Maşuk Gültekin yazdı: Kürt müziğinin taçsız kraliçesi “Ayşe Şan”
"Kürt müziğinin duayen sesi Ayşe Şan; 1980’lere damgasını vurmuş, 1990’larda çift çanaklarda yayın yapan Kürt kanalların yaygınlık kazanmasıyla birlikte televizyonlardaki görüntüsü ve sesi daha çok kitleye duyuldu. Benimde onun sesine kulak verişim bu Tv’lerin yaygınlık kazandığı zamana denk gelir. O zamanlar her ne kadarda anlamasak, dinlemek bize acı verse de, zor olsa da dengbej dinlemek şimdi dengbej dinlemediğim gün yoktur diyebilirim. Ayşe Şan’ın billur sesi herkesi kendine hayran bırakmaktaydı. Med Müzik’te, Mezopotamya TV’de her sabah onun sesiyle uyanırdık desem yalan olmaz."
O yaşadığı toprakların narin sesi, kulaklara uğuldayan ninnilerin neşesi, dengbejlik geleneğinin gür sesiydi. O, kadın kimliğinden ötürü yaşadığı döneme damgasını vurmuş, kadın olmanın zorluklarını iliklerine kadar yaşamış ve bedelini de en ağır şekilde ödemiştir. O, dengbejliğindeki senfonisini kendi kaderiyle birleştirip; yaşadığı toplumun ve coğrafyanın sancılarına dokunmuştur.
Acılarını sesine yansıtan, sürgünlüğünü dengbejliğindeki kadere bağlayan; içimizi ilmek ilmek dokuyan bu narin ses Ayşe Şan’dan başkası olamaz.
Ayşe Şan Kürt müziğinin efsaneydi.
Kürt müziğinin Taçsız Kraliçesiydi Ayşe Şan.
İsmini duymayan, müziğine kulak vermeyen yok denecek kadar azdır Kürt toplumu içinde. Her birimiz mutlaka bir yerden onun klamlarına kulak vermiş, eşlik etmiş, bizi yaralayan, yaramalarımıza tuz basan yerde ağlamışızdır. Qedere, Dayıké, Xezalım, Lé Lé Bémal onun unutulmaz şarkılarının başında gelir.
Ayşe Şan dengbejlik sanatına küçük yaşlarda başlar. Küçük yaşta dengbejlikle, müzikle tanışmasında babasının rolü çok büyüktür. Çünkü babası bir dengbejdi. Ayşe Şan doğduğu Diyarbakır’da kadın topluluklarına, cemaatlerine ilahiler söyleyerek başlar müzik hayatına.
Kadın kimliğinden ötürü sanatına adım attığı il andan ölümüne kadar geçen zamanda baskılarla, toplumda ve ailede dışlanmalarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Ayşe Şan’ın yaşadığı toplumda kadınların şarkı söylemesi “ayıp ve günah” sayılırdı. Ama o müziğini söylemek, sesini bir ninni gibi fısıldamak için bedel ödemeye hazırdı. Toplumdan ve ailesinden gelen baskılar onu Diyarbakır’dan ayrılmaya mecbur bıraktı, Gaziantep’e taşınmak zorunda kaldı. Ömrünün uzun yıllarına yayılacak sürgünlük serüvenine ilk adımı atmış oluyordu.
Taçsız kraliçe sadece Ayşe Şan olarak bilinmezdi. Ayşana Kurd, Ayşe Xan, Eyşana Eli, olarak da bilinir ve tanınırdı.
Yaşadığı bütün zorluklar karşısında, adım attığı her anda onu destekleyen, sahiplenen tek bir kişi vardı. O da annesiydi. Çok istemesine rağmen annesini ayrılışından itibaren hiç göremez, annesinin mezarına gidip ziyarette bulunmasına da ailesi engel olur. “Heywax Daye” ya da “Dayıké” klamı annesinin ölümüne yakılmış bir ağıttır.
Şimdi gelin “Taçsız Kraliçenin” hayat hikayesine kalemimin yettiği kadarıyla hep birlikte yazalım.
Kürt müziğinin duayen sesi Ayşe Şan; 1980’lere damgasını vurmuş, 1990’larda çift çanaklarda yayın yapan Kürt kanalların yaygınlık kazanmasıyla birlikte televizyonlardaki görüntüsü ve sesi daha çok kitleye duyuldu. Benimde onun sesine kulak verişim bu Tv’lerin yaygınlık kazandığı zamana denk gelir. O zamanlar her ne kadarda anlamasak, dinlemek bize acı verse de, zor olsa da dengbej dinlemek şimdi dengbej dinlemediğim gün yoktur diyebilirim. Ayşe Şan’ın billur sesi herkesi kendine hayran bırakmaktaydı. Med Müzik’te, Mezopotamya TV’de her sabah onun sesiyle uyanırdık desem yalan olmaz.
Ayşe Şan 1938 yılında Diyarbakır’da gözlerini dünyaya açar. Annesi Erzurumlu babası ise Cibran Aşiretindendir.
Yazının başında da dile getirdiğim gibi babasının dengbej olması Ayşe Şan’ın dengbejlikle tanışması küçük yaşlarda olmuştur. Evlerinde kurulan dengbej divanlarında Kürt müziğini, kültürünü, tarihini klamlarıyla birlikte gelenek ve göreneklerini öğrenerek sanatsal eğitimlerini alır.
Ayşe Şan yıllar sonra o döneme ait şöyle bir sözü dile getirecekti: “Keşke Diyarbakır’daki evimizin duvarlarının dili olsaydı da o dengbej gecelerini anlatsaydı.” Ve devamında kendisinin bir köşeye çekilip divanda dengbejleri nasıl bir duyguyla, kendisinden geçerek dinlediğini söyledi. Babasının dengbej olması ve evlerinde dengbejlik gecelerinin düzenlenmesi onun dengbejliğe olan ilgisini gün geçtikçe artırır. Ve ilk olarak kadınlara, cemaatlerde, mevlitlerde mevlit, ilahiler ve kasideler okuyarak sesini çevresine duyurur.
Ayşe Şan her fırsatta dengbej olmak istediğini dile getirse de babası buna karşı çıkar. Dengbej olmasını istemez. Babasıyla bu konuda zıt düştüğü için babası onu evlendirmek, çoluk çocuğa karışmasını ister. Babasının bu isteğine de karşı çıkar. Fakat babası onu, onun iradesi dışında evlendirir. Mardin’in Derik ilçesine gelin gider. Evliliği hiçte istediği gibi gitmez. Fakat o geleneklerinin dayattığı zorlukları bildiği için buna katlanır, zorluklara göğüs germeye çalışır. Bu evlilikten bir kızı olur.
Bu evlilik kızları olmasına rağmen yürümez. Çocuklar evliliği kurtarır tezi boşa çıkar Ayşe Şan’ın evliliğinde ve evlilikleri boşanma ile sonuçlanır. Kendisi 9 yaşında iken babası öldüğü için baba evine dönmez. Kızını da babasına bırakıp; başını alıp bilinmezlikle dolu bir dünyaya doğru yol alır. Bu da Ayşe Şan’ın acılarla dolu yılların başlangıcı ve hayatının zindana dönüşünün bir başka evresi olur.
Ayşe Şan eşinden boşanması ve diğer yandan da içinde taşıdığı dengbejlik geleneğini sürdürme arzusu hem ailesinde hem de çevresinde büyük rahatsızlıklara neden olur. Bu da başta ailesi olmak üzere, akrabaları ve babasının mensup olduğu Cibran aşireti tarafından büyük bir baskı alır ve toplumsal baskı olgusunu her geçen gün artırır. Bu baskılara daha fazla dayanamayan Ayşe Şan Antep’in yolunu tutar.
Antep’e yerleşen Ayşe Şan burada bir yandan çay bahçelerinden çalışıp ayakları üzerinde durmaya çalışır. Bir yandan da Antep Radyosunda çalışmaya başlar. O sırada politik nedenlerden ötürü Kürtçe yasak olduğundan; Türkçe şarkılar söyler, adını duyurmaya çalışır. Zaman içinde konser vermeye başlaya Ayşe Şan, konserlerinde Türkçe-Kürtçe şarkılar söyler. O şarkılarını Türkçe-Kürtçe söylerken onu sevenler ile ona cephe olanlarda yavaş yavaş belirlemeye başlıyordu.
Antep Radyosundaki çalışmaları ve konserleri ailesi tarafından duyulunca; ailesinin öfkesi artar, bu öfke sonucunda ailesiyle olan ilişkisi tamamen kopar. Herkes ona cephe alırken, onu linç ederken; onu koruyup kollayan, ona sahip çıkan, onu destekleyen tek bir kişi vardı. Oda annesiydi. Annesi, Ayşe Şan’ı her zaman destekler. Fakat bu desteği onu geri getirmesine, ailesinin içine dönmesine, doğup büyüdüğü, dengbejliği öğrendiği evine dönmesine yetmez.
Yıl 1963 olduğunda Kürt müziğinin Taçsız Kraliçesi Ayşe Şan sanatsal faaliyetlerini daha fazla yürütmek, dönemin zorlu şartları, ekonomik sıkıntılar ve kadın olmanın kendisinde yarattığı zorluklarla mücadele etmek için Antep defterini kapatır ve İstanbul’un yolunu tutar.
İstanbul onun için yeni bir yaşam kapısı olur. Türkçe ve Kürtçe konserler vermeye başlar Ayşe Şan. “Ez Xezalım” adlı parçasıyla şöhretine şöhret katar. Zaman içinde Türkçe-Kürtçe ilk kasetini yapar. Bu kaset onu daha da tanınmasını sağlar. Ayşe Şan’ın şöhretine şöhret katmak, onun her geçen gün tanınırlığının artmasını sağlamak, onun omuzlarına yeni yükler, yeni baskılar yükler. Kürtçe’nin yasak olduğu bu dönemde baskılara daha fazla dayanamayan Taçsız Kraliçe 1972’de Almanya’ya göç etmek zorunda kalır. Bir yandan sürgünle mücadele edip yeni yaşam alanına adapte olmaya çalışırken; öbür yandan annesinin özlemi her geçen gün burnunda tüter. Ayşe Şan 9 yaşında iken kaybettiği babasının acısını yüreğinde canlı tutarken, sanat ve yaşam mücadelesinin zorluklarına daha göğüs germemişken; bu kez ikinci evliliğinden olan 18 aylık kızını Şehnaz’ı kaybeder. Direndiği baskılar yetmezmiş gibi bir de duygu dünyası yerle bir oldu. “Qedere” parçası da bu dönemde yazılıp söylenir. Bazı kaynaklar bu parçayı kızına yazdığı söylese de kesin bir bilgi olmamaktadır.
Almanya’da iken Kürt dilini ve Kürtçe şarkı söylemenin yasak olduğu o dönemde bir çok Kürt müzisyen gibi oda Kürtçe kasetlerini el altında yaparak o narin sesini duyurmaya çalıştı. Bir süre Almanya’da yaşayan sanatını iyice pekiştiren Ayşe Şan; Almanya’dan ayrılıp İstanbul’a geri döner. Fakat İstanbul ona umduğu hayatı vermez. Üç çocuk sahibi bir anne olan Ayşe Şan her gün yeni baskılar ve tehditlerle karşı karşıya kalır. Bu baskılar karşısında daha fazla dayanamayan çocukları, onu terk ederler. Çocuklarının onu yalnız bırakması üzerine 1979 yılında Bağdat’ın yolunu tutar.
Ayşe Şan, Bağdat’ta Bağdat Sesi Radyosunda Eyşana Eli adıyla sanatını icra eder. Ve sesini halka ulaştırmaya çaba sarf eder. Bağdat Sesi Radyosunu dinleyen dönemin Hewler valisinin daveti üzerine Hewler’e gider ve orada konser verir. Eyşana Eli Hewler’de birçok sanatçıyla tanışma fırsatı bulur. Bu sanatçılardan biri de Mehmet Arif Cizrawi’dir. Mehmet Arif Cizrawi’nin “Eyşana Eli” şarkısı Ayşe Şan’a aşkını dillendirdiği şarkısıdır.
Ayşe Şan’ın sesine sadece Kürtler değil; Türkler, Araplar, Ermeniler ’de kulak vermişlerdir. Ayşe Şan yaşadığı toplumun bir parçası olmuş, bu parçadan hiç kopmamış, bu toplumun acılarını bestelemiş, bestelediği bu şarkılara ritim vererek o narin ve billur sesiyle yüreklere dokunmuştur.
Aynı zamanda o şarkılarında kendi acısını, özlemini, sevgisini, gözyaşlarını müziğine yansıtıp dile getiriyordu.
O müziğinde politik kimliğe değinse de yaşamında politik kimlikten uzak durmuş, o kimliği içinde yaşamıştır.
Kimisi politik yönüyle, kimisi acıyla, kimisi aşkla… Ama dinleyen herkes kendisine bir şeyler katıyor, bir şeyler buluyor, üzerine bir iz bırakıyordu Ayşe Şan’ın sesinde.
Bağdat’ta iyice tanınmış bir sanatçı olan; adı artık her yerde bilinen, şarkıları herkese ulaşan bir dengbej’di Eyşana Eli.
Bağdat serüveninden sonra tekrar Türkiye’ye döner ve çocuklarıyla birlikte İzmir’de yaşamaya başlar. Türkiye’ye döndüğünü duyan ailesi ve akrabaları onu sürekli ölüm ile tehdit etmekteydiler. O bu ölüm tehditleri karşısında sessiz kalmış ve çok sevdiği, doğduğu Diyarbakır’a bir daha dönmemiştir ve Diyarbakır’ı bir daha görmez.
Annesi ise kızını destekleyen tek kişidir ve kızını görmek ister. Fakat ailesi buna izin vermez. Annesi Ayşe Şan’ı, Eyşana Eli’yi bir daha görmeden ölür. O da annesinin mezarını ziyaret etmek ister, akrabaları buna da izin vermezler.
Annesinin ölümü, mezarına gitmeyişi onu derinden etkilemiş ve üzmüştür. Bunu üzerine annesi için Kürtçe yazıp, söylediği “Dayıké” ya da “Heywax Daye” klamıyla acısını dinlendirir, acısını kalbine gömer.
Çocukluğundan başlayan acılarıyla mücadelesi hep tek başına didinir ve mücadele eder. Hayat onu acımasızca hırpalar ve kansere yakalanır. 18 Aralık 1996 yılında yakalandığı hastalıktan ötürü tek başına gözlerini yumar. Geride onun şarkıları ve yürekleri derinden yaralayan sesi kaldı.
Ölmeden önce vasiyet etmesine rağmen Ayşe Şan’ın cenazesi Diyarbakır’a getirilmez. Cenazesi çok az kişinin katılımıyla İzmir’de toprağa verilir.
Diyarbakır’da başlayan; uğruna sürgüne gittiği, kızını kaybettiği, evliliğini bitirdiği “dengbejlik” geleneği İzmir’de bir Dengbej olarak noktalanır.
Ayşe Şan, Eyşana Kurd, Eyşa Xan, Eyşana Eli acı içinde ölse de ailenin tavrı hiç değişmez ona karşı.
Ayşe Şan’ın doğduğu topraklarda, onun doğduğu yıllarda dengbej olmak, aileye göğüs gerip savaş açmak çıplak bedenle ateşe atılmaktı. O çıplak bedeniyle aşkın, sevginin, özlemin ve kadının sesi olarak ve dilinin yasak olduğu bir dönemde ateşe yürüdü. Dengbej oldu. Sesini milyonlara ulaştırdı. Bu cesaret isteyen bir ayaklanmaydı ve o bu ayaklanmadan galip geldi. Ateşe dokundu, kül oldu, küllerinden bir Anka Kuşu olup; Dengbej Ayşe Şan’ı doğurdu.
Çok geçte olsa kendisinin vasiyeti Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin girişimleri sonucu naaşı 29 yıl sonra 18 Haziran 2025 tarihinde Diyarbakır’a getirilerek törenle Yeniköy Mezarlığında defnedildi. Törene bölge milletvekilleri, belediye eş başkanları, aydınlar, yazarlar, sanatçılar ve birçok sivil kuruluşu katıldı.
Kürt müziğinin Taçsız Kraliçesi artık kendi evinde, kendi toprağında rahat uyuyacak. Bizlere de sesini ve dengbejliğini, dedelerimizin, ninelerimizin, babalarımızın, annelerimizin bizlere sesini ve dengbejliğini unutturmadıkları gibi, bizlerde unutturmadan çocuklarımıza miras bırakarak yarınlara ulaştırmalıyız. Sadece Ayşe Şan’ı değil diğer dengbejlerinde sesini, klamlarını yarınlara ulaştırmalıyız.
Kişilik bilincimin geliştiği ilk günden bugüne ne zaman fırsat bulsam; çocukken hep karşı çıktığım, neden bu insanlar bağırıp çağırıyor dediğim “Dengbejleri” dinlerim. Şüphesiz bu coğrafyada yaşayıp Kürtçe’yi bilen herkesin de dinlemesi gerekir. Ayşe Şan’ı, Şehriban’ı, Susika Simo’yu, Meryem Xan’ı, Fatma Ehmedé, Şakiro’yu, Tahsin Taha’yı, Şeroyé Bıro’yu, Krabeté Xaço’yu, Mehmet Arif Cizrawi’yi, İsa Berwari’yi, Xelil Xemgin’i, Huseyné Ömeri’yi ve daha nicelerini dinlememiz, unutmamız ve yarınlara taşımamız gerekir seslerini, klamlarını.
Ayşe Şan’ın en çok dinlediğim klamlarını soracak olursanız. İlk sırada Heywax Daye gelir bunu Bavé Seyro, Ez Xezalım, ve Qedere devam eder.
Unutmayınız ki Dengbejlik bir tarihtir. Bir geleneğin, göreneğin, kültürün, sanatın ve destanın günden güne aktarıldığı sözlü tarihtir.
İlginizi Çekebilir