Ali BİÇER yazdı: Toplumlar, hayatlar ve ömür
"Çocukluğum köyde geçti. Tarla karasabanla sürülüyordu. Ekin kağnı arabasıyla getirilip harmanlara yığılıyordu. Ekin harmanda öküzlerin ya da atın çektiği düvenle doğranıyordu. Yaba ve rüzgâr ile ekinin sapı samanından ayrılıyordu. Buğday kağnı arabalarına yüklenip su ile dönen taş değirmenlerde un ediliyordu. Kolektif bir şekilde her ilk baharda köylüler gidip ırmağa bend atıyorlardı, değirmene, bağ bahçe kanallarda su aksın diye. Bu dönemde sadece evin büyükleri, eşekleri, öküzleri değil kedileri, köpekleri ve çocukları da çalışıyordu. Hayat hiç kimseye asalak olma fırsatı vermiyordu. Ben de bu dönemde her köylü çocuğu gibi bağ bekledim, çobanlık yaptım, tarladan çalışanlara katık götürdüm. Tezek, odun topladım."
Sık sık bazı sohbetlerimde söylerim. Hani Marksist literatürde geçen beş toplumsal sistem var ya ben bunların üçünü yaşadım diyorum.
Sadece ben mi, benim kuşakta ya da benden önceki kuşaktan birçok kişi de bunu yaşadı. Çocukluğum köyde geçti. Tarla karasabanla sürülüyordu. Ekin kağnı arabasıyla getirilip harmanlara yığılıyordu. Ekin harmanda öküzlerin ya da atın çektiği düvenle doğranıyordu. Yaba ve rüzgâr ile ekinin sapı samanından ayrılıyordu. Buğday kağnı arabalarına yüklenip su ile dönen taş değirmenlerde un ediliyordu. Kolektif bir şekilde her ilk baharda köylüler gidip ırmağa bend atıyorlardı, değirmene, bağ bahçe kanallarda su aksın diye. Bu dönemde sadece evin büyükleri, eşekleri, öküzleri değil kedileri, köpekleri ve çocukları da çalışıyordu. Hayat hiç kimseye asalak olma fırsatı vermiyordu. Ben de bu dönemde her köylü çocuğu gibi bağ bekledim, çobanlık yaptım, tarladan çalışanlara katık götürdüm. Tezek, odun topladım.
Bizim köyde ağalık sistemi yoktu. Genelde alevi köylerinde ağa maraba ilişkisi yoktur. Az ya da çok herkesin işleyeceği biraz toprağı, besleyeceği bir iki hayvanı vardı. Bu döneme ait daha birçok üretim aleti ve ilişkisinden söz edilebilinir. Bunun bir de kültürel ve sosyal boyutu var. Yazı uzamasın diye es geçiyorum.
On iki yaşımdan sonra Ankara’ya geldim. Ayakkabı boyacılığı yaptım. Demirdöküm ve demir çekme fabrikalarında çalıştım. İnşatlarda badana ve çatı işleri yaptım. Patron işçi ilişkisini, yani başka bir deyimle emek sermaye çelişkisinin içinden geçtim. Kent kültür ve yaşamını tattım. Çok değil on altı yaşımdan itibaren aktif politika içine girdim. Her Alevi ve Kürt çocuğu gibi ben de solcu oldum. Solcu olmak bir seçenekten öte bir zorunluluk gibiydi. “Doğduğun ev kaderindir” sözünde olduğu gibi. Sol dünya görüşü içinde sosyalizmle tanıştım. Artık ben değil biz vardı, bizden daha büyük halk vardı. Annemin duası gibi “önce herkese sonra bana “demeye başladık. Birçok konuda kolektif bir yaşam sürdük. Yoldaşlık ilişkileri aile ilişkilerin üstüne çıktı. Cezaevinde de hemen hemen sürekli komün hayatı yaşadık. Sosyalizmi sadece teoride değil, bir biçimiyle pratikten de yaşamış olduk.
Sonra İsviçre’ye geldim. Lenin’in dediği gibi Emperyalizm, kapitalizmin bir üst aşaması değildi, ayrı bir toplum olarak düşünürsek, ki ben öyle düşünüyorum, bu demektir ki dördüncü bir toplum sistemi daha yaşadım. Burada Marks’ın “örs olacağına çekiç ol” sözünü biraz kendime örnek alarak kendi işimi kurdum. Başkalarından çok kendimi sömürdüm; neredeyse her gün on, on iki saat çalıştım. Az da olsa restoranlara, barlara, diskolara takıldım. Kırk yaşımda ilk kez bir tatile gittim.
Demek istiyorum ki, eğer bir hayata dört toplumsal sistem yaşamak mümkünse, bir ömre de birçok hayat sığdırmak mümkün. Sadece bu dünya ile öbür dünya var deyip iki dünya üzerinde sadece iki yaşamı tasarlamayalım. Öbür dünyada kaç hayat yaşayabiliriz onu bilmiyorum. Ama bu dünyanın içinde birden fazla hayat yaşmak mümkün. Evet bir tek ömrümüz var ama o ömre birden fazla yaşam sığdırabiliriz. Hani bir şarkıda “Yardan ayrı kalması zarar ömre “diyor ya, tutuculuk, bağnazlık, muhafazakârlık da ömre zarar! Nasıl ki bir tek çiçekle bahar gelmezse bir tek hayatla da bir ömür geçmez. Siz kim ne der diye bakmayın ne istiyorsunuz onu yaşayın. Bırakalım ömrümüz de bahar gibi olsun, bin bir çiçekle renklensin. Çünkü insan ve insanoğlunun (burada insanı kadın insanoğlunu da erkek olarak kulandım) özü değişime açıktır.
4 Eylül 2021 / Ali Biçer
İlginizi Çekebilir