküş: Sayılar Yalan Söylemez, Sistem İflas Etti..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>2025’te Yükseköğretim Kurumları Sınavı’na (YKS) 2 milyon 560 bin 649 aday başvurmuştu. ÖSYM ve YÖK verilerine göre 2026’da bu rakam 2 milyon 425 bin 560’a geriledi. Yani sadece bir yılda 135 bin aday eksildi. Daha geniş bir tabloya bakınca manzara daha da vahim: 2023’te 3 milyon 527 bin 443 olan başvuru sayısı, 2024’te 3 milyon 120 bine, 2025’te 2,56 milyona, 2026’da ise 2,43 milyona düştü. Üç yılda yaklaşık 1,1 milyon genç üniversite hayalini ya erteledi ya da tamamen vazgeçti.</p>

<p>Oysa nüfus artıyor, lise mezunu genç sayısı azalıyor mu? Hayır. Peki bu dramatik düşüşün sebebi ne? Eğitim sisteminin çöküşü. Gençler ya umudunu yitirdi ya da “bu sistemde okumanın bir anlamı yok” diyerek alternatif yollara yöneldi. Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) yıllardır uyguladığı politikalar, gençleri sınav salonlarından uzaklaştırıyor.<br />
Barajın 2022’de tamamen kaldırılması, tam da bu çöküşün simgesiydi. Pandemi bahanesiyle önce düşürülen, sonra tamamen ortadan kaldırılan baraj, “herkes üniversite okusun” popülizminin ürünüydü. İdeolojik gerekçelerle her ile, her ilçeye üniversite tabelası asıldı. Bilim üretmeyen, kadro yetersiz, altyapısı olmayan binalar açıldı.</p>

<p>YÖK verilerine göre 2024-2025 itibarıyla 208 yükseköğretim kurumu var: 129 devlet, 75 vakıf üniversitesi ve 4 vakıf meslek yüksekokulu. Çoğu, nitelikten ziyade “sayı artsın” diye kuruldu. Boş kalan kontenjanları doldurmak için barajı kaldırmak, sorunu çözmek yerine maskelemek oldu.</p>

<p><br />
Eğitim piyasalaştı. Vakıf üniversiteleri ve bazı özel/uluslararası kurumlar, çok düşük puanlarla öğrenci alıyor. Ücretli programlarda taban puanları yerlerde sürünüyor. Devlet üniversitelerinde bile nitelikli bölümler dışındakiler boş kalıyor. Gençler, “parası olan okur” mantığına mahkûm edildi. Daha da vahimi, yurt dışı diploması furyası. Makedonya Üsküp’teki Balkan Üniversitesi gibi kurumlar üzerinden “kolay diploma” kapısı açıldı. Mütevelli heyetlerinde iktidar bağlantılı isimlerin yer aldığı bu üniversitelerde, özellikle iktidar çevresine yakın zengin ailelerin çocukları, Türkiye’de en yüksek puanlı bölümleri (tıp, hukuk, mühendislik) okuyormuş gibi diploma alıp dönüyor. Emeksiz, düşük maliyetli, yüksek prestijli diplomalarla Türkiye’ye hizmet (!) üretiyorlar. İktidarın eski meclis başkanları ve mensuplarının bağlantılarıyla kurulan bu yapılar, eğitimde adaletsizliğin en açık örneği.</p>

<p>Peki lisede ne oluyor? MEB, müfredatı adeta “yaz-boz tahtası”na çevirdi. Her iktidar değişikliğinde, her bakan geldiğinde program baştan yazılıyor. Öğretmenler ve okul yöneticileri sürekli yeni müfredat, yeni ölçme-değerlendirme, yeni etkinlik bombardımanına tutuluyor. Sürekli değişen çizelgeler, artan kırtasiyecilik, öğretmenler üzerinde baskı… Sınıfta ders anlatmak yerine evrak doldurmak, denetimlere hazırlanmak zorunda kalan öğretmenler tükeniyor. Öğrenciler ise neyin önemli olduğunu şaşırıyor. Beceri temelli denilen ama pratikte kağıt üstünde kalan değişiklikler, ne öğrenciye ne öğretmene fayda sağlıyor. Her yıl yeni bir “maarif modeli”, yeni bir “devrim” vaadiyle eğitim, istikrarsızlığın kurbanı haline getirildi.</p>

<p>Sonuç ortada: Üniversite sınavına girecek genç sayısı hızla azalıyor. Kalanlar ise ya düşük kaliteli programlara ya da parayla alınan diplomaya yöneliyor. Bilim üreten, nitelikli insan yetiştiren bir sistem yerine, tabela üniversiteleri, piyasalaşmış vakıf kurumları ve siyasi bağlantılı kolay diploma yolları var. MEB ve YÖK’ün istatistikleri bunu gizleyemiyor. Eğitimde çöküş, rakamlarla sabit.</p>

<p>Bu tabloyu “gençler tembel” diye yorumlamak kolaycılık. Asıl mesele, sistemin gençleri umutsuzluğa itmesi. Eğitim, ideolojik araç olmaktan çıkarılıp, bilim ve nitelik odaklı hale getirilmedikçe, ne YKS başvuru sayıları artar ne de Türkiye geleceğe hazırlanır.</p>

<p>&nbsp;Sayılar yalan söylemiyor; eğitimdeki kriz, göz göre göre derinleşiyor.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 13:36:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bu âlemden bir Derviş göçtü</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/bu-alemden-bir-dervis-goctu-645</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/bu-alemden-bir-dervis-goctu-645</guid>
                <description><![CDATA[Bu âlemden bir Derviş göçtü]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Derviş Yalçın, Mardin’in Savur ilçesine bağlı Soylu (Dêrîş) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde okudu. Askere gidinceye kadar köyde tarla işlerinde çalıştı.</p>

<p>1966 yılında askerlik sonrası Batman’da TPAO’da işçi olarak çalışmaya başladı. 1970 yılının başında Risale-i Nurlarla tanıştı ve ömrünün son nefesine kadar sadakatle, ihlasla ve sebatla bağlı kaldı. Samimiyeti, ihlası ve içtenliği ile çevresini aydınlattı. Önce kardeşleri, sonra akrabaları arasında Nur hizmetine birçok genç kazandırdı. Sonraki hayatı, işi ve Risale-i Nur medresesi arasında geçti. Genellikle dostları ve arkadaşları da bu çevreden oldu. İş yerinde ve mahallesinde hep örnek bir Nur talebesi olarak tanındı ve sevildi.</p>

<p>Onu tanımam 1974 yılı yaz tatilinde oldu. Mersin Öğretmen Okulunda birinci sınıf öğrencisi iken Mersin’de Risale-i Nurları tanımıştım. Yaz tatilinde Batman’a geldiğimde medreseyi aradım ve sora sora müftülüğün bitişiğinde, kerpiçten yapılmış küçük evi buldum. Kerpiç medresenin küçük bahçesinde bir asma ağacı vardı. Asma çardakları tüm bahçeyi güneşten koruyordu. Çoğu zaman derslerin olmadığı saatlerde sandalyelere oturularak sohbetler yapılırdı.</p>

<p>İşte o medreseye geldiğim ilk günde Derviş Yalçın’ı görmüş ve tanışmıştım. O yıllarda TPAO’da çalışan çok sayıda işçi Nur talebesi vardı. Özellikle ikindi namazından sonra yapılan Risale-i Nur derslerine genellikle herkes katılırdı. O zamanlar Nur talebesi işçiler, yeni derse gelen gençlerle yakından ilgilenirdi. Her genç, kendisine gösterilen ilgiden dolayı kendini çok değerli hissederdi. Gençlerden biri derse gelmedi mi merak edilir, sorulurdu. Gençleri merak edenlerden biri de Derviş Yalçın’dı. Samimî duruşu ve doğal davranışları o zaman beni çok etkilemişti.</p>

<p>Batman’da çok sayıda Nur talebesi oluştuğundan medrese dar geliyordu. “Bu kerpiçten medrese bize yakışmıyor” diyerek yeni bir medrese inşaatı başlattılar. Önce kerpiç medrese yıkıldı, sonra inşaat başladı. Medrese geçici olarak bir eve taşındı. İnşaat, talebelerin yardımıyla kısa sürede tamamlandı ve çevrede parmakla gösterilen bir medrese oldu. Başta Derviş Yalçın olmak üzere diğer talebeler, maddî yardım ve iş gücü olarak katkıda bulundular.</p>

<p>Gençlik yıllarımdaki samimî talebelerden biri de Derviş Yalçın’dı. Onun o samimî, fıtrî ders okuyuşunu ve konuşmasını hiç unutmadım. Her zaman gönlümde dürüst ve örnek bir ağabey olarak kaldı.</p>

<p>Zamanla şunu öğrenmiştim: Hiçbir diploma ve makam insanı kişilikli ve dürüst yapmaz. Eğer diplomalar, makamlar ve mal varlığı dürüst ve kişilikli insanların elinde olursa, o zaman kişinin gerçek değeri anlaşılır.</p>

<p>Emekli olduktan sonra Risale-i Nur medresesinin sürekli müdavimi oldu. Artık evden çok medresede kalıyordu. Hayatı medrese çevresinde devam etti. Sonraki yıllarda hastalandı ve zor bir hastalık süreci başladı. Hastalık onu hayattan kopardı ve bakıma muhtaç bir duruma getirdi. Daha sonra hastalığı ilerledi ve hastaneye kaldırıldı. Ramazan ayında, Perşembe günü, öğle saatlerine yakın, güneşli bir günde dünyadaki görevini tamamlayıp Rabbine kavuştu. Batman, ihlaslı, fedakâr ve örnek bir Nur talebesini kaybetmenin üzüntüsünü yaşadı. Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.</p>

<p>Bu âlemden bir derviş göçtü.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 09:58:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yoksulluğun Enflasyonlu Matematiği: Memur, İşçi, Emekli… Hepimiz Aynı Gemide Batıyoruz..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/yoksullugun-enflasyonlu-matematigi-memur-isci-emekli-hepimiz-ayni-gemide-batiyoruz-644</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/yoksullugun-enflasyonlu-matematigi-memur-isci-emekli-hepimiz-ayni-gemide-batiyoruz-644</guid>
                <description><![CDATA[Yoksulluğun Enflasyonlu Matematiği: Memur, İşçi, Emekli… Hepimiz Aynı Gemide Batıyoruz..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>TÜİK mart enflasyonunu açıkladı: Aylık %1,94, yıllık %30,87. Ekonomist beklentisi aylık %2,40, yıllık %31,46 idi. Yani “resmi” rakamlar yine beklentinin altında kaldı. Ama bir de ENAG var. Bağımsız akademisyenlerin hesabı çok daha acımasız: Aylık %4,10, yıllık %54,62.<br />
Aradaki 24 puanlık uçurum, Türkiye’de iki farklı gerçeklik yaşadığımızın kanıtı.</p>

<p>Biri TÜİK’in tabloları, öteki market rafı, fatura, benzin pompası.</p>

<p>Memur, işçi, emekli… Yani “zar zor emeğiyle geçinen” milyonlarca insan, işte bu ikinci gerçekliğin içinde boğuluyor.</p>

<p>Ocak’ta aylık %4,84’lük sıçrama, Şubat’ta %2,9’luk artış ve martta ENAG’ın %4,10’u… Yıllık %54,62’ye ulaşan enflasyon, maaşların her ay eridiği, biriken borçların katlandığı, geleceğin ipotek altına alındığı bir düzeni anlatıyor.</p>

<p>Düşünün: Bir memurun ya da işçinin maaşı ocak ayında zamlandı diyelim. O zam, mart itibarıyla ENAG’a göre %54,62’lik enflasyonun altında kaldıysa, cebine giren para daha cebine girmeden erimiş demektir.</p>

<p>&nbsp;Emekli ise zaten “en düşük emekli maaşı” tartışmalarının gölgesinde, markete her gidişinde “bu ne ya” diye mırıldanıyor. Çünkü zamlar artık “aylık” değil, “günlük” hale geldi.</p>

<p>Akaryakıtta her sabah yeni bir fiyat. Benzin, motorin, LPG… Her zam, nakliye maliyetini, markete gelen malın fiyatını, dolayısıyla ekmek, süt, yumurta fiyatını doğrudan vuruyor.</p>

<p>Şoför esnafı, kurye, taksici, otobüsçü… Hepsi aynı cümleyi kuruyor: “Zam gelmeden önce doldurdum, yarın ne olacak bilmiyorum.”</p>

<p>Elektrik ve doğalgaz zamları da cabası. “Kalan zamlar” dedikleri şey, aslında taksit taksit gelen fatura şoku. Kış bitti ama faturalar hâlâ yazın ortasındaymış gibi yüksek. Sanayi üretimini, küçük esnafı, ev kadınını doğrudan etkiliyor.</p>

<p>Fırıncı “doğalgaz zammı yüzünden ekmek fiyatı artacak” diyor, ev hanımı “ocak açık unutursam fatura beni bitirir” diye düşünüyor.</p>

<p>Bu tablo, klasik “enflasyon” tartışmasından çok öte. Bu, sistematik bir yoksullaştırma operasyonu.</p>

<p>Maaşlar enflasyonun altında kalıyor, kira ve gıda enflasyonu maaş enflasyonunun iki katı koşuyor, kredi kartı borçları rekor kırıyor, vatandaş “bir ay daha idare edeyim” diye tüketimi kısıyor. Ama kısabileceği bir şey kalmadı. Çünkü temel ihtiyaçlar bile lüks haline geldi.</p>

<p>TÜİK’in %30,87’si ile ENAG’ın %54,62’si arasındaki fark, sadece istatistik değil. O fark, bir ailenin sofrasındaki etin, çocuğun okul çantasına koyulan sütün, emeklinin ilaç kutusunun hikâyesi. O fark, “geçinemiyoruz” cümlesinin resmi istatistiği.</p>

<p>Her sabah pompadaki fiyatı kontrol eden şoför, faturayı açınca iç çeken ev hanımı, maaşını görünce “bu parayla ne yapacağım” diye hesap yapan memur ve işçi… Hepsi aynı şeyi biliyor:</p>

<p>Bu enflasyon, sadece fiyat artışı değil. Bu, umudun da zamlanması.</p>

<p>Ve o zam, maalesef emeklinin, işçinin, memurun cebinden çıkıyor.</p>

<p>Kalanı da zaten her gün, her sabah, her faturada ödüyoruz.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 11:32:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hasan Sabbah: İnanç, İktidar ve Alamut’un Gölgesi</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/hasan-sabbah-inanc-iktidar-ve-alamutun-golgesi-643</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/hasan-sabbah-inanc-iktidar-ve-alamutun-golgesi-643</guid>
                <description><![CDATA[Hasan Sabbah: İnanç, İktidar ve Alamut’un Gölgesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tarih, sadece kralların ve savaşların değil; zihinlerin nasıl yönetildiğinin de hikâyesidir. Bu hikâyenin en çarpıcı figürlerinden biri ise hiç kuşkusuz Hasan Sabbah’tır. 11. yüzyılda, İran’ın sarp dağları arasında yükselen Alamut Kalesi’nde kurduğu düzen, yalnızca bir siyasi yapılanma değil; aynı zamanda bir “inanç imparatorluğu” olarak tarihe kazınmıştır.</p>

<p>Hasan Sabbah’ın kurduğu yapı, klasik anlamda bir devlet değildi. Onun gücü, orduların büyüklüğünden değil, bağlılığın derinliğinden geliyordu. O, sayılardan çok sadakate yatırım yaptı.&nbsp;</p>

<p>Bu sadakat ise çoğu zaman sorgulamayan, itaat eden ve gerekirse ölümü bile kutsal bir görev sayan bireyler yarattı. İşte bu yüzden, onun sistemini anlamak için kılıçtan çok zihne bakmak gerekir.</p>

<p>İnanç mı, Araç mı?</p>

<p>Hasan Sabbah’ın en tartışmalı yönü, dini bir amaç mı güttüğü yoksa dini bir araç olarak mı kullandığı sorusunda düğümlenir. Rivayetler ve tarihsel anlatılar, onun fedailerini “cennet vaadi” ile motive ettiğini söyler. Bu anlatılarda, özellikle haşhaş kullanımı ve sahte cennet bahçeleri gibi unsurlar öne çıkar. Ancak modern tarihçiler bu hikâyelerin önemli bir kısmının, düşmanları tarafından abartıldığını ya da propaganda amacıyla üretildiğini de vurgular. Yine de değişmeyen bir gerçek var: İnanç, burada saf bir maneviyat olmaktan çıkıp, bir kontrol mekanizmasına dönüşmüştür. İnsanların en derin duyguları, ölüm korkusu, sonsuzluk arzusu, kurtuluş umudu birer yönetim aracına evrilmiştir.</p>

<p>Korkunun Organizasyonu..</p>

<p>Hasan Sabbah’ın sisteminde korku, yalnızca bir yan unsur değil, doğrudan bir stratejiydi. Hedef alınan suikastlar, dönemin büyük güçleri üzerinde psikolojik bir baskı yaratıyordu. Özellikle Büyük Selçuklu Devleti gibi güçlü yapılar karşısında, askeri güçle değil; korkunun yayılmasıyla denge kuruldu.Bu noktada Hasan Sabbah’ın yöntemi, modern kavramlarla ifade edilecek olursa bir “asimetrik güç” stratejisiydi. Küçük ama mutlak bağlı bir yapı, büyük ordulara karşı etkili olabiliyordu. Çünkü hedef, düşmanı fiziksel olarak yok etmekten çok, zihinsel olarak sarsmaktı.</p>

<p>“Mankurtlaşma” ve Zihinsel Tutsaklık..</p>

<p>Cengiz Aytmatov’un literatüre kazandırdığı “mankurt” kavramı, hafızasını ve kimliğini kaybetmiş, efendisine körü körüne bağlı insanı anlatır. Hasan Sabbah’ın fedaileri üzerine yapılan birçok yorum, bu kavramla örtüşür. Çünkü burada birey, düşünmekten vazgeçer; sorgulamayı terk eder ve kendini bir “davaya” adar.Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Tarihsel gerçeklik ile efsaneler çoğu zaman iç içe geçmiştir.Hasan Sabbah’ın yöntemleri, dönemin siyasi ve mezhepsel çatışmaları içinde şekillenmiştir. Bu nedenle onu yalnızca bir “karanlık figür” olarak görmek de, tamamen “idealize etmek” de eksik bir bakış olur.</p>

<p>Dünden Bugüne Hasan Sabbah zihniyetinin devamında Değişen Bir Şey Var mı?</p>

<p>Burada Asıl mesele Hasan Sabbah değil. Asıl mesele, onun temsil ettiği zihniyetin tarih boyunca farklı biçimlerde karşımıza çıkmasıdır. İnancın, ideolojinin ya da kutsal değerlerin; insanları özgürleştirmek yerine zincirlemek için kullanılması…</p>

<p>Bugün de benzer yöntemler yok mu?</p>

<p>Günümüzde bu zihniyet tamamen yok olmadı. İnanç (veya ideoloji), hâlâ kitleleri mobilize etmek, korkuyu organize etmek, sadakati mutlaklaştırmak ve asimetrik güç yaratmak için kullanılıyor. Farkı ise ölçek: Artık dağ kalelerinden ziyade devlet mekanizmaları, medya, sosyal ağlar ve küresel propaganda üzerinden işliyor. İşte bazı güncel örnekler:</p>

<p>İran Molla Rejimi: Devletleşmiş “Alamut” Modelinin bir modeli olarak karşimizda duruyor.<br />
1979 Devrimi’nden beri İran, Şii &nbsp;inancı devlet yapısının merkezine yerleştirdi. ;Dini lider ,hem manevi hem siyasi otoriteyi elinde tutuyor. Bu, Hasan Sabbah’ın imam merkezli itaat sistemi değil de nedir?&nbsp;</p>

<p>Diğer bir öŕnek de Taliban’ın &nbsp;Afganistanda kurduğu sözüm ona &nbsp;İslam Emirliği: Saf Teokrasi ve Korku Düzeni..2021’den beri Afganistan’da Taliban’ın kurduğu inanç sistemini doğrudan devlet yasasına dönüştürmüş durumda. Kadınların eğitimi, çalışması ve toplumsal hayatı ağır kısıtlamalar altında; sözüm ona bu, “kutsal düzen” adına bireysel özgürlükler ortadan kaldırılmış.&nbsp;</p>

<p>Mankurtlaşma benzeri bu yapıda Bireyler, dini otoriteye mutlak itaatle eğitiliyor.<br />
Hafıza ve kimlik, “davaya” &nbsp;adanmış bir forma indirgeniyor.<br />
Eğitim sistemi ve medya, sorgulamayı minimize ediyor.<br />
Kamu cezaları infazlar ve “öteki” (Batı etkileri, eski hükümet yanlıları) üzerinden psikolojik baskı yaratılıyor.</p>

<p>Değişen Bir Şey Var mı?</p>

<p>&nbsp;Hasan Sabbah’ın fedaileri birebir eğitiliyordu; bugün gelişen teknoloji ile berabet bir tweet veya video binlerce kişiyi etkileyebiliyor. Ölçek büyüdü: Artık devletler (İran, Afganistan) veya proto-devletler (eski IŞİD) bu yöntemi kullanıyor. Ama öz aynı: İnanç, insanı özgürleştirmek yerine Araçsallaştırıldığında en tehlikeli silah oluyor.</p>

<p>Günümüz toplumlarında tehlike, taş surlarda değil; algoritmik surlarda, kutuplaşmış medyada ve “sorgulamayan inanma” kültüründe saklı. Eğer bir toplumda insanlar “ben inanıyorum, yeter” diyorsa, yeni Alamut’lar kolayca yükselebilir...</p>

<p>İster dini, ister seküler ideolojik formda olsun,Hasan Sabbah’ın gölgesi, bize şunu hatırlatıyor: Gerçek tehlike, inancın kendisi değil; onun iktidar tarafından nasıl yönetildiği. Özgür düşünceyi koruyan toplumlar, bu gölgeyi en iyi şekilde dağıtır. Aksi takdirde, zihinlerin görünmez surları her dönemde yeni efendiler doğurur.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 20:45:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Bölücülük” nedir?</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/boluculuk-nedir-642</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/boluculuk-nedir-642</guid>
                <description><![CDATA[“Bölücülük” nedir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Baştan söyleyeyim;&nbsp;bölücülük, yeri geldiğinde sorunları yokuşa sürüp çözümsüz bırakmaktır.</p>

<p>Türkiye’de “bölücülük” dendiğinde akla sadece Kürtler gelir. Onların partileri, örgütleri, STK’ları, yazarları, aydınları, hatta yeri geldiğinde her bir bireyi potansiyel bölücüdür.</p>

<p>O nedenle bugün de Kürtlerin hiç bir talebi “bölücülük” eleğinden geçmeden konuşulmaz, tartışılmaz, kayda alınmaz.</p>

<p>Kürtlerin bırakın aydınını, yazarını, partisini, tamamı potansiyel bölücü sayıldığı için devletin kuruluşundan itibaren dilleri tamamen yasaklandı. Konuşan cezalara maruz kaldı. Giysisi, renkleri, kültürü yasaklandı. “Kürdüm” demek suç sayıldı. Bunu diyen milletvekili Şerafettin Elçi 5 yıl hapis cezası aldı. Okulda konuşan çocuklar falakaya yatırıldı. Daha büyük olanlar hapse atıldı.</p>

<p>Bunlar yapılırken, “Türküm” demek gayet sıradan bir şeydi. Zararsız, masumane ve sıradan... Türk bir kimlikti, Kürt ise koca bir hiç. Hem hiç hem yasak...</p>

<p>Oysa aidiyet beyan etmek bölücülük sayılacaksa Türk demek de bölücülük sayılmalıydı. Ama bu böyle olmadı, Türk demek onur gurur vesilesi olurken, Kürt demek suç oldu.</p>

<p>Şimdi burada sormak gerekir: Bu durumda bölücü olan var olanı yok sayan mıdır, yoksa yok sayıldığına itiraz eden mi?</p>

<p>“Ne mutlu Türküm diyene” deyip başka kimlikleri yok sayanlar mı bölücü yoksa kimliğini ifade etmekten mahrum bırakılan Kürt mü?</p>

<p>Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un bu hafta yazdığı yazısının bir yerinde “yeni tip bölücülük” diye bir lafına denk gelince bu yazıyı yazma gereği duydum, yoksa çok iyi biliyorum ki bu yazdıklarım bilinen, herkesçe kabul edilen ve tarihin önümüze bir hata olarak koyduğu gerçekler.</p>

<p>Şimdi uzatmadan, sözü Uçum’un büyük keşfine getiriyorum; tarihin çürüttüğü büyük keşif!</p>

<p>“Yeni tip bölücülük..!”</p>

<p>Ne TKP’den ne de ondan ayrılandan bir muradım yok, o nedenle Mehmet Uçum’dan Kürtlerle ilgili pembe bir izah beklentim de yok!</p>

<p>Ama madem Cumhurbaşkanlığı gibi yüksek bir makamın danışmanı sıfatını taşıyor kendisi, en azından biraz Kürt fobisinden kurtulup Ortadoğu’nun ateş çemberinde yaşanan gelişmeler ekseninde devletin başındaki kişiye, cumhurbaşkanına bir faydalı fikir verebilirdi.</p>

<p>Şöyle diyebilirdi mesela:</p>

<p>“ABD ve İsrail zaten buraları bölmeye gelmiş, Kürtlere bölücü desek kaç yazar bu saatten sonra!”</p>

<p>İşte, o zaman diyecektim ki danışman gerçeği gördü, gerçeği gören çareyi de görür; o zaman hakiki danışmandır.</p>

<p>Bu ateş çemberinde ve yeni dizaynda devlete, 100 küsur senedir olduğu gibi Kürdün nefesini tıkayanlar değil, nefes aldıranlar lazım.</p>

<p>Bunun fakına varan devlet danışmanı iyi danışmandır.</p>

<p>Bugün coğrafyamızda olanlara rağmen halen eskilere takılıp kimliklere baskı uygulayanlar için söylenecek sözdür aslında bölücülük sözü. Hele “yeni tip bölücülük” sözü tam da bunlara denk düşüyor.</p>

<p>Bölücülük, zannedildiği gibi sadece doğal haklarını dile getirdiği için itham edilen Kürtlere mahsus bir olay değildir; geleceğini planlamayan, birlikte yaşadıklarına hak tanımaktan direterek beraberliği sağlayamayan yönetimler de bölücüdür. &nbsp;Onlar kendi kendilerini bölmeye adaydırlar.</p>

<p>Tek kimliği, ırkı, mezhebi dayatan İran ile Irak iyi bir örnektir.</p>

<p>Bir idam cumhuriyetine dönüşen İran, onca başkaldırıya rağmen, birlikte yaşayanlarıyla bir türlü hakkaniyetli bir İran olamayınca şimdi eski Yugoslavya olma yolunda! Altıya bölünmüştü Yugoslavya, İran’ı da böyle bir son bekliyor.</p>

<p>Irak’ın bölünmesinden yakınanlar, zamanında Saddam’ın ülkeyi nasıl katliamlarla yönettiğini bilmeyenlerdir. Ülkeyi bölen uygulamalar oldu, ABD falan değil.</p>

<p>Suriye’de Kürtler hak elde etmesin diye çırpınanlar, çok yanlış düşünüyorsunuz; Kürtlerin orada hak elde edememesi, oranın, geleceğin yıkıcı bir müdahalesine aday olması demektir.</p>

<p>Türkiye’de Kürtler konuşulmasın, sözü edilmesin, gitsinler evlerinde uyusunlar diyenler, siz de yanlış düşünüyorsunuz; Kürtler uyur ama hakları uyumaz. Ödenmeyen hak açık görünür, o açığı siz kapatmadığınızda gün gelir başkası kapatmak ister.</p>

<p>Ve bunu ancak böyle zamanlarda devleti hissederek yöneten; kinden, öfkeden, duygusallıktan, art niyetten arınmış, öngörü sahibi kimseler görür.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 19:14:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>HALEPÇE’NİN ELMA KOKUSU: KÜRTLERİN HAFIZASINDAKİ KATLİAM VE BİTMEYEN ACI</title>
                <category>Maşuk Gültekin</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/halepcenin-elma-kokusu-kurtlerin-hafizasindaki-katliam-ve-bitmeyen-aci-641</link>
                <author>muhammedgunes@gmail.com (Maşuk Gültekin)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/halepcenin-elma-kokusu-kurtlerin-hafizasindaki-katliam-ve-bitmeyen-aci-641</guid>
                <description><![CDATA[HALEPÇE’NİN ELMA KOKUSU: KÜRTLERİN HAFIZASINDAKİ KATLİAM VE BİTMEYEN ACI]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Elma kokusu geliyor burnuma anne.</p>

<p>Elma kokusu; bir halkın topyekûn yok oluşuna sahne olmuş soykırımın, havaya karıştığı kimyasalın adıdır. Elma kokusunun gökyüzüne karıştığı yerin adıdır Halepçe. İster adına Halabja deyin, ister Halepçe Katliamı deyin, İster Enfal Operasyonu deyin. Adına ne derseniz deyin sonuç size aynı şeyi haykıracaktır. Saddam Hüseyin’in Kürtleri yıkımdan geçirdiğini haykıracak bütün adlar.</p>

<p>Halepçe, günümüzde Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimin sınırları içinde yer alan Kürtlerin yaşadığı bir kasaba…</p>

<p>Halepçe katliamı, Kürdün kabuk bağlamayan yası…</p>

<p>İran – Irak arasında yaşana savaşta; en çok zarar gören kesim hiç şüphesiz Irak’ta yaşayan Kürt halkı olmuştur. 1980 yılında Irak’ın İran’a saldırmasıyla başlayan savaş 8 yıl sürmüştür.</p>

<p>Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin; Irak’ta yaşayan Celal Talabani taraftarlarının sınırdan İran’a geçtiği ve Irak ordusuna karşı savaştıkları iddiası üzerine, Kürt halkına savaş açmıştır. Bu savaş seferberliğine Enfal Operasyonu adı verilmiştir. 29 Mart 1987 yılında başlayan operasyon 7 Haziran 1989 yılına kadar sürmüştür. Enfal operasyonun yürütücüsü, komutanı Saddam Hüseyin’in yeğeni Kimyasal Ali lakaplı Ali Hasan El Macid’ti. Kimyasal Ali’nin yürüttüğü bu soykırım savaşında; 1983’ten 1991 yılına kadar; Kürt halkına karşı düşman politikasıyla, soykırım mücadelesiyle, yüz binden fazla Kürt katledilmiştir.</p>

<p>Enfal operasyonu kapsamında 16 Mart 1988 yılında başlatılan soykırım savaşında Kürt halkının yaşadığı Halepçe Kasabasına 3 gün süren yoğun hava saldırıları düzenlendi. Sivil Kürt halkına karşı kimyasal silahlar kullanıldı. Kullanılan bu kimyasal silahların ABD tarafından üretildiği her ne kadar halk arasında sıkça söz edilse de kesin olarak kanıtlanmış bir bilgi değildir. Irak rejiminin savaşta İran’a karşı üstünlük sağlayamaması ile Saddam Hüseyin’in Kürtler ile ortaya attığı iddiadan ötürü bu silahlar Kürtlere karşı kullanılmıştır. Bazı kaynaklarda Irak’ın kullanmış olduğu kimyasal silahların ülkenin kendi ürettiği silahlar olduğunu söylemektedirler. Kullanılan kimyasal silahların içerinde elma kokusunu andıran hardal ve sinir gazları vardı.</p>

<p>Enfal operasyonuyla Halepçe’de katliam yapan diktatör Saddam yönetimi resmi olarak 5 bin kürdü katletmiştir. Gayrı resmi rakamlar ise bunu 7 bin olarak söylemektedir. Yine bu katliam sürecinde yüz bine yakın insan yaralanmış, evlerinden olmuştur. Onlarca köy boşaltılmış. Bu soykırım savaşının başladığı ilk günden günümüze 45 bin insanın savaştan etkilenerek yaşamını yitirmiştir. Halen de Halepçe Kasabası ve çevresinde doğan çocukların Dünya Sağlık Örgütü verileri çerçevesinde yapılan değerlendirmelerde sağlıklı bir şekilde doğmadıkları bunun Halepçe Katliamının etsiyle olup olmadığını araştırmaktadırlar. Halepçe kasabasında yaşanan insanlık dışı katliamda halen sağlık sorunlarının da yaşandığı, bu sorunların savaştan kaynaklandığı söylenmektedir. Özellikle kanser, doğum kusurları ve kalıcı sağlık sorunları açık bir şekilde görülmektedir. Havaya karışan kimyasallar toprağa ve suya karışmış bu nedenden ötürü; havayı soluyan, suyu içen, toprakta yetişen yiyecekleri tüketen insanlar bu hastalıklarla halen mücadele etmek zorunda kalıyorlar.</p>

<p>38 yıl önce 16 Mart 1988 yılında diktatör Saddam Hüseyin yönetimindeki Arap Baas Rejimi tarafından gerçekleştirilen; Kürt halkına yönelik soykırımda en çok etkilenen hiç şüphesiz elma kokusunun gerçekte var olduğunu düşünen ve sürekli bunun peşinden koşan çocuklar olmuştur. Binlerce çocuk zehirlenmiş, sakat kalmış, sakat doğmuş ve ölmüştür.</p>

<p>&nbsp;&nbsp;Dünyanın hemen hemen her yerinde Halepçe katliamı 20. yüzyılda yaşanan dünyanın en büyük insanlık dışı trajedilerinden biri olarak kabul edilir.</p>

<p>Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin saldırılarda kendisinin haberi olmadığını, kendisine muhalif olan Mesud Barzani yönetimindeki Kürdistan Demokrat Parti (KDP) ve Celal Talabani yönetimindeki Kürdistan Yurtsever Birliği (KYB) ‘ye bağlı peşmergelerle savaştığını fakat kimyasal silah kullanmadığı iddia etti.</p>

<p>Saddam’ın bu iddiası gerçeği yansıtmamakla birlikte; kimyasal silah kullanımın suç sayılmasından ötürü uluslararası mahkemelerde yargılanmamak için bu iddiayı ortaya atmıştı.</p>

<p>Şu bir gerçek ki; Diktatör Saddam’ın imzasıyla Kimyasal Ali önderliğinde Halepçe’de kimyasal silahlar yağmur gibi kürdün üzerine yağdırılmıştır.</p>

<p>2003 yılında ABD’nin Irak’a “Demokrasi Getireceğiz” diyerek başlattığı savaşın ardında 9 ay kaçan Saddam Hüseyin 13 Aralık 2003 yılında Kızıl Şafak Operasyonuyla ıssız bir kuyuda kir, pas, bitlenmiş, saçı ve sakalı uzamış tanınmaz halde yakalandı. Saddam savaştan önce ABD’ye kükreyerek cevap vermesi, ahkâm kesmesi, sonuna kadar savaşacağını ve ABD’yi savaşta yeneceği söylemleri; savaşın başlamasıyla hiçbir mücadele göstermeden korkup kaçması Kürt halkına yaptığı soykırımın bedelini acı çekerek ABD askerlerine yakalandı. Yakalandığı sırada da diktatör Saddam Hüseyin hiçbir direniş göstermedi. Kolayca ABD askerlerine teslim oldu.</p>

<p>Saddam’ın yakalanması bazı çevreler tarafından tepkiyle karşılanırken; bazı çevreler tarafından da memnuniyetle karşılandı. Özellikle tüm Kürtler, İran ve Afganistan Saddam’ın yakalanmasında büyük bir memnuniyetle karşılandı. Bu memnuniyetlerini de her fırsatta dile getirdiler. Bazı devlet liderleri ve halklar da Saddam Hüseyin yakalanmasına tepki gösterdiler. Tepki gösteren ilk devletlerden biri de Irak’ın ve Saddam Hüseyin’in müttefiki olan Filistin devletiydi. Dönemin Filistin lideri Yaser Arafat’ın yönetimi; konuşmalarında daha çok Arap ve Irak birliğine, Irak’ın toprak bütünlüğüne gönderme yaparken; yer yer ABD’nin tutumunu eleştirmiştir. En sert eleştiri Hamas lideri Abdülaziz El-Rantissi’den gelmişti. Rantissi; ABD’nin müttefikleri “Saddam’ın yakalanmasının bir hata olduğunu ve hatasının cezasını çok ağır şekilde ödeyecektir” diye ABD’yi suçluyordu.</p>

<p>2017 yılında Filistin’in Batı Şeria bölgesinde Saddam Hüseyin’i onurlandırmak için; Kalkilya ilinde bir meydana heykeli dikildi. Ve heykelin dikildiği caddeye de “Saddam Hüseyin Caddesi” adı verildi. Heykelin üzerinde ise: “Saddam Hüseyin – Çağımızın şehitlerinin efendisi” yazıyordu.</p>

<p>Saddam Hüseyin’in Heykelinin Filistin’de dikilmesi; binlerce insanın ölümünden sorumlu bir diktatör olması ve Halepçe’nin yasını tutan, acısını en derinden yaşayan Kürtler için ayrı bir yara olarak hafızalarda kendine yer bulmuş oldu.</p>

<p>Sadece Filistin’de değil; halkının neredeyse tamamı Kürt olan Suriye’deki Afrin’de de Saddam Hüseyin resmi vardır. Bu durum şunu göstermektedir: “Saddam Hüseyin anıtları, heykelleri, resimleriyle Kürtlere korku verilmeye çalışmaktadır. Bu korku kültürünü Kürtlerin gözüne soka soka, göstere göstere yapıyorlar.”</p>

<p>Saddam’ın heykeli İsrail-Filistin Savaşıyla yıkılmış ve İsrail tarafından bu heykelin yıkımı Kürtlere bir armağan olarak; Kürt halkına hediye edilmiştir.</p>

<p>Filistin-Irak ya da Yaser Arafat ve Saddam Hüseyin işbirliğini bilen Kürtler; her ne kadar Filistin/Hamas- İsrail savaşında üzülseler de liderlerinin Kürtlere karşı sergiledikleri tutumdan ötürü Filistin/Hamas tarafını desteklemektedirler. Filistin/Hamas ile dost ve müttefik olmaları da beklenmemektedir. Çünkü Kürtler her zaman insan hakları, adalet, demokrasi için mücadele etmiş ve bu eksende mücadele edenlerin tarafından yer alanları desteklemişlerdir.</p>

<p>13 Aralık 2003 yılında yakalanan Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin, 30 Aralık 2006’da -Kurban Bayramı Arifesinde- infazı gerçekleştirildi. İdam edilmeden önce Irak başyargıcı Rauf Raşid Abdurrahman; Saddam Hüseyin’e söyleyecek bir şeyin olup olmadığını sorar.</p>

<p>Saddam Hüseyin: “Adil yargılanmak istiyorum.” Diye cevap verir.</p>

<p>Baş yargıç Abdurrahman: “Seni, senin çıkardığın kanunlarla yargılıyoruz.” Diyerek cevap vermiştir.</p>

<p>Ne korkunçtur birisinin çıkardığı kanunlarla yargılanıyor olması ve idam kararı verdiği onlarca insanın ahı yerde kalmadan o kanunlarla kendisinin de idam edilmesi. Herkes hak ettiği ve yaşattığı şekliyle öder hayatının cezasını.</p>

<p>Saddam Hüseyin’in idam edilmesi ve idamının bir bayrama denk gelmesi başta Irak Kürtleri olmak üzere dünyadaki bütün Kürtler tarafından idamı sevinçle karşılandı.</p>

<p>Saddam Hüseyin’in binlerce Kürt halkının infazında imzası olan bir diktatördü. Ne ilginçtir ki bu diktatörün infazını veren baş yargıç Rauf Raşid Abdurrahman’da bir Kürt’tü. Kürdün acısını bir nebze de olsa bir Kürt hafifletmiş oldu.</p>

<p>Her ne kadar Halepçe Katliamında ölenler geri dönmeseler de o çocukların çığlıkları, annelerin ağıtları, babaların çaresizlikleri ve topyekûn Kürt halkının ahı yerde kalmamış oldu.</p>

<p>Kimyasal Ali lakaplı Ali Hasan El Macid’te 2003 yılında ABD güçleri tarafından yakalandı. Irak’ta kurulan özel bir mahkemede yargılandı. Kimyasal Ali; savaş suçlarını işlemek, insanlığa karşı suçlarda imzasının bulunması ve Kürt halkına yönelik gerçekleştirilen Enfal Operasyonu ve Halepçe Katliamının Saddam Hüseyin ile birlikte sorumlusu olarak yargılandığı davalarda 2010 yılında Bağdat’ta idam edildi.</p>

<p>Halepçe; acıların tap taze olduğu soykırım,</p>

<p>Halepçe; insanlığın öldüğü kasaba,</p>

<p>Halepçe; “Anne, elma kokusu geliyor” diyerek çocukların ölüme koştuğu,</p>

<p>Halepçe; ölümün gökyüzüne yağdığı sessizliğin çığlığı,</p>

<p>Halepçe; umudun söndüğü,</p>

<p>Toprağın soğuk ve çürümüş bedenlerin bağrına bastığı</p>

<p>Bütün dünyanın sessizliğe gömüldüğü çığlığın sesi,</p>

<p>Halepçe; Şivan Perver’in sesindeki haykırış, çığlık, korku, feryat, ağıt, gözyaşı ve ölüm,</p>

<p>Halepçe; kuşların kanadında ölüme koşan Kürtlerin katliama maruz kaldığı cehennem,</p>

<p>Halepçe; Kürdün ebediyet yasını tuttuğu insanlık dışı katliam.</p>

<p>//MAŞUK GÜLTEKİN//</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 16:54:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/09/masuk-gultekin-1759255592.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cam Kavanozda Tokluktan Ölen Fare</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/cam-kavanozda-tokluktan-olen-fare-640</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/cam-kavanozda-tokluktan-olen-fare-640</guid>
                <description><![CDATA[Cam Kavanozda Tokluktan Ölen Fare]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bir zamanlar, büyük bir cam kavanoz vardı. Ağzına kadar pirinçle doluydu. Parlak, şeffaf camı, içindeki beyaz pirinç tanelerini güneş ışığında adeta bir hazine gibi parlatıyordu. Bir gün, bu kavanozun üstüne küçük, aç bir fare bırakıldı. Fare önce şaşkınlıkla etrafına baktı, sonra kokuyu aldı. Pirinçlerin mis gibi kokusu burnuna doldu. “Ne büyük bir nimet!” diye düşündü ve hemen atladı içine.</p>

<p>İlk günlerde fare sadece yiyordu. Her lokma, karnını şişiriyor, tüylerini parlaklaştırıyor, bedenini ağırlaştırıyordu. Pirinçler azaldıkça fare şişmanlıyor, şişmanladıkça pirinçler daha da hızla tükeniyordu. Ama fare hiçbir şeyi umursamıyordu.</p>

<p>Dışarıda dünya dönüyor muydu, başka fareler aç mıydı, kavanozun cam duvarlarının ötesinde ne olup bitiyordu; bunların hiçbiri umurunda değildi. O, sadece yiyor, uyuyor, yeniden yiyordu.</p>

<p>Günler geçti, aylar geçti. Pirinçler yavaş yavaş dibine doğru çekildi. Fare ise artık kavanozun ortasında, şişman bir top gibi, keyifle hoplayıp zıplıyordu.</p>

<p>Sonunda bir sabah uyandığında pirinçler bitmişti. Sadece camın soğuk, pürüzsüz dibinde birkaç tane kalmıştı. Fare birden silkindi. “Nereye gitti hepsi?” diye etrafına baktı. Karnı tok, bedeni ağırdı ama şimdi bir şey eksikti: Çıkış yolu.&nbsp;</p>

<p>Cam duvarlar dümdüzdü, tırmanılacak tek bir çatlak, tek bir pürüz yoktu. Fare bütün gücüyle sıçradı, tırnaklarıyla kazıdı, sırtını dayadı… Hiçbir şey. Günlerce, haftalarca uğraştı. Önce öfkeyle, sonra umutsuzlukla, en sonunda yorgunlukla. Enerjisi tükendi, iradesi kırıldı. Bir köşeye kıvrıldı ve kaderine razı oldu. Cam kavanozun içinde, tok bir halde, sessizce öldü.</p>

<p>Sevgili okuyucularım, bu sadece bir fare masalı değildir. Bu, bizim hikâyemizdir.<br />
Bazen hayat bize o cam kavanozu sunar. Büyük makamlar, bol servet, parlak statüler… Birileri bizi o kavanozun üstüne bırakır. “Buyur, ye, keyfine bak” der. Biz de atlarız içine. Yeriz, içeriz, şişmanlarız.</p>

<p>Çevremizdeki çığlıkları duymayız. Kardeşimizin ihtiyacı, annemizin yalnızlığı, komşumuzun yoksulluğu… Hepsi camın dışında kalır. “Kim ölmüş, kim kalmış, umurumda değil” diye düşünürüz. Pirinçler (yani o makam, o para, o itibar) her geçen gün azalır ama biz fark etmeyiz. Çünkü gözümüz doymuştur, karnımız doludur.<br />
Bir gün bakarız ki kavanoz dibine vurmuş.<br />
Makam gitmiş, servet erimiş, selam veren kalmamış. Etraf bomboş. Cam duvarlar yine aynı: Dümdüz, pürüzsüz, tırmanılmaz. Artık ne dışarı çıkabiliyoruz ne de içerideki eski keyfi bulabiliyoruz. Manen ölmüşüzdür. Bazıları ise o tokluktan daha da ileri gider; gözü o kadar kararmıştır ki, bir kuruş için kardeşini, anne-babasını bile görmezden gelir, hatta vurmaktan çekinmez. Ya da birileri onu vurur. Tokluktan ölmek, işte tam da budur.</p>

<p>Fare öldüğünde kavanoz hâlâ oradaydı. Pirinçler bitmişti ama cam duruyordu. Bizim için de öyle. Hayat devam ediyor. Ama o kavanozdan çıkamayanların ruhu, çoktan camın dibinde kıvrılmış, sessizce sönüyor.</p>

<p>Bu yüzden bazen durup kendimize sormak lazım: Hangi kavanozun içindeyiz?</p>

<p>Pirinçler bitmeden önce tırmanmayı öğrenebildik mi?&nbsp;<br />
Yoksa şişmanlığımızla birlikte irademizi de mi kaybediyoruz?</p>

<p>Tokluktan ölmek, en acımasız ölümlerdendir. Çünkü beden tok, ruh aç kalır. Ve o cam kavanoz, dışarıdan bakanlara hâlâ çok güzel görünür. İçindekinin öldüğünü ise kimse fark etmez</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 15:19:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bibliyoterapi ve Risale-i Nur</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/bibliyoterapi-ve-risale-i-nur-639</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/bibliyoterapi-ve-risale-i-nur-639</guid>
                <description><![CDATA[Bibliyoterapi ve Risale-i Nur]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde, ismini ilk defa duyduğum fakat aslında uzun zamandır kullanılan bibliyoterapi kavramıyla karşılaştım.</p>

<p>Kavramın içeriğini araştırırken, farkında olmadan uzun süredir bu sürecin içinde bulunduğumu gördüm. Bazen bir şey insanın yanı başında olur fakat farkına varılmaz; benim için de durum tam olarak böyleydi.</p>

<p>Kaynaklarda bibliyoterapi (kitap terapisi) şu şekilde tanımlanmaktadır: “Bireylerin psikolojik, duygusal ve sosyal sorunlarını çözme, anlamlandırma ve iyileştirme sürecinde kitaplardan ve yazılı materyallerden yararlanma yöntemidir. Bu terapi biçimi, okumanın iyileştirici gücünden yararlanarak insanlara duygusal destek sunmayı amaçlar. Bu yöntemde bireyler, kendi yaşantılarına benzer durumlarla karşılaşabilecekleri, kendilerini keşfetmelerine rehberlik edebilecek veya düşünce dünyalarını derinleştirebilecek eserlerle buluşturulurlar.”</p>

<p>Bu kavramın derinliğini incelemeye başladığımda, kitapların adeta birer “ilaç” gibi kullanılabildiği düşüncesi dikkatimi çekti. Bu yaklaşım, yıllardır okuduğum “Risale-i Nur Külliyatı”nı hatırlattı. Bu külliyatın bireyi, toplumu ve kamu vicdanını tedavi edici yönüne dair pek çok örneğin bulunduğunu biliyorum.</p>

<p>Risale-i Nur’un bibliyoterapi açısından neyi gerçekleştirdiğini düşündüğümde şu tablo ortaya çıkmaktadır: Risale-i Nur, modern çağın getirdiği inançsızlık, şüphe, materyalizm, deizm, yalnızlık, moral bozukluğu, nihilizm, manevî boşluk, bunalım, korku ve çaresizlik gibi pek çok fikrî ve manevî probleme cevap vermektedir. Bunun yanında ölüm korkusu, kabir endişesi, ahirete dair şüpheler ve Kur’ân hakikatleri hakkında ortaya çıkan tereddütler gibi meselelerde de Kur’ân’dan alınan hakikatlerle tahkikî iman ve teselli sunarak bir şifa kaynağı olma özelliği taşımaktadır.</p>

<p>Aynı zamanda Risale-i Nur, modern çağın doğurduğu yoğun şüphe, inançsızlık (ateizm), yalnızlık, moral bozukluğu ve varoluşsal kaygılar gibi ruhsal ve zihinsel sıkıntıları gidermeyi hedefler.&nbsp;</p>

<p>İmanı güçlendirerek hayatın anlamını ve gayesini açıklar; korku ve hüzünleri teselli ile hafifletir ve insanı manevi bir huzura yönlendirir.</p>

<p>Kur’ân’dan aldığı ilhamla Risale-i Nur, özellikle modern çağın ortaya çıkardığı manevî hastalıklar, kalbî arızalar ve ruhî sıkıntılar üzerinde tedavi edici, moral verici ve teselli edici bir etki meydana getirmektedir.</p>

<p>Risale-i Nurları inanarak okuyan her birey, bu asrın manevî hastalıklarına karşı bir anlamda “bibliyoterapist” gibi insanlara yardımcı olabilir. Risale-i Nur eczanesinden alınan hakikatlerle insanların dertlerine çare sunabilir.</p>

<p>Bibliyoterapist, hastasının durumuna göre kitaplar tavsiye ederek onun sıkıntılarına çözüm üretmeye çalışır. Benzer şekilde, kendisini yetiştiren her Risale-i Nur talebesi de çağın problemlerine yönelik çözüm yolları sunabilir. Örneğin; İhtiyarlar Risalesi ihtiyarlık döneminin meselelerine, Gençlik Rehberi gençlerin problemlerine, Hanımlar Rehberi kadınların ihtiyaçlarına, Vesvese Risalesi ise vesvese, stres ve bunalım gibi durumlara yönelik önemli rehberlikler içermektedir.</p>

<p>Risale-i Nur üzerinde şuurlu ve yoğun bir şekilde çalışıldığında, çağımızda ortaya çıkan pek çok ruhî probleme karşı güçlü ve etkili reçeteler sunabildiği görülmektedir.</p>

<p>Risale-i Nur Külliyatı bütünüyle manevî bir ilâç mahiyetinde olmakla birlikte, bazı bölümleri de belirli problemlere yönelik özel çözümler sunmaktadır. Bibliyoterapi uzmanlarının, bireyin problemine göre okuma tavsiyelerinde bulunması gibi; Risale-i Nur da insanın manevî ihtiyaçlarına göre farklı metinlerle yol gösterici bir işlev görmektedir. Kitaplarla terapi anlamına gelen bibliyoterapinin en güzel örneklerinden birini, Risale-i Nur Külliyatını okuyarak bizzat tecrübe ettiğimi ifade edebilirim.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 12:03:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>We aleykümselam süreç...</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/we-aleykumselam-surec-638</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/we-aleykumselam-surec-638</guid>
                <description><![CDATA[We aleykümselam süreç...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Newroz kutlamasına katıldığı için gözaltına alınan gençlere polisin “neden gittiniz?” diye bir soru sorduğunu duyunca, “we aleykümselam süreç” dedim kendi kendime.</p>

<p>Newroz kutlamalarına katılan yüzlerce genç birkaç gün içinde evlerinden alınıp emniyete götürüldü, sorgulandı.</p>

<p>Yetkililer emretmiş, polis memuru da görevini yapmış, Newroz alanındaki her bir kıpırdamayı kameraya almış, e olacak o kadar, alınacak gençler!</p>

<p>İyi güzel, peki neden alındılar?</p>

<p>Bunu polisin sorgu aşamasında sorduğu sorulardan anlıyoruz:</p>

<p>*Newroz’a neden gittin?</p>

<p>*Newroz olacağını nereden haber aldın?</p>

<p>Hakikaten We aleykümselam süreç...</p>

<p>Bir yandan “Newroz hepimizin bayramı” diyeceksiniz, kendiniz de en üst düzeyde kutlayacaksınız ama diğer taraftan kutlayan Kürt olunca kayda alıp bir grup “şüpheli” yaratacaksınız, sonra da “neden gittin?” diye soru soracaksınız!</p>

<p>Bir de bu gözaltına alınanlardan 27’si tutuklandı şimdiye kadar; bunların da tutuklama gerekçesi Gösteri Yürüyüşü Kanununa muhalefet, bir de “örgüt propagandası”...</p>

<p>Adet olduğu üzere biri bu gibi toplanmalarda gözaltına alındı mı gerekçe doğal olarak hep bu oluyor, Allah’tan bu kez “örgüt üyesi” denmemiş, suç çeşitlerinden indirime gidilmiş yoksa alınanlar ağırlaştırılmış müebbet hapisle yargılanacaktı!</p>

<p>Halbuki konu başkaydı, barış konuşuluyordu bir yılı aşkın süredir.</p>

<p>Örgüt kendini feshetmişti, silahlar yakılmıştı, ölümler durmuştu.</p>

<p>Örgüt liderine villa hazırlığı yapılıyordu, belki de tamamlanmıştır.</p>

<p>“Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvaya denmişti”</p>

<p>Gerçi Cumhurbaşkanı tüm bu olanlara “stratejik” dedi&nbsp;ama olsun, sonuçta kendini fesheden bir örgütün propagandası nasıl olurdu, bu soru sorulmayacak mıydı?</p>

<p>Bu kadar ciddiye alınmış bir “barış süreci” için böyle düzmece bir uygulama nasıl normal karşılanabilirdi?</p>

<p>Neymiş, birkaç genç ölen örgüt mensuplarının fotoğraflarını taşımışlar!</p>

<p>Ölenin fotoğrafına tahammülünüz yoksa çok merak ediyorum, dirisiyle ne kadar samimi süreç yürütebilirsiniz?</p>

<p>“Newroz’a neden gittin?” diye sormak da ne demek, bu nasıl bir ciddiyet?</p>

<p>Sonra da dönüp “aman süreç zeval görmesin, aman provokasyon olmasın” diyeceksiniz, sürece bundan güzel engel mi olur?</p>

<p>Bu fotoğraflar ileride siyaset sahnesinde yine karşınıza çıkacak; örgütün tamamen ortadan kalktığı, dağların tamamen silahtan arındığı dönemden sonra da bu fotoğraflar meydanlarda yer alacak.</p>

<p>O zaman da şöyle bir süreç mi başlatılacak:</p>

<p>Tüm fotoğrafları yakma süreci...</p>

<p>Yakılmadığı müddetçe de “hukuki adımlar” atılmayacak!</p>

<p>Hoş bu hukuki adımların ne olduğu da hala belli değil ya...!</p>

<p>Bir örgütle çekişerek, sorunu olan kesimle yakınlık kurulamaz.</p>

<p>Bir yanlış anlama varsa o zaman ben düzelteyim; çözmeye çalıştığınız örgüt sorunu değil, Kürt sorunudur, yani 30 milyona yakın&nbsp;bir halkın sorunu.</p>

<p>Örgütün varlığı ya da yokluğu bu sorunu enterese etmez, örgüt çözülür ama sorun yerinde kalır.</p>

<p>Yerinde kalan sorunun, hele bugünkü Ortadoğu şartlarında, nasıl kangrenleşeceği yönünde bir tahmininiz yoksa eğer demek ki tarihten gelen tecrübeler sizi pek ilgilendirmiyor.</p>

<p>De hadi hayırlısı...</p>

<p>Ve tabii ki hayırlı süreçler...</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 12:38:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tarihsel Bir Uyarı ve Yüz Yıllık Çıkmaz: Kürt Meselesi ve Türkiye’nin Geleceği..</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/tarihsel-bir-uyari-ve-yuz-yillik-cikmaz-kurt-meselesi-ve-turkiyenin-gelecegi-637</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/tarihsel-bir-uyari-ve-yuz-yillik-cikmaz-kurt-meselesi-ve-turkiyenin-gelecegi-637</guid>
                <description><![CDATA[Tarihsel Bir Uyarı ve Yüz Yıllık Çıkmaz: Kürt Meselesi ve Türkiye’nin Geleceği..]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kürt-Türk ilişkilerinin tarihsel seyrini anlamak açısından, bu ilişkinin önemli tanıklarından ve aktörlerinden biri olan Nuri Dersimi’nin değerlendirmeleri bugün hâlâ çarpıcı bir güncellik taşımaktadır. Koçgiri ve Dersim ulusal hareketlerinin önde gelen isimlerinden Dersimi, 1952 yılında Halep’te yayımlanan eserinde Türk devlet yöneticilerine şu temel soruyu yöneltir: “Kürdistan faciaları harekâtından kimler zarar gördü?”</p>

<p>Bu soruya verdiği yanıt, yalnızca kendi dönemine değil, bugüne de ışık tutmaktadır. Dersimi’ye göre Kürt-Türk ittifakı tarihsel olarak en çok Türklerin lehine gelişmiş; ancak bu ittifakın eşitlik temelinden koparılması ve Kürtlerin haklarının inkâr edilmesi, her iki halk için de ağır sonuçlar doğurmuştur. Ona göre çözüm, “yüksek menfaatleri kavrayabilen, henüz soysuzlaşmamış ve yabancıya kulluk etmeye razı olmamış Türk halkının namuslu önderlerinin” elindedir.</p>

<p>Dersimi’nin özellikle dikkat çektiği bir diğer önemli nokta ise savaşın ekonomik ve toplumsal maliyetidir. “Kardeş katliamı” olarak tanımladığı çatışmaların yükünün en çok yoksul Türk köylüsü ve işçisinin omuzlarına bindiğini vurgularken, Türkiye’nin iktisadi olarak da zarar gördüğünü açıkça ifade eder. Bu tespit, bugün yaşanan ekonomik krizlerin tarihsel arka planını anlamak açısından son derece çarpıcıdır.</p>

<p>Nitekim geçmişten bugüne devletin Kürtler başta olmak üzere Ermeni, Süryani, Ezidi, Rum ve Yahudi halklarıyla kurduğu sorunlu ilişkilerin faturası, yalnızca bu halklara değil, bu topraklarda yaşayan tüm toplumsal kesimlere kesilmiştir. İnkar ve çatışma politikaları, yalnızca siyasal krizleri derinleştirmekle kalmamış; aynı zamanda ekonomik kaynakların savaşlara aktarılmasına, toplumsal dokunun zedelenmesine ve adalet mekanizmasının aşınmasına yol açmıştır.</p>

<p>Savaşın yarattığı yıkım, sadece can kayıplarıyla sınırlı kalmamış; aynı zamanda toplumun ahlaki ve politik yapısında da ciddi kırılmalar yaratmıştır. Hukukun zayıflaması, adalet duygusunun aşınması ve devlet içinde çeşitli güç odaklarının konsolide olması, bu sürecin kaçınılmaz sonuçları olmuştur.</p>

<p>Oysa tarihsel deneyim açık bir gerçeği ortaya koymaktadır: Kürtler ve Türkler arasında eşitlikçi, adil ve gönüllü bir birliktelik tesis edildiği dönemlerde her iki halk da kazançlı çıkmıştır. Buna karşılık, ilişkinin tek taraflı tahakküm ve inkâr üzerine kurulduğu her dönemde çatışma kaçınılmaz olmuş, ağır bedeller ödenmiştir.</p>

<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yüzyılı, büyük ölçüde bu çelişkinin gölgesinde geçmiş; inkâr, direniş ve şiddet sarmalı içinde hem toplumsal barış hem de ekonomik kalkınma ciddi biçimde zarar görmüştür. Bu nedenle yeni yüzyılın en temel sorumluluğu, geçmişin hatalarından ders çıkararak farklı bir yol inşa edebilmektir.</p>

<p>Eğer yeni dönemde tekçi ulus-devlet anlayışında ısrar edilmez, demokratik ve çoğulcu bir perspektif benimsenir ve tarihsel olarak daha ileri bir çerçeve sunan yaklaşımların dahi gerisine düşülmezse; bu coğrafya yeniden halkların ve kültürlerin barış içinde bir arada yaşadığı bir alan haline gelebilir. Aksi takdirde inkâr ve asimilasyon politikalarının sürdürülmesi, yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakları da ağır bir mirasla karşı karşıya bırakacaktır.</p>

<p>Bu nedenle artık açık bir tercih yapılmalıdır: Ya yüz yıldır süren güvenlikçi ve inkârcı politikaların yarattığı çıkmaz derinleştirilecek ya da eşit yurttaşlık, demokratik uzlaşı ve onurlu birliktelik temelinde yeni bir toplumsal sözleşme inşa edilecektir.</p>

<p>Kalıcı barışın ve gerçek istikrarın yolu, sorunu güvenlik meselesi olarak görmekten değil; onu demokratik, siyasal ve toplumsal bir mesele olarak ele almaktan geçmektedir. Ancak bu şekilde hem geçmişin yaraları sarılabilir hem de ortak bir gelecek inşa edilebilir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 11:50:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tuncer Bakırhan&#039;ın &quot;süreç&quot; hassasiyeti</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/tuncer-bakirhanin-surec-hassasiyeti-636</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/tuncer-bakirhanin-surec-hassasiyeti-636</guid>
                <description><![CDATA[Tuncer Bakırhan'ın "süreç" hassasiyeti]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>“PKK’yi Tasfiye Süreci”yle ilgili kendisini eleştiren ülkücülere ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müdahalesini işaret ederek<em> “Şimdi anladınız mı neden bu süreci başlattık?</em>” diyen Devlet Bahçeli hakikaten çok haklı.</p>

<p>Anlamamışlar; ne ülkücüler ne DEM Partililer....</p>

<p>Anlamamışlar ki devletin Newroz kutlamalarındaki tutumuna da anlam verememişler.</p>

<p>Van’da dün Newroz alanına gitmek isteyenlerin üst başları arandığı gibi GBT uygulamasına tabi tutuldu. Kürt ulusal renklere ‘paçavra’ diye el konuldu. Kadınların makyaj malzemeleri dahi ellerinden alındı.</p>

<p>DEM Parti Eşgenel Başkanı Tuncer Bakırhan uygulamaya kızdı, bir süre görevlilerle tartıştıktan sonra, arkadaşlarına da öfkelenerek kendisini getiren partinin otobüsüne geri döndü.</p>

<p>Şu GBT uygulaması olağanüstü hal şartlarında olan bir şeydi, hatta birkaç sene önce oldukça sert geçen Newroz kutlamalarında bile ben böyle bir uygulamaya tanık olmamıştım.</p>

<p>Ama baktık şimdi bu iş tam da “<em>kardeşiz, barışıyoruz</em>” denilen bir dönemde yapılıyordu.</p>

<p>Demek ki hakikaten ortada bir anlamama durumu vardı. DEM Partililer de Devlet’i anlamamıştı, ülkücüler de...</p>

<p>Bir gün önce Diyarbakır Newroz kutlamalarına katılan gençler aslında olanı iyi bilince çıkarmıştı:</p>

<p><em>“Devlet sıkıştığında süreç diyor, sonra elinin tersiyle itiyor</em>” &nbsp;</p>

<p>Nihayetinde dün GBT zorbalığını atlatarak Van Newroz alanında konuşma imkanı bulan Tuncer Bakırhan da <em>“sizi anlamadığımızı zannetmeyin</em>” tonunda sözler etti.</p>

<p>Ve devleti Kürt sorunuyla ilgili kesin ve net adım atma çağrısında bulundu.</p>

<p><em>“Oyalamaya gerek yok</em>” tonundan sözlerle.</p>

<p>Şöyle dedi:</p>

<p>“<em>Hala bize diyorlar ki Kürtler ne istiyor?”</em></p>

<p>O soruya şu cevabı verdi:</p>

<p><em>“Hadi Van meydanından&nbsp;hep&nbsp;beraber haykıralım: Kürtler kimliklerinin tanınmasını istiyor. Kürtler eşit yurttaşlık istiyor. Kürtler ana dilinde eğitim istiyor. Kürtler yerel demokrasi istiyor.&nbsp;Kürtler kayyımların gitmesini istiyor. Kürtler Öcalan’a statü istiyor”</em></p>

<p>Bu sözler “<em>aslında biz sizi anlıyoruz, siz de bizi anlayın”</em> anlamına gelen sözlerdi.</p>

<p>Peki geç de olsa Devlet Bahçeli’yi ve devleti anlamış olmak çözüm olacak mı, bu karmaşayı gidermek nasıl mümkün olacak?</p>

<p>DEM Parti’nin bundan sonraki planı ne?</p>

<p>Bunu şundan soruyorum;</p>

<p>*Önümüzdeki günlerde de yani yakın tarih olarak Nisan’da yine PKK’yi tasfiye planları konuşulacak, basına yansıdığı kadarıyla örgüt üyeleri için infaz yasasında değişiklikler ele alınacak, demokratikleşme konusu ise ufukta gözükmüyor.</p>

<p>*Kayyımlar yerli yerinde duruyor, süresi dolanın da süresi uzatılıyor.</p>

<p>*Mahkeme kararına rağmen Öcalan’ın “hazırlan” dediği iddia edilen Selahattin Demirtaş serbest bırakılmıyor.</p>

<p>*Devletin “Nevruz aslında bizim bayramımız” dediği kutlamalarda Kürtler yer alınca halen GBT, üst aramalar, hakaretler, küçümsemeler, ötekileştirmeler diz boyu.</p>

<p>*Suriye’de Kürtleri köşeye sıkıştıran Hakan Fidan, İran Kürtleri için de aynı faaliyetin peşinde.</p>

<p>Yani devlet aynı devlet. Peki, bu girdaptan nasıl çıkılacak!</p>

<p>Sanırım bir yolu var; Devlet de Bakırhan kadar açık konuşacak, “<em>sizin bu taleplerinize</em>” ya “<em>varız</em>” ya da “<em>yokuz</em>” diyecek, aksi halde kaos kaldığı yerden devam edecek.</p>

<p><strong>****</strong></p>

<p><strong>Bakırhan'ın "süreç" hassasiyeti</strong></p>

<p>Bakırhan bugün (24 Mart) X hesabından, Van Newroz kutlamaları sırasında polisle ve DBP Van İl Başkanı Cemal Demir ile ilgili yaşananlara açıklık getiren bir paylaşımda bulundu.</p>

<p>Bakırhan'ın sürece zeval gelmemesi için bir provokasyon yaşanmaması için kendi yol arkadaşlarını bile nasıl incitttiğini paylaşımından görmek mümkün.</p>

<p>Bakırhan'ın ilgili paylaşımı şöyle:</p>

<p>"<em>Dün heyetimizle birlikte Van Newroz kutlama alanına giriş yaparken arama noktasındaki polislerin provokasyonuna maruz kaldık. Bu görüntüler kamuoyuna da yansıdı.</em></p>

<p><em>Yaşanan gerginliğin alana sıçramaması, kutlamaların gölgelenmemesi için yöneticilerimizi uyardım; sorunun çözülmesi için otobüse doğru yürüyüp bekledik. Ne var ki gerilim kontrol altına alınamadı ve ortaya çıkan nahoş görüntülerden üzüntü duydum. Cemal Demir arkadaşımla program sonrası bir araya geldik, yoldaşlık hukuku içerisinde kendisiyle özrümü de paylaşarak kucaklaştık.</em></p>

<p><em>Öte yandan Diyarbakır başta olmak üzere birçok kentte milyonlar Newroz’u coşkuyla kutlarken Van’da mülki amir ve kolluk kuvvetlerinin gerilimi tırmandırması kutlamalara gölge düşürmüştür. Bu uygulama Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin ruhuna açıkça aykırıdır.</em></p>

<p><em>Van’daki bu provokasyonu kabul etmiyoruz. Kutlamaları provoke eden kolluk ve mülki amir yetkilileri hakkında derhal soruşturma açılmalıdır. Halkımızın Newroz’u özgürce kutlama hakkına sahip çıkacağız, siyasi ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik her türlü ihlale karşı durmaya devam edeceğiz.</em>"</p>

<p><strong>***</strong></p>

<p>Tuncer Bakırhan'ın da belirttiği gibi evet diğer illerdeki Newroz kutlamalarında Van'da olanlar olmadı ama başka birşey oldu. Polis, İstanbul&nbsp;ve Diyarbakır'daki kutlamalar sırasında hayatını kaybeden örgüt üyelerinin fotoğraflarını taşıyanları kameraya aldı ve bugün tek tek gözaltına alındılar. İstanbul'da 38, Diyarbakır'da da 6 kişi evlerinden alınarak Terörle Mücadele Şubesine&nbsp;götürüldüler. Diğer illerde durum nedir henüz bilmiyoruz, muhtemelen oralarda da birileri birilerinin fotoğraflarını taşımıştır!</p>

<p>Şimdi bu fotoğraf meselesine provokasyon mu diyeceğiz yoksa normal mı karşılayacağız? Çünkü devlet PKK ile barış yaparken halen ölüleriyle uğraşıyorsa bunu insanlar garip karşılamaz mı?</p>

<p>Ama sanırım işin doğrusu şudur; Ne Van'da ne de diğer şehirlerde olanlar provokasyonla tanımlanamaz, bu olanlar bir iki polisin işi değil, devletin eskiden beri süre gelen geleneksel tutumudur, Bakırhan'da arkadaşlarını incitecek kadar olabilir ama devletin niyetinde o kadar da hassasiyet olduğunu zannetmiyorum.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 12:35:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bayram gelmiş neyime...</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/bayram-gelmis-neyime-635</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/bayram-gelmis-neyime-635</guid>
                <description><![CDATA[Bayram gelmiş neyime...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bayram gelmiş neyime...<br />
Anam anam garibem, kan damlar yüreğime.</p>

<p>Bu türkü, nesillerdir aynı acıyı, aynı çaresizliği haykırır. Bayram sofraları kurulurken, yeni elbiseler giyilirken, sevinç naraları atılırken; birileri için o günler sadece yaraların daha çok sızladığı, gözyaşının daha koyu aktığı zamanlardır. Bugün de öyle değil mi?</p>

<p>Dünyanın dört bir yanında bayramlar gelir, ama kan durmaz.<br />
Gazze'de, Sudan'da, Ukrayna'da, Yemen'de, Rojava'da, Kongo'da...<br />
Çocuklar enkaz altında kalır, anneler kucağında cansız bedenlerle sokaklarda yürür.</p>

<p>Bir bayram sabahı drone sesiyle uyanan, iftar topu yerine bomba sesiyle oruç açan çocuklar var. Onların bayramı, "anam anam garibem" nidalarıyla geçiyor. Kan damlıyor yüreklerine, damla&nbsp;<br />
damla değil, nehir gibi.</p>

<p>Kadınlar...<br />
Her gün bir yenisi katlediliyor, yakılıyor, tecavüze uğruyor, taşlanıyor, susturuluyor.</p>

<p>Afganistan'da okula gidemeyen kız çocuklarının gözlerindeki ışık sönüyor.<br />
İran'da, Türkiye'de, Latin Amerika'da, her coğrafyada "kadın" kelimesi hâlâ bir tehdit olarak görülüyor bazıları için.</p>

<p>Bayram geliyor, ama onların yüreğine kan damlamaya devam ediyor. Gülmek onların neyime?</p>

<p>Ekonomi denen canavar her gün biraz daha dişlerini gösteriyor.</p>

<p>Asgari ücretin eridiği, market raflarının erişilemez olduğu, kiraların maaşın yarısını yuttuğu bir düzende bayram alışverişi lüks haline geliyor.</p>

<p>Emekliler ilaç kuyruğunda, gençler umutsuz işsizlikte, çiftçiler mazot zamlarıyla boğuşurken;<br />
"bayram gelmiş neyime" sorusu lüks villalarda değil, 2+1 dairelerde, gecekondularda, çadırlarda yankılanıyor.</p>

<p>Adaletsizlik her yerde.<br />
Zengin daha zengin, güçlü daha güçlü olurken; adalet terazisi her gün biraz daha yamuluyor.</p>

<p>Birilerinin milyarlarca dolarla yatlar aldığı yerde, birilerinin çocukları ekmek kırıntısına muhtaç.<br />
Savaş tüccarları rekor kâr açıklarken, anneler çocuklarının cenazesini topluyor.<br />
Yaralarımız sızlıyor.<br />
Savaş yarası, yoksulluk yarası, ayrımcılık yarası, çaresizlik yarası...</p>

<p>Doktor benim neyime?<br />
Çünkü bu yaralar merhemle, iğneyle kapanmıyor. Sistem değişmeden, vicdanlar uyanmadan, zulüm durmadan kapanmıyor.</p>

<p>O yüzden bu bayramda da, her bayramda olduğu gibi,<br />
şarkıdaki o garip yürek hâlâ kanıyor.</p>

<p>Ama susmuyor.<br />
Anam anam garibem diye haykırmaya devam ediyor.<br />
Belki bir gün, gerçekten bayram olur bu dünya.<br />
Kan damlamaz yüreklere.</p>

<p>Çocuklar enkazda değil, salıncakta olur.<br />
Kadınlar korkuyla değil, başı dik yürür.<br />
Ve kimse "bayram gelmiş neyime" demez.</p>

<p>O güne kadar...<br />
Yüreğimizdeki kanı görüyoruz.<br />
Görmeye devam edeceğiz.<br />
Ve unutturmayacağız.</p>

<p>Hayırlı bayramlar...<br />
Garibanların, mazlumların, susturulmuşların bayramı olsun.<br />
Ve bir an önce bitsin bu "kan damlar yüreğime" hali.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 17:04:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Neden insan iyi olmayı beceremiyor?</title>
                <category>Adil Harmancı</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/neden-insan-iyi-olmayi-beceremiyor-634</link>
                <author>adilharmanci30@gmail.com (Adil Harmancı)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/neden-insan-iyi-olmayi-beceremiyor-634</guid>
                <description><![CDATA[Neden insan iyi olmayı beceremiyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İki kişi bir yolculuğa çıktığında ya da birlikte bir iş yapmaya karar verdiğinde&nbsp;birbirlerine danışırlar.</p>

<p>Bu en dar birliktelikten çıkan sonuç şudur: İki kişi de olsa insanların her zaman dayanışmaya ihtiyacı vardır.</p>

<p>Bu iki kişinin birbirini dinlemediğini, her birinin kendi başına hareket ettiğini düşünün, başarı şansları dayanışma içinde olduklarından çok daha düşük olmaz mı?</p>

<p>Sayıyı çoğaltalım, on kişi olduğunu düşünelim; dayanışma olmadan, yol yöntem belirlenmeden, gerekli araçlar sağlanmadan ve sağlanan araçlar bir düzen içinde kullanılmadan bu on kişi her biri kendi başına hareket ettiğinde başarı şansları birlikteki kadar olabilir mi?</p>

<p>Hayır.</p>

<p>Demek ki sayı on olduğunda daha fazla dayanışma mecburiyeti doğar. Ve bu dayanışmadan bir de lider çıkar. Çünkü lider olmadan on kişiyi yönlendirmek mümkün olmaz. &nbsp;</p>

<p>Peki, iki kişi ya da on kişi bir araya gelmek zorunda mıdır, her biri ormana dağılıp başının çaresine bakamaz mı, ne gerek var birlikte olmaya?</p>

<p>İşte, insanın karşısına zamanla çıkan temel sorun bu olmuştur, bugün de devam eden temel sorun budur: &nbsp;</p>

<p>Tek tek mi, yoksa birlikte mi?</p>

<p>İnsanlar avcılıkla yaşamlarını sürdürmeye çalıştıkları ilk çağda bile dayanışma ihtiyacı duymuşlar; yırtıcı hayvanlara karşı birbirlerini korumuşlar, ateşin etrafında toplanıp birlikte ısınmaya çalışmışlar.</p>

<p>Çocukları olmuş, sahip çıkmışlar ve çoğalmışlar.</p>

<p>Çoğalmak, daha büyük birlikteliklere yol açmış; aileler, kabileler, milletler ortaya çıkmış. Dayanışmak daha da gerekli hale gelmiş.</p>

<p>Zamanla ortaya çıkan ayrı dil ve ayrı din, kimi bölgelerde renk farkı, insanları daha gerçekçi birlikteliklere zorlamış; bundan da beylikler, imparatorluklar, devletler doğmuş.</p>

<p>Devletlere bölündükten sonra insanlar bu kez de sadece yırtıcı hayvanlara karşı değil birbirlerine karşı korunmak için var güçleriyle savunma araçları üretmişler. Bugün İran savaşında gördüğümüz üzere ülkeden ülkeye, hatta kıtadan kıtaya gidebilen ve kilometrelerce uzaklıktaki hedefini vurabilen akıllı füzeler var. Atom bombası var, kimyasal silahlar var.</p>

<p>İnsan insanı acımasızca, gözünü kırpmadan kırıma uğratabiliyor. Neden? Devleti, toprağı, varlığı korumak, gerekirse başka topraklar, başka varlıklar elde etmek için. &nbsp;</p>

<p>Devletler, zorunlu bir döngü sonucu kurulmuş; Dil ve inanç ekseninde ortaya çıkan kültürel ayrılık&nbsp;ve bu ayrılığın&nbsp;ürettiği çelişkiler kavgayı kızıştırmış ve devletler doğmuştur.</p>

<p>Peki, şimdi o devletler birer ölüm makinası gibi işliyorsa ne yapmak gerekiyor?</p>

<p>Kimisi yeryüzünde insanların bir devlete ihtiyacı olmadığını, devletsiz de yaşanabileceğini söylüyor. Yani bu durumda savaşı bitirmek için çözüm, dünya genelinde devletleri ortadan kaldırmakta!</p>

<p>Bu mümkün mü?</p>

<p>Bunun çözüm olmayacağını şöyle ispatlamak mümkün:</p>

<p>Devletleri ortadan kaldırsanız bile, kimsenin kontrol etmesinin mümkün olmadığı doğadaki ve toplumdaki çelişkilerden dolayı insanlar arası bitmeyen kavga yeniden dayanışma ihtiyacı üretir ve yeniden devlet kurdurtur!</p>

<p>Ve çıkan sonuç:</p>

<p>Ne devletler ortadan kalkar ne de devletsiz yaşam mümkün; insanlar arasında her türlü dayanışma olur ama gezegenin her karışında nihai barış, huzur ve bir arada olma dayanışması asla olmaz!</p>

<p>Savaşsız, sömürüsüz ve çevreye zarar vermeyen bir yaşam felsefesiyle devletin yerine komünal yaşamı çare olarak düşünenlerin, devleti olmayanlara devletsizliği önerenlerin biraz daha oturup insanın becerisi üzerine kafa yormasında fayda var. İnsan her şeyi becerir ama iyi olmayı beceremez!</p>

<p>Öyle ise&nbsp;devleti olmayanlara devletsziliği önermek ne kadar vicdani?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 16:29:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/adil-harmanci-1739885700.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şefkatle sahip çıktı</title>
                <category>Misbah Eratilla</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/sefkatle-sahip-cikti-633</link>
                <author>m.eratilla@gmail.com (Misbah Eratilla)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/sefkatle-sahip-cikti-633</guid>
                <description><![CDATA[Şefkatle sahip çıktı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet Emin Salbaş’ın babası, Bediüzzaman’a karşı büyük bir saygı ve sevgi duyardı.</p>

<p>Onu görebilmek için Denizli ve Afyon hapishanelerinde ziyaretlerine gitmişti. En son Emirdağ’da Bayram Yüksel’le birlikte Bediüzzaman’ı ziyarete gittiğinde, oğlu Ahmet Emin’in ilkokulda okuduğunu; okulu bitirdiğinde kendisini ona emanet edeceğini söylemiş, Bediüzzaman da bunu kabul etmişti.</p>

<p>Ahmet Emin ilkokulu bitirince babası, onu Bediüzzaman’ın hafız talebelerinden bir hocadan özel Kur’ân-ı Kerîm ve Arapça dersleri aldırdı. Bir yıl sonra babası, Ahmet Emin’i yanına alarak Isparta’da Bediüzzaman’ı ziyarete gitti. Geceyi otelde geçirdiler. Sabah saat 10.00 civarında Bediüzzaman’ın evine girdiklerinde kapıda kendisiyle karşılaştılar. Babası Ahmet’i göstererek, “Üstadım, emaneti getirdim” dedi. Bediüzzaman da elini Ahmet’in omzuna şefkatle koydu, onu kucakladı ve başından öptü. Ahmet Emin de elinden öptü.</p>

<p>Bediüzzaman, Ahmet Emin’e, “Kur’ân-ı Kerîm okudun mu?” diye sordu. Ahmet Emin, “Evet Üstadım; Kur’ân-ı Kerîm ve tecvit okudum, ezberler yaptım ve Arapça da okudum” dedi. Babası araya girerek, “Üstadım, Ahmet Emin medresede mi kalsın, hafız mı olsun, yoksa İmam-Hatip okuluna mı gitsin?” diye sordu.&nbsp;</p>

<p>Bediüzzaman, “Hemen, doğru İmam-Hatip okuluna gitsin” dedi. Ardından Bayram Yüksel’e dönerek, “Bayram kardeşim, geçenlerde Konya’dan gelip İmam-Hatip’e kayıt olan Ahmet Gümüş kardeşimizin yanına götür; beraber kalsınlar” dedi.</p>

<p>Bediüzzaman, Ahmet Emin’i talebesi Bayram Yüksel’e emanet etti. Bayram Yüksel, onu Ahmet Gümüş’ün kaldığı eve götürerek tanıştırdı. Daha sonra Isparta İmam-Hatip Okuluna kaydını yaptırdı ve aynı zamanda velisi oldu. Ahmet Emin’in babası memleketine döndükten sonra her ay Ahmet’in harçlığını Bayram Yüksel’e gönderdi. Ahmet Emin de öğrenciliği boyunca harçlığını Bayram Yüksel’den aldı.</p>

<p>Ahmet Emin, Ahmet Gümüş ve Ali Zeybek üç yıl boyunca Bediüzzaman’a çok yakın bir evde bir arada kaldılar. Bu süre içinde Bediüzzaman, İmam-Hatip öğrencilerinin hâl ve hatırlarını sordu ve bir baba şefkatiyle onlara sahip çıktı.</p>

<p>Ahmet Gümüş, Risale-i Nur eserlerini okuduğu için Konya İmam-Hatip Okulundan tasdikname ile uzaklaştırılmıştı. İstanbul, Ankara ve Adana İmam-Hatip okullarına müracaat etmiş, ancak kabul edilmemişti. Bunun üzerine Konya İmam-Hatip Okulunda Arapça hocası olan, Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecit’e müracaat etmişti. Abdülmecit de Ahmet Gümüş’ü Isparta’ya, Bediüzzaman’a göndermişti.</p>

<p>Bediüzzaman, Ahmet Gümüş’e, “İmam-Hatip Okulunun müdürüne git, benim selâmımı söyle; seni okula kaydetsin” dedi. Ahmet Gümüş okula giderek durumu müdüre anlattı. Müdür, “Hangi Üstad?” diye sordu. Ahmet Gümüş, “Üstadımız Bediüzzaman” deyince müdür ayağa kalktı, Ahmet Gümüş’ün gözlerinden öperek, “Seni aldım yavrum. Değil mi ki Üstad’dan selâm getirdin; beni müdürlükten de alsalar yine seni aldım.” diyerek kaydını yaptı.</p>

<p>Ahmet Gümüş, Ahmet Emin ve Ali Zeybek, Bediüzzaman’ın evine elli metre mesafedeki bir evde üç yıl birlikte kaldılar. Bu beraberlik Bediüzzaman’ın emriyle olmuştu. Öğrenciler, Bediüzzaman’ın evine gelen gidenleri yakından görebiliyorlardı.</p>

<p>Bediüzzaman’ın Urfa’ya son gidişinde Ahmet Emin ve Ahmet Gümüş onu yolcu ettiler. Şefkatin, merhametin ve insana değerin olduğu yerde ihlaslı, samimi ve dürüst insanlar yetişir ve yetişti.</p>

<p><strong>Kaynak:&nbsp;</strong></p>

<p>Ömer Özcan – Ağabeyler Anlatıyor 2</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 11:26:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/02/misbah-eratilla-1739885820.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dilini Kaybeden Halk, Hafızasını Kaybeder</title>
                <category>Nureddin Şimşek</category>
                <link>https://www.vanmed.net/makale/dilini-kaybeden-halk-hafizasini-kaybeder-632</link>
                <author>n.simsek@vanmed.net (Nureddin Şimşek)</author>
                <guid>https://www.vanmed.net/makale/dilini-kaybeden-halk-hafizasini-kaybeder-632</guid>
                <description><![CDATA[Dilini Kaybeden Halk, Hafızasını Kaybeder]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bir halkın dili yalnızca konuştuğu kelimeler değildir. Dil; bir halkın hafızasıdır, kimliğidir, ahlakıdır, estetiğidir ve yaşamı anlamlandırma biçimidir.</p>

<p>Dilini koruyan ve geliştiren bir toplum, aslında kendi varlığını ve geleceğini korur. Çünkü dilin gelişmişlik düzeyi, yaşamın gelişmişlik düzeyidir.</p>

<p>İnsanlık tarihine baktığımızda, uygarlığın en önemli başlangıçlarından biri olan Neolitik kültürün bu topraklarda doğduğunu görürüz. Doğu Akdeniz’den Zagros Dağları’na, Kuzey Arabistan çöllerinden Toroslara kadar uzanan; Dicle, Fırat ve Zap sularının hayat verdiği bu coğrafya, tarihte “Verimli Hilal” olarak anılmıştır. Bu topraklar yalnızca bir coğrafya değil, insanlık uygarlığının beşiği olmuştur.</p>

<p>Yaklaşık on bin yıl boyunca bu bölgenin yarattığı kültür, insanlığa yön vermiştir. Ana tanrıça eksenli anaerkil toplum kültürü, yaşamı üretimle, paylaşım ve dayanışmayla örgütlemiştir. Ancak zamanla devlet merkezli ataerkil uygarlık bu kültürü parçalamış, kadını ve onunla birlikte toplumun özgür ruhunu egemenlik altına almıştır.</p>

<p>Bugün Kürt toplumunun yaşadığı büyük sorunlardan biri de bu tarihsel kırılmanın ve baskının mirasıdır. Dilimizin zayıflatılması, yasaklanması ve başka dillerin egemenliği altına sokulması yalnızca bir dil sorunu değildir. Bu durum kimliğimize, hafızamıza ve kültürümüze yönelmiş bir asimilasyon politikasıdır.</p>

<p>Unutmamalıyız ki dil, bir halkın yüzyıllar boyunca biriktirdiği zihniyetin, ahlakın ve estetik duygunun toplamıdır. Dil zayıfladığında bu birikim de zayıflar. Dil kaybolduğunda ise bir halkın geçmişiyle ve geleceğiyle bağı kopar.</p>

<p>Bugün Kürt halkının karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden biri dilin giderek gündelik yaşamdan uzaklaşmasıdır. Dilini geliştiremeyen toplum, maddi olarak da zayıflar; kültürel olarak da parçalanır.</p>

<p>Anlamını, estetiğini ve ahlakını yitiren bir toplum ise başkalarının değerlerini taşıyan bir gölgeye dönüşür.</p>

<p>Bu yüzden dil meselesi yalnızca kültürel bir konu değil, varoluş meselesidir.</p>

<p>Kürt halkı kendi diline sahip çıktıkça, çocuklarını kendi diliyle eğittikçe, kültürünü kendi diliyle ürettikçe; hem geçmişinin mirasını koruyacak hem de geleceğini kuracaktır.</p>

<p>Unutmayalım:<br />
Dilini yaşatan halk, yaşamını savunur.<br />
Dilini kaybeden halk ise yavaş yavaş tarihten silinir.</p>

<p>Bu nedenle Kürtçe yalnızca konuşulacak bir dil değil; korunması, geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken bir yaşam değeridir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 15:30:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.vanmed.net/images/kullanicilar/2025/12/nureddin-simsek-1764618458.png"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
