Reflekssiz Toplumun Bitkisel Hayatı

Nureddin Şimşek yazdı...

Reflekssiz bir insan, bitkisel hayattaki bir insana benzer. Ölü değildir, ama yaşıyor olduğu da anlamına gelmez. Etrafında olup bitenleri görüyor, duyuyor, hatta hissediyor olabilir; ancak hiçbir tepki vermiyor. Bu metafor, günümüz toplumunda o kadar yaygın ki, adeta bir salgına dönüşmüş durumda.

 Gözlerimizi açtığımızda, etrafımızdaki gerçekler bizi bombardımana tutuyor: Eğitim sisteminin çöküşü, sağlık hizmetlerinin erişilemezliği, ekonominin derin uçurumları ve kurumların içten içe çürüyen yapısı. Peki, bu manzara karşısında ne yapıyoruz? 

Çoğumuz, korku ve kaygıların esiri olarak sessiz kalıyoruz.Sessizlik, sadece bireysel bir kaçış değil; toplumsal bir felaketin habercisidir.

Düşünün: Eğitim, bir toplumun geleceğinin temel taşı olmalı. Ama bizde ne halde?

Okullar yetersiz, öğretmenler düşük maaşlarla boğuşuyor, çocuklar eşit fırsatlara erişemiyor. Sınıflar kalabalık, müfredat güncelliğini yitirmiş, gençler umutsuzlukla mezun oluyor. Bu gerçekleri gören, haberlerde okuyan, sosyal medyada paylaşan milyonlar var. Ama tepki? Yok denecek kadar az. Neden? Korku devreye giriyor. "Ya işimi kaybedersem?" diye düşünüyoruz. "Ya ses çıkarırsam, başıma bir şey gelirse?" Kaygılarımız, bizi hareketsiz kılıyor.

 Eğitimdeki bu çürümeye ses çıkarmayanlar, aslında kendi çocuklarının geleceğini bitkisel hayata mahkum ediyor. Gözümüzün önünde eriyen bir sistem, ama biz sadece izliyoruz tıpkı bir bitkinin rüzgarda sallanması gibi, ama kök salmadan.

Sağlık alanına bakalım: Hastaneler dolup taşıyor, randevu almak mucize, ilaç fiyatları gökyüzünde. Pandemiler, kronik hastalıklar, erişilemez tedaviler... Hepsi ortada. Ekonomik zorluklar yüzünden insanlar doktora gidemiyor, erken teşhisler kaçırılıyor.

Ya Kurumlar? Onlar da çürümüşlükten nasibini almış: Yolsuzluklar, nepotizm, bürokratik engeller. Bir sağlık skandalı patlak verdiğinde, sosyal medyada kısa bir öfke patlaması yaşanıyor, sonra unutuluyor. Neden mi? Yine korku ve kaygı. "Ya sistemle çatışırsam, ya bana da sıçrarsa?" diye düşünüyoruz. Bu sessizlik, sadece bireysel bir korku değil; kolektif bir intihar. Gören ama konuşmayanlar, aslında toplumun can damarını kesiyor. Bitkisel hayatta gibi, nabız atıyor ama ruh yok.

Ekonomi ise ayrı bir facia. Enflasyon yükseliyor, işsizlik artıyor, gelir adaletsizliği uçurumlar yaratıyor. Zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul.

Kurumlardaki çürümüşlük burada zirve yapıyor: Şeffaflık yok, denetim yok, adalet yok. Bir skandal ortaya çıktığında  mesela bir ihale yolsuzluğu – herkes biliyor, herkes görüyor. Ama tepki?

 İmza kampanyaları, protestolar, sivil toplum hareketleri... Bunlar nadir. Çoğu insan, "Başımı derde sokmayayım" diyor. Kaygılarımız, bizi zincirliyor: "Ya ekmek teknemden olursam?" Bu refleksizlik, ekonomiyi daha da derin bir krize sürüklüyor.

 Gören ama ses çıkarmayanlar, aslında kendi ceplerini boşaltan hırsızlara göz yumuyor.

Peki, bu sessizliğin bedeli ne? Toplum olarak bitkisel hayata giriyoruz. Ölmüyoruz, ama yaşamıyoruz da. Gerçekler etrafımızı sarıyor, ama biz korku duvarlarının arkasına sığınıyoruz.

Kaygılarımız haklı olabilir – baskılar, tehditler, ekonomik güvencesizlikler gerçek. Ama bu, mazeret değil. Tarih, sessiz kalan toplumların çöküşleriyle dolu.

Değişim, ancak refleks gösterenlerle gelir. Bir imza, bir paylaşım, bir protesto... Bunlar küçük gibi görünür, ama bir araya geldiklerinde dalgalar yaratır.

Sonuç olarak, reflekssiz insan olmak, bitkisel hayatta olmak demektir. Gözümüz açık, ama ruhumuz kapalı. Eğitimden sağlığa, ekonomiden kurumlara kadar her şeyi gören ama ses çıkarmayanlar, aslında kendilerini ve toplumu mahkum ediyor. Korku ve kaygılara yenilmeyelim.

 Uyanma vakti geldi. Çünkü gerçek yaşam, tepki vermekle başlar. Sessizliği kırın, yoksa bitkisel hayatımız sonsuza dek sürecek.

TÜM HABERLER