Hakkari Merzan’da...

Faik Öcal yazdı...

Tanıklıkların gölgesinde geçer ömürlerimiz; göz göre göre ziyan olur umutlarımız. Telef olan kimdir, nedir, bilemeyiz; lakin bizden uzak olmadıklarını hissederiz.

Kuşlar uçar üzerimizden. Ölümlerin, yitimlerin tanığı yoktur. Ortalık yerde, yapayalnız, terk edilmiş kalır cesedimiz. Çırılçıplak cesaretimizle kalakalırız. Yarınlara uzanan bir yol yoktur; içimizde yalnızca kırılgan köprüler vardır. Üzerimize çullanmıştır ifritler, haramiler, yamyamlar.

Acı çekerek olgunlaşır, pişeriz biz. Dilimizin ucunda yolculuk türkülerimiz: Ew bû çend sal in xerîb im… Yaralı yüreklerimizden fazla değildir bildiklerimiz: Agir ketiye dilê min. Yine bir ağıtın kapısında göneniriz: Axîna min hebûna min e. İşte böyle, bir başka dilde gönenir efkârımız. Bir başka dilde ölürüz biz. Bir başka efkârla çekip gideriz. Hep de aynı yerde: Acıların harman yerinde.

Sığınırız kendimize; hiç yoktan ya da kör topal bir korkuyla, kuyularımızdaki kuyruklu yalanlarımızla. Uçurumların uçlarında gidip geliriz işte böyle. Uçurtmalarımız gökyüzünde asılı kalır; görünmez bir kaidenin gölgesinde darağacına sürülür umumi efkârımız. Uçlarda bekleriz hayatı. Komşularımız içimizdedir artık. Konuşmalarımız hep kendi kendimizle. Ötesi yoktur ayrılıkların. Komplo teorilerinin şefaatinde, yüksek tansiyonlu yalnızlıkların refakatinde… Her veçhile, her daim, kahrımızda ve kalıbımızda… Şahittir Munzur, Xançepek, Tirbespî.

Merzan’dayım. Uzak bir ormanın derinliklerinde. Unutulmuş, terk edilmiş göğümden bir haber ver, diyor Üstat. Şehre uzak, dağlara yakın ve Berçelan’a nazır bir orman. Her soluk alışverişimde zozanlara borçlanıyor, Sümbül’e vuruluyor, Mor Dağlar’ın yazgısını taşımaya mahkûm ediyorum kendimi. Bir bakıma gönüllü bir sürgünlük… Bir bakıma da yükümlülük…

Dilimin ucunda Lewis Polka’dan bir şarkı. Uçuk ve arabesk… Slow ve snob. Kendimden kaçsam bir daha, sığınamam ki artık sana. Yok artık yüzümü sana gösterecek, karşına çıkaracak bir ayna. Yok artık beni sana getirecek bir yol. Kendimi sana sürgün, seni kendime yasak etmişim meğer. Aslım gibi düştün yanı başıma: Uzak mavi.

Fakat uzak değildir yollar. Bu ormanlardan ötelere uzanmak sanıldığı kadar zor değil, imkânsız hiç değil. Kuralların, sistemlerin ve yüksek teknolojinin arasında ruhlarını yitirenler, kendilerini kaybedenler duymazlar haykırışımı; varlığımı algılayamazlar. Yoktur onlarda benim yankım. Hiç olmamıştır, hiçbir zaman da olmayacaktır.

Koptu kopar metal şangırtılar. Zilzurna sarhoştur içimdeki gizli âlemler, saklı denizler, mavi sığınaklar. Kaçamam ki kendimden. Biliyorsun beni benden daha iyi. Gelmek isterim sana. Ne bir yol var ne de ayna. Seni aslım gibi düşünüyorum artık: İmkânsız sevmek. Kaçak yaşamak. Kalbim yanarak, içimde yanıp yakılarak… Asrın utancına sayıyorum bütün bunları. Haddinden fazla ölümüm var benim. Birçok defa canıma kıymışım. Orta Çağ karanlığında ateşe atılan bir tanrıça misali…

Nerede kaldı Medresa Sor günleri, Dicle yakarışları, Zap çılgınları? Oysa kaç yaz yakmıştık; sonbaharda hepten ikmale kalmıştık. Aşk oyununda çakmıştık. Ne Mecnun’un cinnetlerini kuşanabildik ne de Leyla’nın gecelerini anlayabildik. Yanılmıştık. Birbirimizi yanıltmıştık. Anlamıştık yolların uzunluğunu ve gidecek bir yeri olmayanın yolculuklara mahkûm olduğunu. Hiçbir yere ait değildik. Bu yüzden hep yollardaydık. Neyi arıyorduk, kimi arıyorduk? Hiç bilemiyorduk. Belki de kendimizden kaçıyorduk. Sadece gidiyorduk; yine de gitmek, acılarımızı sağaltmaya yetmiyordu.

Meskûn değildi içimiz, içerimiz. Yanıktı yüreğimiz. Ertelenmiş sevdaları bekliyorduk. Sözlerimiz, şerefimiz. Sözlerimiz, arzumuz. Arzumuz, ecelimiz. Ölmekle özgürlük arasında söylenmiş bütün sözlerimiz. Namus belasına!

Aynı yerde buluşturuyorum Ehmedê Xanî ile Lewis Polka’yı. Eski bir masal, modern bir hikâye. İki uzak insan… Biri, Kürtçe sözler sarf ediyor eskimiş telekli halanın önünde. Öbürü, Leh dilinde şarkılar okuyor plastik masanın üstünde. Amed’in surları taştan. Yar, sen çıkardın beni baştan.

Havasına kapıldın mı o günlerin, kapılıp gidersin mirlerin meclisine. Kafileler hâlinde aşiretler, bebeler ve reisler. Yolculuk var yine içimde, kapıda. Bir düşten başka bir düşe, bir ömürden başka bir ömre. İltihak şarkıları veyahut ölüm mangaları… Ciwan’ın sesinden bir söz: Welatê min. Yeni bir ihtilalin şafağında…

Varşova’nın sokakları pek tekin değildir ha! Akışına kaptırdın mı kendini, son nefesini başkasında almak işten değildir hani. Bir yerden sonra başkalarının ayaklarını kullanma lüksüne bile sahip olabilirsin; hiç yoktan, bedavadan.

Uçurum, varlığım. Vuruldum, ey acı! İnsan yalnızca vurulmakla kalmıyormuş; yüreğini de bölüştürmek varmış son nefesinde. Duyuyor musun beni, halkım? Vuruldum ve ayrı düştüm. Vuruldum ve sayıkladım şarkımızı: Min têne ji te hez kir…

TÜM HABERLER