KİŞİ VARDIR KİŞİLERİN NEĞŞİDİR

Kişinin özelliği

İnsanın özelliği onu diğer canlılardan ayıran yanıdır. Kişinin özelliği ise onu sahip olduğu hünerlerle belirlenir. Bazen bunlar halkların belleklerinde veciz sözlerle dile gelir. Örneğin, Fars’ların insanlarla ilgili beğendiğim sözü gibi, der ki “Adam vardır, adamların neğşidir, adam vardır it ondan yağşidir.” Kişiliği güncel olarak bundan daha güzel açıklayacak bir deyim var mı? Bizde de, “Öyle insanlar var ki; arpaya katsan at yemez, kepeğe katsan it yemez” diye bir söz var. Bunlar toplumların tarihi süreçleri içinde belleklerden süzülerek gelen sözlerdir. Hikmet doludurlar. Soru şudur: İnsanları öyle ya da böyle yapan nedir? İnsanların kişiliklerini oluştururken psikolojik açıdan geçtikleri süreçler var kuşkusuz. Gerçek benleri, sosyal benleri ve de ideal benleri gibi.
Kendi gerçek ben’iyle barışık olmayan birinin vay haline. Kimseye çaktırmasa bile içinde oluşan derin kuyularda debelenip durur, bir türlü kendi olamaz. Olamayınca da olumsuz yansımaları davranışlarıyla çevresine ve topluma yansır. Sosyal ben ise toplumun kişiyi yönlendirmesidir. Öz güveni eksik olanlar kendilerinin nitelik ve yeteneklerinden ziyade toplumun onlar için biçtiği kalıplara girmeye çalışırlar. Olamazlar da. Çünkü toplumun, onlar için, olmasını istediği şey hem o kadar kolay değil hem de zaten bu yönde çark eden bir kişilik kendinden koptuğu gibi çevresinin olmasını istediği kişi olmayı başaramaz, arada kalır gider. Dünyada en zor şeydir arada kalmak. İdeal ben’e gelince. Bu da kişinin ulaşmak istediği hedef(ler)dir. Hedefi çok yukarıya koyarsan ulaşamadığın zaman hayal kırıklığına uğrarsın, çok aşağıda olursa da sürünüp durur genellikle kişioğlu.

Hedefe ulaşmada cesaretin rolü

Hedefe ulaşmayı motive eden şey ise insanın içindeki hırstır. Ben hırsı bir aslana benzetirim. Hani derler ya herkesin içinde bir aslan yatar diye, o misal. Eğer korkak davranıp aslanı açlıktan öldürürsen, pısırık biri olur çıkarsın. Nitekim etrafınıza bakın, karnında ölü aslanlarla gezen binlerce insan görürsünüz. Onlar da bir zamanlar büyük hayallere sahipti, gözleri zirvedeydi. İdealleri vardı, en iyisi, en yüksekteki olmak istemişlerdi. Ama ne var ki biraz korkak, biraz tembel ve azimden yoksun oldukları için zirveye ulaşmaya giden yorucu yolu göze alamamışlardır. Bulundukları yerde kaldılar böylece. Ya göze alamadıkları için hiç yürümediler hedefe ya da gözleri yemedi geri döndüler, o yüzden oraya hiç varamadılar. Oranın hayallerini ise zamanla içlerinde kuruttular. Sonuçta kendilerini mahkum ettikleri yaşama alıştılar. Bu alışkanlık onların karakteri oldu, bu karekter de kaderi oldu çıktı. Bir de tersi var. Hırsın aklın önünde gitmesidir o da. İçindeki aç aslanın önüne çok et sallandırırsan, oraya canhıraş saldıran aslan göğsünü yırtarak çıkar, kendini de seni de mahveder. Yani demem o ki hırsın aklının önünde gitmeyecek. Hedeflerin ulaşılabilir olacak ve de mantık derekesinde olacak. Ama bu yolda korkak ve pısırık davranmayacaksın. Makülü budur. Hırsın ve tamahın ölçüsü kaçtığında ise tıpkı Van’ın Zımzım Dağında Meher Kapıda sıkışan çobana dönersin.

Çoban Kapısı Efsanesi

Günlerden birgün kepeneği sırtında, sihirli kavalı elinde, önüne kattığı koyun sürüsünü güden bir çoban, sürüyü güde güde Akköprü suyuna kadar getirir. Billur gibi akan bu sudan eğilerek hem kendisi kan kana içer hem de susamış olan koyunlarını suvarır. Zımzım dağının yamaçlarından doruğuna çıkmaya başlar. Biraz sonra koyunlarını dinlenmeye bırakıp, sadık dostu kavalına sopa gibi dayanır ve yorgunluktan kapanmaya başlayan göz kapaklarına hükmedemeyerek tatlı bir uykuya dalar. Bir süre sonra da güzel bir rüya ile baş başadır. Masmavi bir gök kubbe altında ve şirin bir yerdedir. Birdenbire gökyüzünün tabaklar halinde yarıldığını görür. Yarılan gökyüzünün içinde son derece güzel bir kız çıkar ve bizim delikanlı çobana yaklaşarak selam verir. Ona yardıma geldiğini, korkmadan kendisini dinlemesini ister: “Bak, şimdi sana bir dua öğreteceğim, iyi belle ve sakın unutma. Bu dua bütün tılsımları çözecek ve istediğin arzu ve emellerin yolunu açacaktır. Şu kapıya iyi bak…” diyerek onu Meher Kapı’ya doğru götürür ve çobana öğrettiği duayı okur. Çoban birdenbire ne görsün. Koca taş kapı yarılıp içeriye girileceke şekilde aralanmasın mı? Güzel kız genç Çoban’a destek vererek “haydi korkma içeriye gir” diyerek açılan kapının içini ona gösterir. Duayı da tekrar tekrar okuyarak unutmamasını tembih eder.

Bir süre sonra çoban uykudan uyanır. Rüyanın etkisinden bir türlü kurtulamamıştır. Bir yandan da sürüsünü toparlamaya çalışır. Biraz da çekinerek rüyasında gördüğü kapıya yaklaşır. Kızın öğrettiği duayı okur ve hayretler içindde taş kapının açıldığını görür. Kapıdan içeri girince gördükleri karşısında kalakalır. Çobanın hayal bile edemeyeceği mücevherler, altınlar, elmaslar yığınla karşısında durmaktadır. Sağına soluna bakınır ve sırtından heybesini indirerek heybenin her iki gözünü de elleri ve ayakları titreyerek tıka basa doldurur. Heybe o derece dolmştur ki onu yerinden zorlukla kaldırıp sırtına alır ve evinin yolunu tutar. Elmasa altına kavuşan çoban adeta uçmaktadır. Tüm umutları gerçeğe döneceği için dünyası şenlenmiştir. Neşesinden kaval çalmak ister. Fakat kavalını taş kapının içerisinde bırakmıştır. Tekrar kapının önüne gider ve ezberindeki duayı okur. Kapı açılır, içeri girer, kavalını bıraktığı köşede bulur. Kavalıyla beraber ortadaki kıymetli şeylerden bir miktar daha alır. Biraz daha, biraz daha darken.. Kavalını ve son mücevherleri, altınları alıp kapıya yönelir. Yeniden kapanan kapıyı açmak için ezberindeki duayı okuması grekmektedir. Fakat dünya telaşı ve hırs ona duayı unutturmuştur. Dua bir türlü aklına gelmez. Sağa koşar, sola koşar, aklını zorlar düşünür de düşünür fakat nafile duayı bir türlü hatırlayamaz. Yalvarır yakarır, ağlar, fakat bütün bunlar boşa gider. Duayı hatırlayamadığı için dışarıya çıkamaz. Çok sevdiği yakınlarından, dostlarından ve sürüsünden ayrı kalır. Dünya malına çok tamah edip bunu gereğinden fazla bir hırsa dönüştürdüğünü düşünerek kahrolur ve oturup için için ağlamaya başlar. İşte rivayet edilir ki, Meher Kapı’ya gelen ziyaretçiler kapının ardından bir inilti duyarlar ve kulaklarını kapıya dayadıkları zaman genç çobanın, içeriden gelen hazin ağlama sesi ile karşılaşırlarmış.

Bu durma düşmemek için hırsnın kurbanı olmamak gerekir. Tabi bunu darken korkak olmayı da öğütlemiyorum. Çünkü her ne olsursa olsun, korkak olma, derim. Fark yaratan her zaman cesarettir. Ki aşk, para ve liderlik hep cesurları sever. Fakat cesaret de güneşe gözlüksüz bakmak değildir, Meher kapının ardındaki çoban gibi. Tedbiri elden bırakmayarak, bir elinde eğer başarıyı tutuyorsan öbüründe acıyı tutmasını da bileceksin. Kazanmayı tasarlıyorsa kaybetmeyi de göze almalı insan. Hiç bir şey kaybetmek istemeyen hiç bir şey kazanamaz nitekim.

Ortalama yaşamın erdemi mi!?

Buradan Daniel Defo’nun salt mutluluktan müteşekkil sanılan yukarı katlarda yaşayanların hayatları ile salt acıdan müteşekkil oldukarı için çekilmez olan aşağı katlardaki insanların arasında ortalama bir yaşam öneren, daha doğrusu babasının bir nasihat olarak ona önerdiği anektodu burada dile getirmenin zamanı.

Defoe bildiğimiz gibi ,Robinson Crusoe yazarı. Kapitalist mülküyetçi dünyayı müjdeleyen ilk roman sayılıyor Robinson Crusoe. Yaşadığı adada yalnız kalan Crusoe, yalnız olduğu halde araziyi çitlerle çevirir, kendine mülk haline getirir. Kendinden başka kimsenin olmadığı bu ıssız adada Cuma ismindeki kişiyi arkadaşı yapması gerekirken kölesi yapmaya çalışır. Bir değeri olmadığı halde gemideki paraları, pulları, altınları can havliyle adaya taşır vs. Bunlar insanoğlunun ne kadar aç gözlü, haris ve doyumsuz olduğunu gösterir. Ne ki, romanında bunu işleyen Defoe’nin babasının nasihatları bununla taban tabana zıt ve manidardır.

“…Benim başlıca özlemim denizlerde dolaşmaktı, bu özlem beni babamın istekleri, daha doğrusu buyruklarına, öğütlerine öyle büyük bir kesinlikle karşı koymaya itiyordu ki, beni düpedüz ilerde başıma gelecek sıkıntıların içine atan bu özlem, alın yazımdaki bir uğursuzluktu sanki. Bilgili, ölçülü bir adam olan babam, benim bu tasarımı sezerek çok güzel, ağırbaşlı uyarılar yaptı. Bir sabah, çekmekte olduğu damla hastalığından dolayı hiç çıkamadığı odasına çağırarak bu konuda candan öğütler verdi. Yaşamanın sıkıntılarının da aşağı tabakadakilerle yüksek tabakadakiler arasında bulunduğu, en az sıkıntıya orta bir yaşayışta rastlayacağını, orta tabakanın hem aşağıdakiler hem de yukarıdakiler arasında göze çarpan bir sürü kötülükten uzak olduğunu; orta bir yaşayış süren insanların, hem soysuz bir yaşayıştaki tantanadan, aşırılıklardan, hem ezici yorgunluktan, darlıktan, hem de güçlüklere yol açan doğru düzgün yiyecek bulma sıkıntısından uzak yaşadıklarını, bütün bunların, bu iki tabakanın sürdüğü yaşayışın doğal bir sonucu olduğunu, orta yaşayışın her türlü erdemi, her türlü sevinci sağlayabilecek bir nitelik taşıdığını, barış ile bolluğun, ılımlılığın, ölçülülüğün, erinci, sağlığın, toplu bağlarının, bütün güzel eğlencelerin, özlenen sevinçlerin, orta tabaka yaşayışına bağışlanmış şeyler olduğnu; böyle bir yaşayışla insanın, kafaca ya da gövdece büyük yükler altında ezilmeden, bir lokma ekmek uğruna köle gibi satılmadan, ruhunu esenlikten gövdesini de rahatlıktan yoksun kılan dolambaçlı olayların ağına düşmeden, dünyadan sessizce, başı bile ağrımadan gelip geçebileceğini; böylece kendini, kıskançlık duygsuyla, büyük şeyler elde etmek için gizli, yakıcı tutkularla yiyip tüketemeyeceğini; tam tersine dünyanın bütün tatlarından payını alarak, hiçbir acı duymadan, mutluluk duygusu içinde, her geçen günün yaşantısıyla bu mutluluğu biraz daha anlayarak, gül gibi yaşayıp gideceğini söyledi.” Diyor Defo.

Tamam da hiç acı çekemeden mutlu olunabilinir mi? Başı bile ağrımadan güzel bir yaşama ulaşılabilir mi? Peki böyle ortalama bir yaşam önermesi ne kadar doğru? Ben yaşamın boyunca öğrencilerime hep büyük düşünmelerini salık verdim. Dünyanın bütün büyük işlerini cesur ve azimli genç insanlar başarmıştır. Babam şöyle derdi hep “Oğlum, cins bir atı dışarı çıkardığında gözü hep zirvededir. Ama sütçü beygirinin başı hep önündedir. Zirveye değil önüne bakar hep, o yüzden bir yere e varamaz. Önce ne yaptığını bulmalı insan sonra ne yapacağını bilmeli.. Gerisi azim ve cesaretle gelecektir..

Van’da 185 yol ulaşıma kapalı

Almanya’da 2 saldırı: 11 ölü