Toplumun Sessiz Çürümesi: Negatif Süksesyon
"Bir toplumun ahlaki dokusu, tıpkı ormandaki baskın tür gibi, uzun yıllar içinde şekillenir: dürüstlük, emanete riayet, hak yeme korkusu, utanma duygusu… Bunlar bir toplumun “kızılçamı”, “meşesi” gibidir; kökleri derin, gölgesi geniştir."
Doğada bir orman yangını çıktığında, eski ağaçlar küle döner. Bir süre sonra toprak çıplak kalır. Ama birkaç yıl içinde başka türler filizlenir: önce otsu bitkiler, sonra çalılar, en sonunda da farklı bir orman türü baskın hâle gelir. Ekolojide buna “süksesyon” denir. Eski ekosistem, yerini yenisine bırakır; bazen daha zengin, bazen daha yavan bir doğa ortaya çıkar.
Toplumlar da yaşar bu süreci. Ama bizim süksesyonumuzun adı çoğu zaman “negatif” olur.
Bir toplumun ahlaki dokusu, tıpkı ormandaki baskın tür gibi, uzun yıllar içinde şekillenir: dürüstlük, emanete riayet, hak yeme korkusu, utanma duygusu… Bunlar bir toplumun “kızılçamı”, “meşesi” gibidir; kökleri derin, gölgesi geniştir.
Ne zaman ki bu değerler birer birer kurur ya da yakılır, yerine başka bir bitki örtüsü hâkim olmaya başlar: “Amaaan canım, herkes yapıyor”, “Gemisini kurtaran kaptandır”, “Bal tutan parmağını yalar”, “Açık gözlülük değil mi bu, akıllılık”.
İlk başta kimse fark etmez. Bir memur rüşvet alır, “Ekmek parası” denir, geçilir. Bir tüccar üçkâğıt yapar, “İşini biliyor adam” diye omzuna vurulur. Bir siyasetçi yalan söyler, “Hepsi böyle” diye omuz silkilir. Liken gibi sessizce yayılır bu yeni tür. Toprak fakirleştikçe, eski ağaçların tohumu filizlenemez olur.
Utanma duygusu kurur, adalet hissi solar, güven diye bir şey kalmaz.
En korkuncu, bu çürüme “normalleşir”.
Hırsızlık küçük görülürse, hırsız “maharetli” olur. Yalan yaygınlaşırsa, doğruyu söyleyen “saf” damgası yer. Hak yemek sıradanlaşırsa, hakkını arayan “huysuz” ilan edilir. Toplum, kendi bağışıklık sistemini devre dışı bırakır; mikrobu değil, mikrobu uyaran doktoru suçlar.
Türkiye’de özellikle son yıllarda bu negatif süksesyonu çıplak gözle izledik. Bir zamanlar “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” sözü ayıp sayılır, söylenmesi bile utanırdı insan. Bugün aynı cümle espri diye paylaşılıyor, altına gülen yüz emojileri konuyor. Bir zamanlar vergi kaçırmak “namussuzluk”tu; şimdi “akıllılık”. Bir zamanlar ihaleye fesat karıştırmak hapis sebebiydi; şimdi “yandaş olmak” diye bir kavram türedi, neredeyse gurur vesilesi.
Bu süreçte en büyük yangını çıkaranlar, çoğu zaman “gelenek”, “kültürel değer” ya da “pragmatizm” maskesi takar. “Bizim millet böyledir”, “Batı’da da böyle”, “Mecburiyetten”… Her biri, eski ormanı yakıp yerine çalı yetişmesine bahane olur.
Süksesyonun en acı tarafı, geriye dönüşün çok zor olmasıdır. Ormanda yangın sonrası bin yıl geçse bile aynı türler geri gelmeyebilir. Toplumda da öyle: bir kere “utanma” kurursa, yeniden yeşertmek nesiller alır. Çocuk, babasının “Amaaan, herkes çalıyor” dediğini duyarak büyürse, kendi çocuğu da aynı cümleyi kurar. Çürüme, genetik miras gibi aktarılır.
Peki çare yok mu?
Var.
Ama ormandaki gibi: yangını erken fark etmek, yangın emniyet şeritleri oluşturmak, eski tohumları korumak.
Yani:
☆Küçük görülene küçük dememek,
☆“Herkes yapıyor”u kabul etmemek,
☆“Gemisini kurtaran kaptan”ı alkışlamamak,
☆Çürümüş ağacı “hâlâ ayakta” diye sulamamak.
Bir toplum, ahlaki değerlerini kaybettiği gün ölmez; yavaş yavaş çürür. Ve çürüyen bir toplumda yaşayanlar, bir gün gelir kokuya alışır, “Bu koku normal” der.
O gün geldiğinde ise artık orman değil, çöldeyizdir.
Ve çölde ağaç değil, yalnızca diken yetişir.
Nureddin Şimşek
İlginizi Çekebilir