İmam Şafiî’nin bilgece uyarısı: Doğru yanlış olabilir, yanlış doğru olabilir
Nureddin Şimşek yazdı...
Bazı sözler zamanın tozunu üzerinden atıp asırlar sonra hâlâ insanın kulağına fısıldar. İmam Şafiî’nin şu vecizesi de öyle: “Benim savunduğum görüş, yanlış ihtimali olan doğru görüştür; hasmımın görüşü ise doğru olma ihtimali olan yanlış görüştür.”
Bu cümle, ilk bakışta mütevazı bir itiraf gibi durur. Oysa derinliğinde hem bir duruş hem de bir davet saklıdır. Hem sabit görüşlülüğü hem de görüşte esnekliği aynı anda mümkün kılar. Hem hoşgörüyü hem de ciddiyeti bir arada barındırır.
Günümüzün kutuplaşmış dünyasında bu sözün hatırlattığı en önemli şey, entelektüel tevazudur. Kendi görüşümüze “mutlak doğru” damgasını vurmak, karşı tarafı da “mutlak yanlış” ilan etmek, aslında en büyük yanılgıdır. Çünkü insan aklı sınırlıdır, bilgi daima eksiktir ve yeni deliller her an kapımızı çalabilir. Şafiî’nin yaklaşımı, “Ben haklıyım, sen haksızsın” kavgacılığından çok farklıdır: “Ben şu anda en doğru olduğuna inandığım görüşü savunuyorum, ama yanılıyor da olabilirim; senin görüşün ise şu anda yanlış görünse de içinde doğruyu barındırıyor olabilir.”
Bu tavır, hoşgörünün temelini oluşturur.
Hoşgörü, “her şey mubah” demek değildir. Aksine, kendi duruşundan emin olmakla birlikte karşı tarafın argümanlarını ciddiye almaktır.
Karşıdakini “düşman” değil, “rakip” ya da daha iyisi “diyalog arkadaşı” olarak görmektedir. Böyle bir zihniyet, tartışmayı kavgaya değil, hakikate yaklaştırma çabasına dönüştürür.
Peki ya sabit görüşlülük? Şafiî’nin sözü, karaktersiz bir yalpalamayı değil, köklü bir istikrarı savunur. İnsan bir görüşü savunduğu zaman onu savunma gerekçeleriyle birlikte taşımalıdır. Rüzgâra göre yön değiştiren, her yeni trendde fikir değiştiren kişiden ziyade, delillere dayalı ve samimi bir duruşu esas alır. Ancak bu duruş, “taş gibi katı” değil, “ağaç gibi” olmalıdır: Kökleri sağlam, dalları rüzgâra göre esneyebilen.
Görüşte esneklik ise burada devreye girer. Esneklik, ilkesizliğin değil, aklın ve vicdanın gereğidir. Yeni bir delil, daha güçlü bir itiraz veya değişen şartlar karşısında görüşünü revize edebilme cesareti, aslında zaaflılık değil olgunluktur. Tarih boyunca büyük âlimler, düşünürler ve devlet adamları bu esnekliği gösterdiği için yol açmışlardır. Katı dogmatizm ise çoğu zaman gerilemenin sebebi olmuştur.
Bugünün Türkiye’sinde ve dünyasında bu dengeye her zamankinden çok ihtiyacımız var. Sosyal medya çağında herkes “kendi doğrusunun militanı” haline gelmiş durumda. Bir taraf “Biz mutlak haklıyız” derken, diğer taraf da aynı şeyi söylüyor.
Karşılıklı sağırlar diyaloğu, artan nefret ve azalan akıl.
Oysa İmam Şafiî’nin yaklaşımı bize şunu teklif ediyor: Kendi görüşünü en güçlü şekilde savun, ama kalbinin bir köşesinde “yanılıyor olabilirim” diye küçük bir kapı açık tut. Karşı tarafın görüşünü de “içinde doğru olma ihtimali var” diye dinle. Bu, ne inançsızlık ne de gevşekliktir. Tam tersine, olgun bir inancın ve medeni bir tartışma kültürünün gereğidir.
Belki de en zoru, bu dengeyi günlük hayatta kurabilmektir. Ailede, iş yerinde, siyasette, akademide… Kendi fikrine âşık olmadan, karşı fikre de kulak tıkamadan durabilmek. İşte o zaman hem kendi doğrumuzu daha sağlam savunur, hem de hakikate bir adım daha yaklaşmış oluruz.
İmam Şafiî’nin sözü, aslında bir dua gibi okunmalı: “Ya Rabbi, bana savunduğum görüşte isabet nasip et, ama yanlışımı da gösterecek basiret ver. Karşımdakinin doğrusunu da görebilecek bir kalp bahşet.”
Bu basiret ve kalp, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeydir.
İlginizi Çekebilir