Ali Rıza GEZİCİ yazdı: 'İHMAL' EDİLMİŞ 'ÇOCUKLUĞUMUZ'LA BULUŞMAK

"Asimilasyon kişiliklerimizi inşa etmenin temeli olan anadilimizle bağımızı imha etti, bizi kendimizi olanca açıklığıyla anlatmak yerine, çocukluğumuzdan itibaren “mırıldanmak” durumunda bıraktı. Bu somut ve yadsınmaz bir gerçek. Ancak gerçeğin yalnızca bize yaşatılan tarafını gösterir. Bu gerçeği tümleyen bir diğer taraf da, sisteme topyekün itiraz ve isyan ederken bile, çocukluğumuzla buluşma, yaralarımızı sağaltma temelinde bir atalet içinde olduğumuzdur. Sömürgecinin dilini zorunlu olarak öğrendik diyelim; İngilizce, Fransızca, Almanca benzerlerini de ilticacılığımızdan ötürü öğrenmek durumunda kaldık."

Geçenlerde, sevgili yoldaşım Ali Biçer’in katıldığı ve sonrasında kendisinin de bir açıklama yaptığı tv programını izledim. Programın yapımcının maksadına hizmet edip etmediği, Ali’nin kendisini ifade edip etmediği, neler hissettiği ve hissettirdiği açısından, baktığımda, bende uyandırdığı ilk duygu, programın Kürdçe olacağını, Kürdçesinin yetersiz olacağını bildiği halde gösterdiği medeni cesaretti. Bu duyguma eşlik eden bir diğer hal ise, programın sunucusunun akıcı Kürdçesi ve ne yapacağı noktasındaki kendinden emin haline rağmen, Ali’nin olayın serencamını bozmamak adına harcadığı çabaydı. Konuşuyor anlaşılmıyordu. “Çocukluğum” dediği “Kürdçeyi ihmal”in, R. Barthes’in deyimiyle program sırasında anadili konusunda hissettiği “başarısızlığın” karşılığı olarak “mırıldanma”nın kendisini çıplak haliyle ortaya koyduğuydu.

R. Barthes “mırıldanma”yı “iki kez başarısız olan bir ileti” olarak değerlendirir. Devamında “bir yandan, onu tam anlayamayız; öte yandan da çaba gösterirsek onu anlayabiliriz yine de; ne dilin içinde, ne de dışındadır: Bir motorun takıldığını belli eden bir ses dizisine benzeyen, dilden çıkan bir gürültüdür” der.(*) Öncelikle şunu belirteyim. Hem program yapıcısı ve hem de Ali’ye yaşamımızda görünmeyen ama hükmünü sürdüren bir aymazlığı “başarısız”lığın dışavurum hali olan “mırıldanma”yla görünür kıldıkları için teşekkür ediyorum. Programın genel anlamda başarılı ve başarısızlığından azade olarak, anadille ya da “çocukluğumuz”la iletişim ve ilişkisizliğimizin “hâl-i pür melâl”ni gözler önüne serdikleri için.

Asimilasyon kişiliklerimizi inşa etmenin temeli olan anadilimizle bağımızı imha etti, bizi kendimizi olanca açıklığıyla anlatmak yerine, çocukluğumuzdan itibaren “mırıldanmak” durumunda bıraktı. Bu somut ve yadsınmaz bir gerçek. Ancak gerçeğin yalnızca bize yaşatılan tarafını gösterir. Bu gerçeği tümleyen bir diğer taraf da, sisteme topyekün itiraz ve isyan ederken bile, çocukluğumuzla buluşma, yaralarımızı sağaltma temelinde bir atalet içinde olduğumuzdur. Sömürgecinin dilini zorunlu olarak öğrendik diyelim; İngilizce, Fransızca, Almanca benzerlerini de ilticacılığımızdan ötürü öğrenmek durumunda kaldık.

Gelgelelim bütün bu yıllar boyunca, çocukluğumuzla, yurdumuzla bizi buluşturup sağaltacak anadilimizi öğrenmek konusunda bir zorunluluk, isteklilik hali sergilediğimiz de söylenemez. Değişik ulusların diasporalarının dağlar kadar deneyimleri el uzattığımızda dokunacak yakınlıktayken, bu satırların yazarının da arasında olduğu bizler, çocukluğumuzu bize yasak eden, kişiliğimizi parçalayanların dilini ilişki ve iletişim aracı olmaktan çıkarma uğraşını bile ciddi ciddi ele almadık. Zaman zaman depreşen geçmişimizle bağ kurma dürtüleri ve bu yönlü eksikliğimizi, yanlışımızı bize anımsatan samimi dostlarımızın eleştirilerini savmak “dostlar alışverişte görsün” babında girişimler dışında.

“Dillerin Katli, bir dilin ölümü bir milletin ölümüdür” (**) hem bir kitap ismi, hem de bir gerçeğin çıplak ve yalın anlatımı. Kitap konuyu toplumsal boyutuyla ele almış ve incelemiş. Dünya genelinde dillerin öldüğünü, her dil ölümünün bir milletin, ulusun, kültürün ve değerlerinin bir daha geri gelmemecesine yok olduğunu, nedenleriyle irdelemiş kendince. Bunu kendi özelimizle ilişkili kıldığımızda, yok olan çocukluk ve kişilik değerlerimizle bağlarımızın imha edilerek yokedilenin her birimiz olduğumuz gerçeğiyle yüz yüze kalırız. Kişiliklerimiz, bizim üzerimizden değerlerimiz ve değerlere ulaşma, onlarla buluşup sağalma yollarımız, her gün tıkanıyor, yok oluyor. Bunda, çocukluk ve değerlerimizi imha eden sömürgeci asimilasyona utangaçca destek olan “ihmal etme”mizin payı da var.

Dilimizle, çocukluğumuzla ilişkimizin kopması, katledilmesi kişisel anlamda ölüm değilse bile sürekli bir komada olma halidir. Bireyin kendisini varedebileceği değerler ve o değerler fırınında pişmiş diliyle ilişkisinin kesilmesi birey(ler)in ve bu anlamıyla da onların bileşkesi olan toplumun komada olmasıdır. Çıkış yolu, kişiliklerimizin temel taşı “çocukluğumuz”u, değerlerimizi “ihmal et”meyip, onları yaşayan bir organizma kılan anadilimizle yaşam ilişkilerimizi inşa etmektir. Bunu becerebilmek, politik anlamda en radikal çıkış kadar, hatta ondan daha yapıcı ve kalıcıdır.

(*) Roland Barthes, Dilin Çalışma Sesi (Yapı Kredi Yay. 2013 İst.), s. 95

(**) David Crystal, Dillerin Katli (Profil Yay. 2015 İst)

Ali Rıza Gezici 2 Haziran 2021

TÜM HABERLER